Varoluşun Özünü Taşıyan Bir Element: Pelosium

Hatice Eğilmez Kaya

Yazar neden bu ismi tercih etmiş? Eserine neden “Pelosium” adını vermiş sorusuyla söze başlamakta fayda var. Zira oldukça derin düşünsel öğeler barındırdığından şüphemiz olmayan kitap, “varoluşun özünü taşıyan bir element”i işaret ettiğine göre, kâinata dair hakikatlere kafa yorma niteliği de taşımaktadır.

Eserde şöyle bir diyalog geçiyor:

“-Peki, pelosium nedir?

-Varoluşun özü! Onun gücünün sınırlarını senin hayal gücün oluşturur. O denli kuvvetlidir. Bizim gezegenimiz bu taş sayesinde bu kadar gelişti ve sonunda medeniyetin tüm yüklerinden arınabildi. Ben her ne kadar gerçek olmasam da sanal cebimde taşıdığım bu taş tamamıyla gerçek.”

Diyalogun akabinde verilen açıklamada, “Pelosium özü diye bahsettiği taş, yumruk büyüklüğünde, altıgen yapıda parlak bir taştı. Henüz sınırları keşfedilememiş güçlere sahipti” deniyor. Her ne kadar çoğu insan keşfedilmemiş sırlara, kendine, dünyaya, evrene dair düşünmekten hoşlanmasa da Pelosium okuru düşünmek eylemine davet ediyor.

Oldukça hareketli ve olay ağırlıklı bir eserle karşı karşıyayız Pelosium’u okurken. Ardı arkası kesilmeyen, birbirini tetikleyen, girift bir kurgusu var eserin. Hem de şunu belirtmeliyiz ki eser düşünsel olarak da yoğun bir nitelik taşımakta. Birçok felsefi düşünme biçimine yer veren romanda insan neslinin dünü, bugünü ve geleceği sorgulanmakta.

İnsan bir yanıyla iyi, diğer yanıyla kötü bir varlık. Karanlık ve aydınlık sürekli içimizde mücadele halinde. Bu mücadele ve zıtlık kâinatta da kendisini belli etmekte. Her varlık zıddıyla dikkat çeker. Gecenin olması gündüzü, karanlıklar aydınlıkları, çirkin kabul edilen güzeli, yanlışlar doğruları, yokluk algısı varlığı güçlendirir. Pelosium’da Aydınlık Ülke, Karanlık Ülke, hatta Alacakaranlık Ülke kavramları içsel âlemlerimizi göstermekte. Bizim de içimizde bu ülkeler mevcut değiller mi?

Evren, kozmoz ya da âlem bilinen tüm maddesel oluşumları içerisinde barındıran fakat asla sonsuz olmayan bir mekân. Her ne kadar biz onu sonsuz kabul etsek de evren şimdilik genişleyen bir maddeler kümesinden ibaret. Kâinat, aynı zamanda bizim zaman algımızı da kapsar, buna göre elbette zaman da sonsuz olmamalı. Burak Erdoğdu eserinde zaman, mekân, kâinat, nokta, teklik, çokluk, sonsuzluk gibi birçok kavramı sorgularken okurun zihninde de genişlemelere sebep oluyor.

“Varoluş” kimi bakış açısıyla tüyden hafif, kimi bakış açısıyla dağların bile farkına varsalar kaldıramayacağı bir yük. Başka dünyaları, başka âlemleri bilmeyiz fakat içinde yaşadığımız mavi gezegende var olduğunu keşfetmiş tek canlı biziz gibi duruyor. İnsan nesli ölümlü ve ölümlü oluşunun farkında. Diğer canlıların fanilikleri onu fazlaca hüzünlendirmese de kendisinin faniliği ona ağır geliyor hem de binlerce yıldan beri. Yazılan sayısız edebiyat eserinin ya da felsefi yapıtların temelinde işte bu tarifi neredeyse imkânsız sıkıntı yatmakta. Pelosium’un satır aralarından okura nüfuz eden de tam olarak aynı sıkıntı olsa gerek.

