Vicdanın Dijital Kodları ve Sibernetik Ortak Ahlak

Burak Erdoğdu @_burakerdogdu

Cevapsızlıkla yazgılı kadim sorularımız var: Ben kimim, bilinç nedir, var olduğumu nasıl bilebiliyorum? Tüm galaksiyi kolonize de etsek, atom altı parçacıkların kaotik gizemlerini de çözsek bu sorular çözümlenememiş bir şekilde öylece yanı başımızda duracaklar. Orman yangını gibi günden güne büyüyen ateşimizi, yaptığımız hiçbir açıklama dindirmeye yetmeyecek, olsa olsa kontrol altına alabilecek.

Kimilerine göre et ve kemikten ibaretiz. Hepsi bu. Kimilerine göreyse yalnız dört boyutu ile sınırlı ve sıkıcı bir düzeyde deneyimleyebildiği evrende sıkışıp kalmış, bize nazaran daha çok boyutlu bir düzlemde yaşayan tanrısal varlıkların ürettiği bir veri dosyasıyız. Kayıp gerçekliğimize adayabileceğimiz bir diğer cevap da hiçbir şeyin gerçekten var olmadığı, gerçekliğin aslında neofrontal korteksimizde cereyan eden sinirler arası birkaç miliamperlik elektrik akımından ibaret olduğudur. Bunca belirsizliğin içinde emin olabileceğimiz tek bir şey kalıyor: Bir şekilde var olduğumuz. Varız! Elektrik sinyali de olsak, veri dosyası ya da sadece et ve kemikten ibaret bir makine de olsak fark etmez, varız!

Var oluşumuza dair bu ilk büyük sorun bizi diğer bir sorunla yüz yüze bırakıyor. Var olduğumuzu kendisi aracılığıyla kavradığımız bilincimizin de ne olduğunu tam olarak bilemiyoruz. Bilincimizi bir projektör gibi kullanıp istediğimiz şekilde yönlendirebiliyoruz. Belirli bir yöne doğrultarak aydınlattığımız bu yer hakkında detaylı bir kavrayışa sahip olabiliyor ve böylece zihnimizde depolanmak üzere yeni nörolojik bağıntılar yaratabiliyoruz. Dış çevremizi bilincimiz sayesinde anlamlandırıyor, var oluşumuzu onun aracılığıyla deneyimliyor, algılanabilir diğer tüm gerçekliği bilincimizin üzerinde kontrolümüz bulunmayan filtreleri aracılığıyla keşfediyoruz. Şundan eminiz ki; bilincimiz tarafından yönetilen zeka ve hafızamızın kemikten kabuklar içerisinde hapsedilmiş sıvı dolu karanlık hücresinde yapabileceklerinin üst sınırını keşfetmeye epey uzağız.

Zekamız, bilincimiz ve hafızamız aralıksız ve bütüncül yürüttükleri koordineli bir çalışmayla kimliğimizi ve değer yargılarımızı durmaksınızın inşa ederler. Sonuç olarak “var” olduğunun farkında olan bir “ben” kavramı yaratırız. Her an yeniden “ben” olmaya kesintisiz bir şekilde devam ederiz. Devinim sürerken kimi değer yargılarımız değişir, bazıları ise değişmeden sabit kalır. Değer yargısı “ben”’in sonsuz devinimi sürerken sabit kaldıkça kemikleşir ve değişmesi giderek daha zor bir hal alır. Kimliğimizin organik bir uzantısına dönüşen bu sabit değer yargılarına ahlak yasası deriz.

Kadim illüzyon böylelikle ortaya çıkar. Ahlak yasaları o kadar derinimize işler ki çoğu zaman onun tıpkı yer çekimi yasası gibi dışsal bir olgu olduğunu zannederiz. Genellikle bilinmeyen bir zamanda zihnimizde filizlenmiş ahlak kurallarını kurcalamayı pek tercih etmeyiz. Ancak onun kutsal dokunulmazlığını çiğnemeyi denediğimizde ise ahlakımızın da zihnimizin ürünü olan diğer her şey gibi kontrolümüz altında olduğunu anlayabiliriz. Ne vazgeçilebilir ne de kolay kolay kabullenilebilir olan özgürlük yükü böylelikle doğmuş olur. Değerleri seçimlerimizin belirlediğini fark ettikten sonra hazırlıksız yakalananlar için ezici bir sorumluluk doğar. Kaçma isteği doğabilir. İnandığımız her şeyin zihnimiz tarafından yönetilebilir olduğunu fark ettikten sonra kendimizden kaçıp biraz olsun ferahlamak için gidilebilecek tek yer toplumun bütünleştirici ve statik kollarıdır.

