Zamanın Ruhu ile Bükülen Gerçeklikler Üzerine

Burak Erdoğdu @_burakerdogdu

Gerçek algımızı kusursuz zannederiz. Eğilip bükülmeyen yalın bir gerçekliği duyu organlarımız aracılığıyla zihnimizin derinliklerinde gezdirebileceğimiz sanrısına kapılırız. Yeryüzünde bundan daha büyük bir yanılgı yoktur. Bilimin ve felsefenin tarih boyunca cahil kalmaya sebat eden kulaklarımızı yırtarcasına haykırdığı gibi; gerçeklik algılarımız tarafından filtrelenerek zihnimize iletilir. Kısacası zihnimiz kendi gerçekliğini duyu organları aracılığıyla topladığı veriler sayesinde kurgular. Kurgu esnasında algı kanalları tarafından çarpıtılmış materyallerden faydalanır.

Ne yazık ki gerçekliğin başına gelenler bununla da sınırlı değildir. Safi gerçeklik zihnimizde kolayca saklanamaz. Tanınmayacak hale gelene dek çelişen yönlere çekiştirilir, eti didiklenir, eğilir, bükülür… Biyolojik yanımızın kusurlu kısıtlılıkları, bilinçaltımızda yatan tuhaf ön kabuller, milyarlarca sayıdaki sinir hücrelerimiz arasında cereyan eden milisaniyelik elektrik akımlarından ibaret düşünme süreçleri esnasında yaşanabilecek rutin aksaklıklar “gerçek” denilen kavramı kolayca değiştirir. Gerçek ancak girift bir zihinsel bulamaca dönüştürüldükten sonra depolanabilir.

Aklımızın girişik odaları içerisinde depolanmış bekleyen gerçeklikleri sonradan kullanmamız da gerekebilir. Kimi zaman ani gelişen bir ihtiyaç sonucu zihnimizde bekleşen gerçeklikleri üst üste sıralayarak yeni bir yargı inşa etmek isteyebiliriz. Netflixte izlediğimiz dizinin son bölümünü izlerken alt yazıda geçen bir kelime çağrışım yapmış olabilir ya da televizyondaki bilgi yarışmasının sunucusunun tok sesiyle sorduğu sorunun yanıtını ararken zihnimizde depolanan gerçekliği tekrar gün yüzüne çıkartmaya ihtiyaç duymuş olabiliriz.

Tekrar kullanacağımız gerçekliği depolama esnasında istemsizce keskin birtakım duygularla ilişkilendirmişsek ikinci çağırma esnasında gerçekliğin kendisiyle değil onun bir kez daha bükülmüş başka bir haliyle karşılaşırız. Sıralı birkaç veri içeren basit gerçeklikler için böyle bir durum genelde söz konusu olmaz. İnşa edilen gerçek ne kadar fazla alt unsur içeriyorsa ikinci çağırma esnasında başkalaşmış bir gerçeklikle karşılaşma ihtimalimiz o denli artar.

Zihnin gerçek üzerinde belli bir tahakkümü söz konusuysa da zamanın etkisi göz önüne alındığında zihnimizin gerçeklik üzerinde yarattığı dönüşüm baskısı göz ardı edilebilir seviyede kalacaktır. Her taşın altına bakın, gizlenebilecek en ücra köşeleri tek tek gözden geçirin. Yaşamınıza dair üzerinde kafa yormadığınız tek bir an bile kalmasın. Ömrünüz boyunca karşınıza çıkan tüm gerçekliği didik didik edin. Yine de zamanın ruhu tarafından örselenmemiş tek bir anı bile bulamazsınız. Dostlarınıza dair edindiğiniz izlenimlerde, izlediğiniz filmlere dair oluşturduğunuz fikirlerde, politik meselelere karşı takındığınız tutumlarda, hatta aşık olduğunuz kişiyi seçme yöntemlerinizde bile zamanın ruhunun izi vardır.

Basit ve tek yönlü bir etkiden bahsetmiyorum. Açıklamaya çalıştığım şey zamanla kişiliğinizin dönüşmesi ve seçimlerinizi değişen düşünceleriniz doğrultusunda yapmanız değil. Zamanın ruhu, yani zamanın ta kendisi de dönüşüm içerisindedir. Başkalaşır ve yavaşça tanınmaz hale gelir. Zaman canlıdır ve kişiliği vardır. Zamanın kişiliği tüm gerçekliklerin üzerinde sinen bir sosa benzer. Onsuz gerçekliğin tadını alamazsınız. O denli baskın bir lezzete sahiptir ki ehlileştirilmemiş damaklar sadece sosun tadını alıp onun altında yatan gerçekliğin esas lezzetine asla varamazlar.

Zaman olanca süratiyle dönüşmeye ve gerçekliğimizin üzerine sıktığı sosun keskin tadını yenisiyle değiştirmeye devam etmektedir. Değişim sürekli de olsa nispeten küçük oranlarda gerçekleştiği için kimilerine hep aynıymış hissini verebilir. Uzak geçmişe gitmeye gerek yok. Toplumların fabrika ayarlarında yüklü olan kitlesel tepkilerin on yıl öncesine oranla bile değişmediğini söyleyemeyiz. Kadınların iş yaşamındaki konumu, siyahilere karşı yapılan ayrımcılığın şiddeti, kürtaj karşıtlığı, keyif verici maddelerin gündelik yaşamdaki yeri, ekonomik sistemlerin sorgulanabilirliği, işsizlere yapılan sosyal yardımların gerekliliği, hayvanlara tıpkı insanlara verilen haklar gibi doğuştan gelen birtakım temel hakların verilmesi, evliliğin kutsallığı… Tüm uygarlıklar karasal sınırlarını kolaylıkla aşan bir şekilde bahsettiğim konular üzerinde kurguladıkları sosyal gerçeklikleri dönüştürmüştür. Elbette atomik bir saat hassasiyetine sahip üst düzey bir senkronizasyonla değil… Değişen hız ve yönlerde, farklı şekillerde ancak yine de belli bir ortak küresel doğrultuda toplanabilmeyi başararak…

