kartal escort

Yok Etme Dürtüsü Üzerine

YUJA DAB • @yujadab

Maden ocaklarının ortaya çıkmasıyla birlikte, insanoğlu birçok ihtiyacının olduğunu fark etmeye başladı. Ya da ihtiyaçları için bu büyük devrim ortaya çıktı. Eksiklik, bir şeylerin yokluğu bize her zaman kötü hissettirmiştir. Birdenbire dünyada yapayalnız kaldığımızı ve artık hiçbir kurtuluşumuzun olmadığını düşünmeye başlarız. Neden? Bizim en büyük açlığımız bu: doyamamak.

İhtiyaçlar giderildikçe, yaşam koşulları hafifledikçe, hayallere ulaşıldıkça daha fazlasını hedefledik. Tabii ki bulunduğumuz konumda çivi gibi çakılı durmaktan hiçbirimiz hoşnut olmayacağız. İnsanız, sınırları yıkarız. Fakat bu “yıkım” eylemlerinin iyi yönde olduğunu söyleyemeyiz. Güçlü olan, dişini gösteren hemen her krallık, devlet, toplum, kabile ya da adına her ne derseniz; kendinden bir alt kattaki akrabasını, insanlığı, toplumu, devleti yok etmeye çalışıyor, var olan kaynaklarını kendi mükemmel ve kutsal topraklarına taşıyor. Çünkü alt tabakadaki insanların bu güzellikleri hak etmediklerini ve Tanrı’nın sadece güçlülerden yana olduklarını düşünüp duruyorlar. Güçlülerin Tanrı’sı, kazananların Tanrı’sı, çoğunluğun ve kalabalığın Tanrı’sı… Peki, Tanrı Aborjinleri, İngilizler yok etsin diye mi yarattı?

Bir halk çağdaş olmak zorunda mıdır? Çağdaşlık, her zaman iyi yönde mi ilerler? Büyük resimlerde apaçık gördüğümüz yok etme sahnelerini bize masum bir dokunuş olarak gösterdiklerinde neden buna inanıyoruz? Amerika, Irak’a gerçekten demokrasi getirmek için mi girdi? Petrol için. Afrika? Bakın, dünyada yeraltı kaynağı bakımından zengin olan her ülkede kargaşa ve savaş vardır ve bu kötülüklerin sebebi de Tanrı adına eylemlerde bulunduklarını ve sadece dünyayı daha güzel bir gezegene çevirmeyi amaçladıklarını söyleyen sözüm ona güçlülerdir.

Avustralya’yı ziyaret eden ünlü İngiliz romancısı Anthony Trollope, İngiliz sömürgecilerinin Avustralya yerlilerine yaptıklarını şöyle anlatıyordu:

Biz onların (yerlilerin) topraklarını (vatanlarını) ellerinden aldık, yiyeceklerini tahrip ettik. Kendi gelenek ve göreneklerine ters düşen yasalarımızı uyguladık. Onları, nefret ettikleri zevklerimize uydurmaya çalıştık. Kendilerini veya mallarını kendi bildikleri biçimde korumak istediklerinde de onları katlettik… Sert savaş yollarıyla efendileri olduğumuzu kabul etmeyi öğrettik.[1] Trollope, çok iyi bir konuya değinmiş: “sert savaş yollarıyla efendileri olduğumuzu kabul etmeyi öğrettik”. Yani, ya kabul edersiniz ya da yok olursunuz, demek istemiş. Farklılığa karşı olan bu tutumun sebebi nedir? Korku mudur? Siz, size hiç ait olmayan bir eve zorbalıkla giriyor, yetmiyor tahrip ediyor, o da yetmiyor içindeki canlıları yok etmekle tehditlerde bulunuyorsunuz. Neden? Çünkü siz Tanrı’nın yeryüzündeki düzen koruyucularısınız. Hayır, yanlış. Siz, hiçbir şeyi “emek” vererek kazanamayan, uyuşuk, yürürken bile uyuyan, başkalarının sırtından geçinmeyi felsefe edinmiş büyük bir yağmacı soyusunuz.

İkili insan ilişkilerinde de bahsini ettiğimiz konu oldukça yaygındır. Bulunduğumuz çağ itibari ile insanlar kendilerinin “seçilmiş” kişi olduklarını vurgulayıp duruyorlar. Hiç kimseyi, hiç kimse anlamıyor. Zayıf olan, duygusal olan, vicdanı ile hareket eden herkes büyük ruhsal tahribata uğruyor.

Burada farklı olanı sevmeye çalışmakla her şeyi kurtarabiliriz. Zihninizi ne kadar kurtarmak istiyorsunuz peki?

[1] Serenti, Eylül, 2016

İlginizi Çekebilir

betpas

canlı bahis

güvenilir bahis siteleri