Pelosium’da kurgulanan ve aslında bize pek de yabancı gelmemesi gereken unsurlardan birisi de “yamyamlık” olarak dikkati çekiyor. Atalarımız boşu boşuna “İnsan insanın kurdudur” demiş olamazlar.  Maddi olarak insan insanı yer mi, yemez mi sorusuna hiç girmeden, bu meseleye soyut ve manevi açıdan bakarsak, neredeyse her birimizin birer yamyam olduğumuz acı gerçeğini kabul etmemiz gerekir. Burak Erdoğdu oluşturduğu geleceğin dünyasında binlerce yıllık korkunç alışkanlığımızı da eleştiriyor. Pelosium ezmek ve ezilmek üzerine bir kitap aslında.

Sığ düşünenler ötelere yol alamazlar. Yazar birçok insani arazımızı eleştirirken sığ düşünme gafletinde bulunanları daha derin düşünmeye sevk etmek istiyor. Her ne kadar derin düşünmek kafalarımızın içinde sayısız fırtınaya neden olsa ve ruhlarımızı yorsa da onun tavsiyesi ve salık vermesi derin düşünceden yana.

Pelosium’da aşk, postmodern bir bakış açısı ile ele alınıyor. Lena olanca güzelliği ve içsel dinamikleriyle çevresindekileri kendisine hayran bırakan bir kadın. Aynı zamanda eserin bütününe hâkim olan felsefi temayı en güçlü şekilde temsil eden kahramanlardan birisi. Kulke ve Azat Lena’ya âşık olduklarında yazar elbette ki kurgusal tercihini evrensel erdemleri üzerinde taşıyan Azat’tan yana kullanarak bu güzel kadının aşkını ona layık görüyor. Kulke ise gücün aşk için yeterli koşul olmadığını, aşkın bambaşka bir tılsıma gereksinim duyduğunu kavrasa da akıl dünyasındaki kabul ediş onu kötülük yapmaktan alıkoymuyor. Aşk, sevgi, kin, intikam alma içgüdüsü, iyilik, kötülük gibi onlarca insani hissin savaşı esere hâkim oluyor.

Dünya ne kadar yıkıcı, zavallı ve bir o kadar da saldırganlığa meyilliyse Zenith tamamen onun zıddı bir gezegen. Buna rağmen eserde her iki gezegenin varlıkları bir diğerinin ayakta kalmasına bağlı. Yazar böylelikle kâinattaki birbirinin zıddı kavramların birbirlerine muhtaçlıklarını anımsatıyor.

Burak Erdoğdu binlerce yıldır süregelen dünya hayatını eleştiriyor en çok Pelosium’da. Eski Dünya olarak adlandırdığı ve betimlediği yaşayış biçimi okura kendi hayatımıza dair birçok ipucu verecektir ki yazar her birine eleştiri hatta ironi gözüyle bakmakta. Burada yazımızın okurlarının sabır ve anlayışlarına sığınarak eserden uzun bir alıntı yapacağız. Zira bu alıntı eserin ana mesajına dair oldukça önemli açıklamalar içeriyor.

“Eski Dünya’nın siyasi yapısından biraz dem vurmak gerekirse bu yapı aslında sizin de şu an bu sayfaları okurken içinde yaşadığınız Antik Dünya’ya oldukça benzemekteydi. Yaklaşık iki yüz farklı ülke ihtiva eden Eski Dünya’da ülkeler arasında keskin hiyerarşik yapı hâkimdi. Her ülkenin siyasi arenadaki etki yarıçapı belliydi ve bunun dışına taşması halinde bir üst sıradaki ülke tarafından memnuniyetle hizaya sokulmaktaydı. Özgürlük, eşitlik ve adaletten söz edilemese de kurulu baskın bir düzenin olduğu aşikârdı. Düzenin adil olup olmayışı insanları pek alakadar etmiyordu; lakin onlar düzen tesis etmeye ve ona bağlı kalmaya sapkınca tutulmuşlardı.

Eski Dünya uluslarının ekseriyeti fakirdi. Fizyolojik ihtiyaçlarının kat be kat altında beslenen bu insanlar kesif bir iman sahibiydi. Yalnızca ilahi değil, kendilerinden güçlü olan ne varsa keskin bir itaat, teslimiyet ve onlara karşı derin bir iman içerisindeydiler. Adeta imanları sayesinde hayatta kalıyorlardı. Bu gerçekten de abartılı bir tanımlama değildi; çünkü iman sahibi olmayanlar bir şekilde devlet eliyle ya da kendiliğinden ölüp gidiyorlardı. Devlet iman sahibi olmayan kimseyi sevmiyordu, onlar helak olabilirdi; onların ölümü devlet için bir kayıp değildi. Halk da onlara sırtını dönmüştü. Nasıl oluyordu da kendileri, bu açlığı ve sefaleti onurlarıyla kabullenmişken birileri çıkıp bu yaptıklarının aptalca olduğunu söyleyebiliyordu? Yoksa onlar kurulu düzeni bozmak mı istiyorlardı?