Günümüzde zamanın ruhu bizlere merkezsiz olmayı, bilginin anonimliğini, gücün tekelinin kırılmasını, demokratize edilmiş yargıları, yapmanın yerine yıkmanın üstünlüğünü, anlamın astronomik miktarlara varan göreliliğini dayatır. Şimdilerde inşa edilen hiçbir düşünce bu kıskaçtan kurtulamaz. Zamanın düpedüz içerisindeyiz. Ahmet Hamdi yanılıyor. Dışına çıkmak için beyhude sergilediğimiz kolektif çaba ne içinde ne de büsbütün dışındaymışız gibi hissetmemize neden olur. Sosyal bir illüzyondur bu… Bizi çevreleyen her şey zamanın mutlak göreli akışkanlığı içerisinde devinim halindedir. Bilinmeyen bir noktadan başlayarak bambaşka bir belirsizliğe olanca hızıyla sürüklenmeyen hiçbir gerçeklik yoktur.

Zaman zihni büker, zihin de gerçeği… Dolayısıyla gerçeğin ne olduğuna zaman karar verir. Her zaman dilimi kendi kurallarını dayatır, dolayısıyla da kendi gerçekliğini… Kimi insanlar saçma bir inatla buna karşı direnirler. Fizik kurallarının hilafında bir başkaldırıdır bu…  Kimisi yine de Dünya’nın tepsi gibi düz olduğu iddiasına benzer bir aymazlıkla tutunur fikirlerine. Zamanın ufacık bir kesitinde geçerli olmuş bir gerçekliği alır ve bağrına basar. Üzücü bir çabayla dondurmaya çalıştığı şahsi gerçekliğini öz evladı gibi sahiplenir. Hiç değişmesin ister çelikten sinirsel hapishanelerde çürüttüğü kadim gerçeklik. Doğanın akışına direnmeye çalışır ve tutkuyla zamanın ruhuna direnir. Oysa yapılması gereken şey oldukça basittir. Zamanın mutlak hegemonyasını keşfetmek ve gerçekle kurulan organik bağın gerginliğini azaltmak… Hepsi bu. Gerçeğe ilişik yaşamak ve parmaklarımızın arasından kayarak yitip gitmeye başladığı zaman buna müsaade etmek gerekir.

Uzay ve zaman büyük patlamadan bu yana birbirleri üzerinde birtakım hesaplanabilir kurallar ve bazı gizemli ilişkiler aracılığıyla etkileşiyorlar. Zamanın hızı değişkendir ancak biz algılama yeteneği kısıtlı biyolojik türler olduğumuz için belirli bir akış hızına adapte olabildik ve tüm gerçeklik algımız bu hıza göre ayarladık. Zamanın kendisinin belirli bir akış hızı ve yönü yok, sadece biz belirli bir yönde ve hızdaki akışı algılayabiliyoruz. Kısacası yazının başında da belirttiğim duyu organlarımızın kusurlu doğası zaman üzerinde de çarpıtılmış bir mutlaklık duyumsamamıza neden oluyor. Zamanın kesinlikten uzak doğasını keşfedebilirsek belirli uzay-zaman dilimlerine karşılık gelen olay, olgu ve düşünceler bütünü olan gerçekliğin de zamandan bağımsız ele alınamayacağını idrak edebiliriz.

Zamanı anlayabilmek için atom-altı parçacıkların büyülü düş dünyasının derinliklerinde seyahat etmeliyiz. Kuantum dolanıklığını, bir maddeciğin aynı anda iki farklı konumda birden bulunduğu deneyler üzerinde kafa yormak, zamanın düzensiz aktığı kaotik dünyanın gizlerini çözmeye çalışmak gerekir. Makro düzeydeki belirliliğin sadece bizi hayatta tutmaya yarayan kusurlu duyuların bir yan ürünü olduğunu böylelikle anlayabiliriz. Böylece algılarımız üzerindeki kesinlik baskısını gevşetebilir belki de gerçeğin kaygan doğasını biraz olsun anlayabiliriz.

Tüm gerçekler zamanın tutsağıdır. Uzay boşluğunda özgürce salınan zamandan bağımsız yargılar savuramayız. Boşlukta ilerleyemeyen ses dalgalarına benzer özgür sandığımız kişisel değerlerimiz. Zamanla çevrilmeyen bir dış ortamda iletilemezler. Hareketsiz ve ölüdürler zaman olmadan… Gerçeklik capcanlıdır. Doğar, büyür ve ölür. Sadece zaman onu tutsak kılabilir. Gerçeğe zincir vurmaya çalışan zihinler boşa çabalarlar. Başıboş bir yılkı atı gibi gezinir ayaklarında görünmez zamandan prangalarla… Doğası tutkulu ve coşku doludur gerçekliğin. Uzaklaşarak ufuk hattının ötesine eriştiğinde olgun bir şekilde arkasından el sallamak gerekir. Dimdik durmak ve onu zamanın sonsuzluğuna uğurlamak yapılabilecek en asil harekettir.

İlginizi Çekebilir

istanbul escort bayan