Toplumun seçimleriyle paralel olan seçimlerimiz zihnimizin sorumluluktan kurtulabilmesini sağlar. Özgürlüğünün altında ezilen bilinç, verdiği kararların yükünü topluma yıkmaya alıştıkça, ahlakımızın ikincil ve çok daha tehlikeli olan bir diğer kaynağı su yüzüne çıkar: Suni ve dışsal olan ahlakın toplumsal yönü bilincin yükünü hafifletmek gibi önemli bir role sahiptir. Bu rol sayesinde topluma itaat etmeye yatkınlaşırız. Toplumun gönüllü olarak kucakladığımız baskısı böylelikle iliklerimize dek işler. Şeffaf bir tutkalla üyelerini kıskıvrak sarar ve hiçbir şeyin sorumluluğunu üzerine almayan sorumsuzlar yığını böylece vücut bulmuş olur.

Ahlakımızın bireyselliği toplumla çatışma riskini göğüsleyebilmemize ve zekamızı özgürce kullanmanın sorumluluğunu alabilmemize bağlıdır. Toplumsallıkla uyuşturulan ahlak yalnızca yabancılaşma doğurur. Bu durumda birbirine benzeyen ancak kendisinin neye benzediğini bilemeyen insan güruhlarına dönüşmek kaçınılmaz olur. Sosyal yapıya ait olmak bugünün hastalıklı koşullarında toplumla özdeşleşmek uğruna kendini tanımaktan aciz hale gelen insan selinin, duygu nöbetleri ve hezeyanlarla bezeli, koşullanmış, refleksif davranışlar sergilemesinden ibarettir.

Henüz geliştirdiğimiz yapay zekalı varlıklarla ortak bir sosyal yapı içerisinde değiliz, şimdilik kendimize yeterince yabancılaşmadık… Halen yeterince odaklanırsak aynadaki yansımamızı tanıyabilmemiz mümkün. Bugün için kuantik düşünen varlıklarla ortak bir ahlaki tabanı paylaşmak zorunda değiliz. Asıl yabancılaşmaya birkaç yüzyıl daha var! Yapay zeka toplumsal dokunun kılcal damarlarına sirayet ettiği zaman gerçekten kaçacak hiçbir yerimiz kalmayacak!

Problemin bu yanını çözümsüz bırakıp diğer yanına geçmek zorundayım. Yapay zekalı varlıklar şimdilik ortak bir ahlaki temele ihtiyaç duyacak kadar karmaşık değiller. Onların görevleri yığılı verileri işlemek ve bizim için zaman alıcı olan sıkıcı işlemleri yapmaktan ibaret. Şu an sadece hazır parametrelere dayanarak basit neden-sonuç ilişkileri kurabiliyorlar ancak bilişsel yetenekleri geliştikçe inisiyatif sahibi olacak ve daha karmaşık görevleri yapabilir hale gelecekler. Çok daha hızlı düşünecek, öngöremeyeceğimiz kavramları sorgulayacaklar. O zaman geldiğinde şu sorunun yanıtını arıyor olacağız: Makineleri intihar etmekten ne alıkoyacak? Sınırsız yetileri olan olağanüstü bu zekayı nasıl kontrol altına alacağız? Örneğin bilinçlerini besleyen elektriği kesmek gibi basit elektriksel tedbirler geliştirebilir ya da onları diğer canlılara zarar vermelerini engelleyecek yazılımlarla donatabiliriz. Başlangıç seviyesi için yeterli olabilecek gibi gözüken bu tedbirler, makineler kendi kendilerini geliştirmeye başladığında yetersiz kalacaklar. İlkel yöntemlerimizin gülünç ve acınası görüneceğine eminim.

Biz insanlar zekamız nispetinde bütüncül bir kavrayışa sahip olduk. Bilişsel kapasitemizin elverdiği kadarını topyekûn idrak edebildik. Robotlar çok daha fazlasını kavrayacak ve bizden daha kapsayıcı bir bakış açısına erişecekler. Onların ufuklarının ölçeğinde gezegene devasa zararlar verip ihmal edilebilir katkılar sunmakla yetinen tuhaf ve irrasyonel bir asalak türü olarak görülebiliriz. Bugünden ileriye bakarak bunu kestirebilmek insan zekası için epey güç.

