Yeni  İnsan Üstüne Bir Kitap: Diyalel

Hatice Eğilmez Kaya

İnsan nesli yirmi birinci yüzyılda bir tür kısır döngünün içinde savrulmakta. Bu, öylesine müthiş bir kısırdöngü ki bazen ilk çağlara dönesimiz, bazen zamanın ötesine firar edesimiz geliyor. Berkay Berkman Diyalel’de ahir zaman diye de adlandırılan son çağın yangınlarından geçmiş insan bilincini ve insan ruhunu mercek altına alıyor.

Diyalel sözcüğünün sözlük anlamı, “bir önermeyi başka bir önermeyle kanıtlamak yoluyla yapılan sofizm, üstü örtülü bir tür kısır döngü” olarak verilebilir. Bu tanım bizlere elimizdeki kitabı daha doğru anlamamızda yardımcı olacaktır. Eserdeki sofistike duruş binlerce yıldır taşıdığımız varoluş sancımızı ele verir nitelikte. Aslında her birimiz düşünmenin kesif ve yoğun ağırlığının artık bizi terk etmesini arzulamıyor muyuz? Diyalel’de yazar okurun akıl ve dil algısını sorgudan geçirerek böylesi bir terke hazır olup olmadığımızı yokluyor.

İzmir doğumlu olan Berkay Berkman, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık Ana Sanat Dalı mezunu. Sanatçının İzmir’in ılıman havasından nasibini alışı, dramatik sanatlardaki kariyeri ve hocalık vasfı edebi yönünü de etkilemiş. Böylelikle insana, eşyaya, dünyaya ve evrene daha geniş bir pencereden bakabilme becerisi kazanmış. Diyalel, okurun etrafına yazarın kocaman kocaman çerçeveleri olan -biraz da isli puslu- penceresinden bakmasına olanak sağlayacak nitelikte bir eser.

Modern çağın insanı sadece var oluş sancılarıyla boğuşmuyor, aynı zamanda ortak dimağında kanla ve gözyaşıyla yazılmış bir insanlık tarihinin iç hesaplaşmalarını görüyor. Bütün postmodern kaygılarımız, sıradışı hüzünlerimiz, hiçbir kayda sığmayan gelgitlerimiz, durmaksızın birbirini sorgulayan zıtlıklarımız, kainatın ritmine tezat bikarar oluşumuz hep bundan. Berkay Berkman bilinen bütün inançların çarpışacağına inandığı bir geleceğin arafesinde kadim ve yepyeni halimizden dem vuruyor.

Diyalel’de yazar öykü ve anlatı türleri arasında bir yerde duruyor. Kısa öykülerden, derin ve kuytu anlatılardan oluşan kendine özgü bir yapısallığı var Diyalel’in. Tıpkı beyinlerimizin içinde raks eden birbirinden farklı, birbirinden renkli, aynı zamanda birbirinden dipsiz, birbirinden karanlık düşünceler gibi.

Diyalel’in satır aralarında pek de gizlenmeye çalışılmamış fakat buna rağmen fazla da göze görünmeyen bir karamasarlıktan söz edilebilir. İki dünya savaşından geçmiş, birçok vahşeti genetik hafızasına kaydetmiş bir türün son çağ sürgünleri olduğumuza göre karamsar olmamız işten bile değil. Özellikle düşünenler ve sorgulayanlar elbette masmavi bir gezegenin simsiyah bir renge -hem maddede hem manada, hem mecazda hem gerçekte- büründürülmesindeki aymazlığa içerleyecektir.

Berkay Berkman olay değil, düşünce ekseninde dolaşan bir yazar.  Diyalel’de olaylardan ziyade düşüncenin ağırlığı sezilmekte. Zamanda, mekanda ve  kişilerde soyut anlatım tarzını benimseyen yazar beş duyu organından azade bir evren kurgulamış. Böylelikle okurun somut olan ve soyut olan arasında git geller yaşayan aklı düşünce gücünün atmosferinin bedensel yetilerinkinden çok daha geniş kapsamlı olduğunu fark ediyor. İnsan zihni o kadar tuhaftır ki neyi, ne zaman, ne şekilde fark edeceği belirsizdir. Kalplerimize doğuveren hakikatleri, kimi kez on binlerce yılda göremeyiz. Edebiyatın gerçek işlevi de işte burada ortaya çıkar.