Sorsanız neye şükrettikleri konusunda dahi tam olarak mutabakata varamayacak bu insanlar şükretmek fiilinin etimolojik anlamda kökeninin hakkını veriyorlardı. Umarsızca şükreden fakir tebaalar, şükürleri ve sabırları sayesinde düzenin muhafazasını ve uzun yıllar benzer koşullar altında kalmayı taahhüt altına alıyorlardı. Düzen bakiydi onlar ise fani. Eski Dünya bunun yanında düzen ve intizam çağıydı. Hiç savaş olmuyordu, insanlar kitlesel halde yok olmuyordu. Son Konvansiyonel Harp ile birlikte kitle ölümleri son bulmuştu. Tesis edilen düzen din ve devlet adamlarının ortak başarısıydı. Bireyler üst bir sınıfa veyahut yüklü bir sermayeye sahip değillerse günlerinin yarısından çoğunu yoğun tempoda, başkalarının karlarını maksimize etmek için çalışarak geçirirlerdi. Geri kalan zamanlarını ise din ve geleneklerine göre çeşitli tapınma ritüellerine adarlar, kalan minicik boş zamanlarında ise farklı olan herhangi bir şeyi kınama hususunda yakın çevreleriyle birleşirlerdi.”

Pelosium alegorik unsurlar taşıyan bir eser. Roman kahramanlarının neredeyse bütünü isimleriyle birer soyut kavramı simgelemekte. Olay örgüsünde üstlendikleri görevler, yaşadıkları hep bu simgesel anlatımla örtüşür nitelikte. Adil Bey, Kudret, Ulak, Kaza, Azat, Teslim isimlerine uygun roller alarak alegorik anlatımı güçlendiriyorlar. Mesela Kudret, elinde bulunan pelosiumu, dolayısıyla gücü Adil Bey’e verdiğinde onun adaletle hüküm sürmesini diler. Adalet ve gücün bir araya gelmesiyle bütün sorunların sona ereceğini zanneder. Belki de bu aldanış eserin kırılma noktasıdır aynı zamanda.

Dünyadaki savaşların nedeni olarak aidiyet duygusunu kabul eden yazar millet, kavim ve aile kavramlarının az, hatta hiç gelişmediği bir ütopya oluşturmuş. Pelosium ütopya özelliği taşımasının yanı sıra distopya olarak da görülebilecek bir eser. Zenith isimli gezegendeki hayat tamamen ütopyadır. Oysa birbirini tetikleyen, hatta bu yönüyle domino taşlarının yıkımını anımsatan kıyamet senaryosu ise yaşanması ihtimali bulunan geleceğe çok da uzak bir yerde durmuyor ne yazık ki. İnsan egosunun, insan hırsının nelere yol açabileceğini düşündüğümüzde varacağımız sonuç kuşkusuz distopya olacaktır. Bu anlamda Pelosium gerçekçi bir eser olarak bile değerlendirilebilecektir.

Yazara göre dünya cömert ve herkese yetecek kadar nimeti içerisinde barındıran bir yer. Eserde yazar kendi ütopyasını kurarken ırkçıları, katilleri, hırsızları, tecavüzcüleri, sapıkları, akli dengesi olmayanları, namussuzları kökten yok edilmiş bir dünya kurgular. Buna rağmen başarısızlığa uğranmasının nedeni her kötülüğü yok etme kudretine sahip ışığın insan ruhunun karanlık dehlizlerine nüfuz edememesi olabilir mi acaba? İyiler her ne kadar iyi olsalar da, adiller her ne kadar adil olsalar da insanda aksi bir nokta var ki tüm iyi düşünenler, doğru hareket edenler insanın kötü yanını tamamen bertaraf etmeye muktedir olamıyorlar. Pelosium sanki bu kadim acziyetin ağıtı gibi.

Pelosium, Burak Erdoğdu, Roza Yayınevi, İstanbul 2017, 230 sa.

İlginizi Çekebilir

süperbetin giriş