Yusuf’un Defteri

Cem Kemal

Fabrika işçileri, işçi emeklileri gibi kenar mahalle insanlarını başarıyla anlattığı öykü kitaplarıyla tanıdığımız Hüseyin Akyüz’ün Kavim Yayınları tarafından basılan yeni yapıtı “YUSUF’UN DEFTERİ” On yedinci yüzyıl İstanbul’unun ölüm korkusu sarmış sokaklarından kaderlerinin ürkütücü labirentlerinde ölüm ve korku tuzakları içinde yolculuğa çıkan üç genci anlatıyor.

Haliçli bir balıkçının kimsesiz kalan ikizlerinden biri; çırak verildiği kiremitçinin yanından ilk gün daha kaçıp kış ortasında babasının sandalında yaşamaya başlayan ve  bundan sonra acılarla dolu geçecek olan kısa yaşamı sevdiği kızın dudağından bir buse alabilmek hayaliyle geçen, bu uğurda aklını yitirip, başı boş bir köpek gibi sokaklarda yaşamaya başlayan Hasan…

Üvey babası tarafından anneanesiyle birlikte sokağa atılınca Haliç kıyısındaki bir kiliseye sığınan, burada Hasan’la kaderleri birleşen, bu balıkçı gençle  evlilik hazırlıkları yaparken bir Osmanlı paşasının haremine kaçırılan, burada paşanın zorba tecavüzleriyle yaşamına küserken şehveti ve hırsı tanıyıp kaderini yeniden yazmak için hayata zeki ve kurnaz bir atmacanın avına saldırışı gibi atılan güzeller güzeli Heleni…

Ve Hasan’ın ikizi; kendisine evinin kapılarını açan tüccarla Bursa’ya mal götürmeye giderlerken yanlarına aldıkları Floransalı bir hekimin, yolda eşkıya baskınında yaralanıp ölürken son nefesinde kendisine verdiği defterde yerinin yazılı olduğunu sandığı bir hazineyi bulmak umuduyla Latince öğrenmek için yollara düşen, bir hekime yamak olduktan sonra kaderinin kendisine gülmeye başladığı, yeteneği ve sabrı sonunda iyi bir hekim olmayı başaran ve bu arada aşkı da bulan Yusuf…

Akyüz uzun zamandan bu yana öykü yazıyor. 1982 Akademi Kitabevi Öykü Birincilik Ödülü alan “Beyaz Güvercin” adlı kitabıyla Edebiyat dünyasına kendini kabul ettiren yazar kendisinin de bir fabrika işçisi olması nedeniyle öykülerinde hep işçiler, işçi emeklileri, işçi çocuklar, kenar mahalle insanları gibi sıradan kişilerin sorunlarını konu edindi. “Yusuf’un Defteri”ni incelediğimizde yazar öyküdeki alışkanlığını sürdürerek (Burada bilinçli bir seçim olarak, demek belki daha doğru olacak) tarihi bir romana yakışacak kudretli padişahlar, kahraman komutanlar, güzeller güzeli sultanlar yerine bu yapıtında da sıradan insanları kahraman olarak seçmiş.

Yazar, içki, tütün yasaklarıyla ünlü Sultan Dördüncü Murad’ın tahtın ve devletin esenliği adına uyguladığı acımasız yönetim biçiminin insanların içine yaydığı ölüm korkusunun bütün ülkeyi baştanbaşa koyu bir sis gibi sardığını anlatarak başlatır romanı. Yoksul ve çaresiz kahramanlarının bu koşullarda ne güçlüklerle yaşama tutunmaya çalıştıklarını anlatacaktır çünkü amacı da budur. Haliçli Balıkçı Salih’in çocukları adına içine sönmez bir ateş düşüren Sultan Murad korkusu da karışık bir iplik yumağının ucu gibidir, çekince heyecanlı, sürükleyici bir serüvenler akışı başlar.

 Tarihi roman yazmak günümüzde bir moda gibi, geniş bir okuyucu kitlesi de destekliyor bunu. Kitapçı raflarını dolduran (yerli veya yabancı) bu romanları incelediğimizde hemen hepsinin de ünlü tarihi kişilikleri konu edindiğini görürüz. Onların abartılmış yaşam öykülerinin ardındaki fon da geniş bölgelere yayılmış imparatorluklar, fetihler, zaferler, tahtların görkemliği, sarayların zenginliği, güzellikleri dillere destan olmuş kadınlar ve iktidarın ele geçirilmesi adına işlenen cinayetlerde akan kanlardır. Akyüz romanında sıradan insanları kahraman yapmayı denemekle giderek kitapçı raflarında çoğalan tarihi romanlara karşıt bir içerek sunarak, zenginleşmeye katkıda bulunuyor.