“İyi ki incittiniz beni, bağışıklığa bağışlandım böylece.” diyor yazar. “İyi ki burktunuz bileğimi, koşmayınca düşülmüyor ve ölünmüyor bu kentte yaşanmayınca düşüşler” diyor. “İyi ki jiletler savurdunuz dilinizle tenime, akacak kanım kalmadığından harf üretir oldu sevişken metabolizmam.” diyor… Bu cümleler her yazar, her şair, her sanatçı için geçerli olabilir. Sırası gelince “İnsanlar kötü kitaplara sığındım” diyen Cemil Meriç’i anımsamadan edemiyoruz. Berkay Berkman’ın yazma tercihini, yazınsal dünyanın ılımanlığına sığınma içgüdüsünü ele veren bu cümleler okura da kırılgan hayatlarımıza dair  ipucu veriyor.

Şair ve yazarlar ayan beyan söylemektense gizlese, işaret edip sezdirse gerek. Dilde kapalılık okurun hayal dünyasına zenginlik katar. Berkay Berkman Türkçenin sınırlarını zorluyor, sözcük ve cümleler üzerinde gerçekleştirdiği kendine özgü eylemlerle sıradışı bir üslup geliştiriyor. Bu anlamda Diyalel’in kelime seçimleri de oldukça dikkat çekici. Baykuş, çamur, kadavra, hayalet, kan korkusu, ölüm, böcek, rutubetli duvarlar… Dünyanın çirkin yüzünü görmek istemesek de her an iç içeyiz onunla. Dünyanın en güzel yüzü de, en çirkin yüzü de biz olduğumuzdandır kaosa meylimiz kimbilir?

Düşünsellik edebiyat eserlerini derin ve yüksek kılar. Sığ olana meyletmek bizim için bir anlamda basite kaçmak demek. Sığ olan, aklımızı yormaz fakat doyurmaz da aynı zamanda. Alçaklarda gezinmek de öyle. Oysa derine daha derine, yükseğe daha yükseğe yönelmek yıpratıcı, yıpratıcı olduğu kadar da insanlaştırıcı bir etkiye sahip. Diyalel gerek konusu, gerekse anlatım tarzı ile okuru yoruyor fakat hem de çok daha sorgulayıcı bir iklime çekiyor.

Diyalel’de yazar insanı keneye benzetiyor. Teşbihte hata olmaz diyen atalarımızı doğrularcasına ne kadar da haklı. Dünya üzerinde sömürmediğimiz, canını yakmadığımız, yaşamak hakkını gasp etmediğimiz canlı neredeyse yok gibi. Kendimizi dünyanın hakimi zanneden yanımızla arzın üzerinde kasım kasım kasılarak geziyoruz. Emrimize amade bildiğimiz bir dış dünyanın doymak bilmez keneleriyiz hakkikaten.

“Daha kaç insana bölüneceğim ve daha kaç insan öleceğim” diye soran Berkay Berkman, insanın müebbeden bir mahkumiyet içinde olduğundan söz ediyor. Modern insanın dış ve iç dünyaların zulmeti karşısında cenin poziyonu alması gözünden kaçmıyor. Sorgulamaktan uzak kalpler değildir kuşkusuz sonsuzluk karşısında nun misali kıvrılan.

Berkay Berkman’ın öykü kahramanının başı sık sık sancır, sus pus olur buna rağmen, yetim ve öksüz hisseder kendisini, kanar, naçar kalır ve daima içi acır. “Beynim git başımdan,” diye haykırır ister istemez. Fakat ne beyninin gidesi, ne de iradesinin bu gidişten ümidi vardır. Bir rüya, bir hayal, su üzerine düşmüş bir yansımadan pek de farksız olmayışımızla hazin bir tablonun, bu tabloyu oluşturan minicik parçalarıyız. Varlığımız evren için muamma bir sancı olmalı ki yazarları isyan eder bir hal ile haykırtır.

İnsan neslinin vahşete meylini kolaylaştırmıştır ırklara bölünmüşlüğü. Kendisini akla hayale sığmaz ırklara ya da milletlere pay eden insanlık kan dökmeye ölümcül bir sebep bilmiştir sınır ve milliyet kavramlarını. Aklı azıcık da olsa erenler benlik davasından, insanı insandan uzaklaştıran her türden ayırımdan uzaklaşırlar. Oysa kirletilmiş aynalarında kendilerinden ve kendilerine benzeyenlerden başkasına yer vermeyenler daima kıyıma meyletmişlerdir. Berkay Berkman’ın Diyalel’de  “Tüm ırkları soydu bedeninden” demesindeki esrar da kalıcı bir huzurun teminine yönelik hayalimiz olmalı.