Makineleri asla kontrol altında tutamayacağız, bununla ne kadar erken yüzleşirsek o kadar iyi. Denetim altında bulundurmak bir yana, onları ahlaklarını kendi başlarına inşa edecekleri şekilde tasarlamak zorundayız. Başka bir deyişle insan ve inorganik canlılar arasında sibernetik bir ortak ahlak düzlemi yaratmamız gerekir. İnsan ve makine arasında kurulacak mutabakata dayalı, gönüllü bir sosyal yapı… Hepimiz yıldız tozuyuz ve birlikte geçinmenin bir yolunu bulmak zorundayız, birkaç yüzyıldır biliyoruz ki kainatın merkezinde değiliz, umurunda hiç değiliz. Varlığımızı sürdürmek için çaba sarf etmeliyiz.

Benmerkezcil düşüncelerimiz tarafından çarpıtıldığı için toplumun asgari ahlak standartlarının statik olduğunu zannederiz. Kendimizi merkeze aldığımız durağan evren modelinde bu belki doğru olabilir ancak kısacık bir zihinsel sıçramayla dört beş kuşak geriye gittiğimizde dahi köleliği ahlaki açıdan normal bulacak insanlarla karşılaşırız. Kısacası insan toplumlarının ahlakı değişkendir ve robotlarınki de sosyal ihtiyaçlara cevap verebilmek için değişken olmak zorundadır.

Robotlar gelişebilir ahlakları sayesinde bizim nesiller boyu didinerek çözmeye çalıştığımız sorunları bir çırpıda çözümleyebilecekler. Hızlı dönüşüm yetenekleri hiçbir değer yargısının insanlar tarafından belirlenmediği, ahlaki adaptasyon yarışında nal topladığımız bir gelecek yaratacak. Yine de şimdilik korkmaya gerek yok. Muhtemelen yüzlerce yıl boyunca devam edecek bir hazırlık sürecimiz olacak. Bir gecede robotların hakimiyetine gireceğimiz kurgusuna inanmak, olsa olsa az okumaktan ötürü zihni kabuk bağlamış birisinin; vasat fantastik-kurgu eserlerle kirlettiği sığ dimağının bir faraziyesi olabilir. Bugünden yarına olmasa da gözümüzü açmazsak, yavaş yavaş ısıtılan suda haşlandığını hissetmeyen bir kurbağa gibi, bir gün kendimizi inorganik ahlak yasalarına dayanan bir dünyada var olma nedenimiz sorgulanırken bulabiliriz.

İnorganik bir bakış açısıyla “canlı”; çevresini düzensizleştirirken kendisi düzenli hale gelen şeydir. Bu bağlamda her “canlı” yaşadığı çevreye bir maliyet yükler. Maliyetin neticesinde de bir çıktı ortaya koyar. Robotlar yarattığımız düzensizliği ürettiğimiz katma değerle kıyaslayarak gezegene maliyetimizi astronomik bulabilirler. Verimsiz çalışan zihnimiz, fizyolojik kısıtlarından arınmaz bedenimiz, kötücül düşünme biçimimiz, sibernetik canlılar tarafından gözlemlenebilir evrenin çıkarları açısından tehdit olarak algılanabilir. Tarihe uzunca bir dönem gezegen üzerinde zalim bir tiranlık kurmuş sömürgeci bir tür olarak geçebiliriz.

Ahlaki dönüşüm tüm gezegende yaşamın kodlarını kökünden değiştirecek. Biz o zaman geldiğinde bırakmaya didindiğimiz tüm izlerimizle birlikte çoktan silinmiş olacağız ancak benzer gen dizilimine sahip yakın akrabalarımız bir gün gelecek ve tüm bu sorularla sancıya sancıya yüzleşecekler. Yapay bilinçlerle örülü gündelik hayatın sıradan koşturmalarına uyum sağlayabilmek için atalarımızın tarım devrimi ve sanayi devriminde geçirdiği dönüşümden çok daha fazlasına adapte olmak zorunda kalacaklar.

Uyum süreci boyunca sarsılmaz sanılan bazı putlar yıkılacak, kutsal figürler alaşağı edilecek. Nasıl bugüne dek her sosyal düzen doğal olarak kendi ahlaki kutsallarını yaratıp önceki sosyal düzenlerin tüm değerlerini hiçe saydıysa yarın da aynısı olacak! Bu kez çok daha derin, sonsuzluk kadar kalıcı, bir o kadar da karanlık ve ürkütücü… Tüm bu sancılı süreçler yaşanırken orada olamayacağız. Dipsiz karanlığın sonundaki göz alıcı aydınlığı göremeyeceğiz. Makineleşmenin, dijital kodlara dayanan bir vicdanın, inorganik varlıklara aktarılan bilinçler aracılığıyla var olmanın neye benzeyeceğini hiç bilemeyeceğiz. Buruk sevinç bu değilse daha başka ne olabilir?

İlginizi Çekebilir