Öte yandan, Hasan’ın Heleni’ye âşık olması, Paşanın Heleni’yi görüp beğenmesi, öldü sanılarak Haliç’e atılan Hasan’ın bir gemi kaptanı tarafından kurtarılması, Yusuf’un Filitz’le karşılaşması, Holifira’nın Yusuf’a sahip çıkması, Yusuf’un Cafer Çelebi’ye çırak olması, Gülbade’nin hastalanıp Yusuf’un ona hekim olarak gelmesi, eşkıya Veli’nin kafile baskını, ölüm döşeğindeki Heleni’ye Yusuf’un hekim olarak çağrılması… Roman başkahramanların yaşamına yön veren bütün önemli olaylar hep rastlantı. Bu rastlantılar zincirinin dikkat çekici olması, roman kahramanlarını okuyucu karşısında güçsüz kişiler olarak algılamasına neden oluyor, bu da eserin okuyucunun belleğinde kalıcı yer bırakması yönünden olumsuzluk yaratıyor.

“Hasan,öldü sanılarak, boynuna geçirilen iple birlikte Haliç’in sularına atıldığı o gece kendini son bir güçle suyun yüzüne çıkartmış ve iri bedenini kaderinin insafına bırakmıştı.

Haliç’in karanlık sularında kırık bir dal parçası gibi ne kadar sürüklendiğinin hiç farkında değildi. Aslında hiçbir şeyin farkında olamayacak kadar kafasındaki dayanılmaz ağrıyla oyalanıyordu beyni. Ateşin etini yakması gibi bir ağrıydı. Giderek daha alevli yanıyordu, giderek daha çok acı veriyordu. Gözlerini bu acıyla yummuştu ve bedeniyle ruhunu bütünüyle gecenin karanlığına teslim etmişti. Önceleri, gözleri hiç bir şey görmese de kimi sesler duyuyor, ama bu sesleri tam anlayamıyordu; karanlıkta avlanmaya çıkmış birkaç martının çığlıkları, gemilerde nöbet değiştiren gemicilerin yüksek sesli konuşmaları, kıyılarda dolaşan köpeklerin arada havlamaları, erkenci horozların ötüşleri uzaklarda birilerinin mırıldanmaları gibi geliyordu kendisine. Sonra birden bir yere çarptı sanki. Bir ışık parladı gözlerinde o an ama sonra bu ışık yok olup, hızla su alan bir sandal gibi dibe batmaya başladı bedeni. Sonrasını bilmiyordu…” (Sayfa.152-Bölüm 14.)

Sonuç olarak bir şeyler söylemek gerekirse “Yusuf’un Defteri” içerik olarak sıra dışı bir roman. Yukarıdeki alıntıda olduğu gibi yapıt bütünüyle çok akıcı, pürüzsüz, yalın bir dille yazılmış. Konu anlaşılır ve sürükleyici. Tarihi bir roman olmasına karşılık okuyucunun anlamakta güçlük çekeceği, Osmanlıca bir sözlüğe gerek duyacağı kelimeler yok denecek kadar az. Yazar bize 17.yüzyıl Osmanlı tarihi, Dördüncü Murad ve Sultan İbrahim dönemleriyle, Eczacılık ve hekimlikle ilgili bilgiler verirken tarih bilgisi açısından kuşku yaratmamaya da özen göstermiş; bu da onun romanı için gerekli araştırmaları, kitabında bir kaynaklar dizini koymamış da olsa yeterince yaptığını gösteriyor.

İnsan yüreğini çok iyi anlayabilen Akyüz, gizemi başarıyla kuran bir yazar, okurunu son satırına dek heyecan içinde tutmayı başarabiliyor. Yusuf’un Defteri”nin son sayfasını da okuyup sırtınızı arkanıza yasladığınızda sinemada sürükleyici bir macera filmi seyretmiş gibi yoğun bir duygu içinde buluyorsunuz kendinizi. Oldukça başarılı bir roman.

yusufun-defteri

Yusuf’un Defteri, Hüseyin Akyüz, Kavim Yayıncılık, İstanbul 2010, 240 s.

İlginizi Çekebilir

süperbetin giriş