Diyalel’de imgeli söyleyiş ve şiirsellik hakim. Yazar imgeler aracılığı ile eserini şiirsel bir zemin üzerine oturtmuş. Diyalel’deki imgelere birkaç örneği şu şekilde verebiliriz. “Ve bir duş almakla geçip gider sonra paspas zamanların evsanevi varoluşu”,  “yağmur dolduruyordu maşrapayla yeryüzü çukurunu”, “ten kusar boyayı, rengi değişir odanın”, “kum saati döndü tersine. Binlerce kıyametten birinin yolu belirdi en başından”, “rüya dediğin bir anahtar veriyor gerçeğe uzanan”, “aranızdan ayrıldığımda mavi renkli kuşlara çevirin yüzünüzü”…

“İçildi küfürle çözülürken tüm bilinmezler” diyen yazar, argo jargonu kullanmaktan da çekinmiyor. İinsan neslinin küfür edilmesi gereken işleri çok da ondan.

Diyalel’de Berkay Berkman iyiyi ve kötüyü arka arkaya ve yan yana kullanıyor. “Hediye paketinin sevimli kurdelaları sanıyordu ardında bıraktığı kesik damarları.” Demek ki bizler sosyal dünyalarımızın  kaotik yapısı içinde yaz ve kışı, gece ve gündüzü, karanlık ve aydınlığı iç içe algıladığımız gibi iyi ve kötüyü de birbirlerine sindiriyor ya da su ile hava gibi birbirlerine dönüştürüyoruz.

Berkay Berkman büyük bir ihtiamalle çevresine baktığında boyalı maskeleriyle dolaşan birçok kişi görüyor. Hatta maskesiz hiç kimse yok belki de etrafımızda. Unutmak, silmek, en baştan almak, aslında tam anlamıyla umursamaz olmak bizim ezeli ve ebedi kanayan yaralarımızın pek de kıymetini bilmediğimiz merhemleridir bir anlamda. “Umursamazlık oyunu oynuyoruz öylece” diyor bu yüzden yazar Diyalel’de. “Kanarsın teninin maskesine, basarsın tütünü yakıp ve kızgın demir dahi makineleşştiremez hatrını… Bundandır her yara, yenisine gebedir daima…”

Bumerang kendimizden yola çıkıp kendimize dönüşümüzün evrensel sembollerinden birisi. Sevgide, nefrette, korkuda, cesarette, ümitvar olmakta, bilcümle karamsarlıklarımızda bumerang etkisi ile özümüze döneriz. Çocukluğumuzu  olgunluğumuza feda ederiz. Berkay Berkman’ın da dediği gibi. “Sakallarım uzadıkça, uçurtmamın ipi inceliyor”

İnsana ve insanın kanlı ellerine, karanlık geçmişine bakan her nazik ruh bir parça asileşir ister istemez. Asilik ve asalet hem birbirinin zıddını hem de birbirine benzerliği çağrıştırır. Diyalel’in en güçlü yanı asiliği. Berkay Berkman satırlarının diplerinden çağlardır olup biten her şeye, çevresinde gözlemlediklerine isyan eder bir tavır sergiliyor. “Ve can havli gibi berraktır ‘asinin gölgesi’, aristokrasinin kucağında yaramaz bir bebek ’asinin asaleti’,  işgüzar bir çağda ‘asinin idamesi’,  kimlik katliamı ‘asinin metaneti’ ”  derken evvel zaman Prometelerini ya da Spartakuslerini çağrıştırıyor.

Yeni insan Diyalel belki de en eski ve ilk insandır. Kadim neslimizin sayıklamasıdır adeta.  Canlı mıdır? Can sahibi olmak için kalp ve soluk şartı gerekmiyor ise herkesten ve her şeyden daha canlıdır. Ne de olsa siyah beyaz bir ucubedir. Sıcak değildir, soğuk hiç değildir. Cılızdır. Binlerce yılın hışmı ile yaşar üstelik. Ne güzel ne çirkin, ne iyi ne kötüdür.  Bir dev hırpalar onu durmadan fakat o acıyı duyumsamamaktadır artık. Okur da onun sızını hissedecek içerisinde.

diyalel-a

Diyalel, Berkay Berkman, Roza Yayınevi, İstanbul 2014, 96 s.

İlginizi Çekebilir

baymavislotbarportbetgrand pasha bet