Uykuda Yaşayanların ve Uyurken Ölenlerin Hikâyesi: Diseksiyon

Hatice Eğilmez Kaya

Evren ihtimallerden ibaret. Sonsuz ihtimallerin izdüşümleri ile yoğrulmuş muamma bir düzlemde varlığımızı sürdürmekteyiz. Neslimizin başlangıcından itibaren dünya üzerinde birbirine benzemeyen milyarlarca hayat yaşanmakta. Bu nedenden ötürü olsa gerek, akla gelebilecek ve gerçek olabilecek bir ihtimalle, “Yaşadığınız hayat ya bir başkasının kurgusuysa?” diye başlıyor Diseksiyon. Her birimiz kendi hayatımıza yön verdiğimiz düşüncesi ile yaşasak da çoğu kez başkalarının çizdiği rotalarda ilerliyoruz. Mayda Ramazan’ın hayatını okurken tanımadığı insanların bile kurgularına maruz kaldığını gördüğümüzde fazlaca şaşırmamalıyız. Çünkü kurgulanmış birer ömre sahip olma riskimiz belki kısa belki de uzun yolculuğumuz boyunca her an yanı başımızda bizimle birlikte ilerlemekte.

“Bu dünya bir pencere. Her gelen baktı geçti.” der atalarımız. Diseksiyon bir doktorun penceresinden dünyaya bakıyor. Kalp cerrahisi konusunda ihtisas sahibidir Mayda, aynı zamanda da tıp fakültesinde doçent unvanıyla hocalık yapmaktadır. Bir öğrencisinin “Hocam neden kardiyovasküler cerrahi?”  sorusuyla muhatap olduğunda yazarın deyimiyle ‘ziline basıp kaçtığı perili evden bilmediği bir varlığın çıkmasını bekleyen çocukların ruh hâline’ bürünür. Soruya soruyla karşılık verir: “Siz kalbin iflası nedir bilir misiniz?” Gerçekte de kendisine sorulan bu sorunun cevabı Mayda’nın kaotik soru cümlesinde gizlidir. İnsan, kalbiyle yaşamakta ve kalbiyle ölmektedir. İnsanı keşfetmeye ve yaşatmaya çalışanların odaklanmaları gereken yer kalptir. Ve bir insan hem maddi hem de manevi olarak ancak kalbi iflas ettiğinde yaşayamamaktadır. Mayda’nın durduğu pencereden insanlara, bilimsel gibi gözükse de aslında gönül gözüyle bakılmaktadır. Yani gerçek ilim, insanı keşiften geçer. En eski sufilerin “kendini bilen Rabbini bilir” dedikleri gibi. Kalbi tanıyan insanı, insanı tanıyan kâinatı tanır.

Eserde mazi ve şimdiki zaman iç içe geçmiş durumda. Yazar bu geçişleri sağlarken roman kahramanlarının belleklerine, dolayısıyla hatırlayışlarına başvuruyor. İnsan belleği gerek zamanda gerekse mekânda yolculuğu sesten bile hızlı gerçekleştirir. Zihnimizin kıvrımlarında depolanan bilgi ve hatıralar geçmişi bugüne bağlar. Romanda düğümlü bir olay örgüsü kullanılarak nedenler, nasıllar; aslında bütün sırlar ortaya çıkıyor. Farklı bölümlerde farklı kahramanlar mercek altına alınarak, pazılın parçaları bir araya getiriliyor ve komplike bir olay silsilesi birleştiriliyor. Bu anlamda Diseksiyon’da merak unsuru oldukça ön planda. Yazarın kurguladığı düğümlerin çözümü acele etmeksizin okura sunulmakta.

Eserin ismi Diseksiyon bir tıp terimi. “Canlı ya da ölü organizmayı incelemek için parçalara ayırma, doku ve organları görülebilir hale getirme” biçiminde kısaca açıklayabileceğimiz fakat derininde binlerce anlam barındıran bir sözcük. Tıp eğitimi alan öğrenciler bu uygulamayı kadavra üzerinde gerçekleştirirler. Çoğu insan bir ölüyü görmeye bile çekinirken genç yaştaki birinin böyle bir deneyimle karşı karşıya kalması hem tıp eğitimi hem de varoluşsal ve felsefi açıdan oldukça önemli.

Hakikat gizlense de bulunmak ister, bu yüzden ardında ipuçları bırakır.  Mehmet Rıza baştan sona kadar Mayda’nın -aslında Maide’nin- hikâyesini anlatıyor bize. Diğer bütün karakterler onun etrafında dönen elektronlara benziyorlar ve hayatları onunkiyle herhangi bir nedenden ötürü çakışıyor. Mayda kendisi ilginç sırlara sahip olmasa da çevresini saran birçok sırdan habersiz yaşıyor. Üstelik bu sırların çok büyük bir kısmı son derece tehlikeli. Evrensel bir gerçeğe uygun olarak onun hayatındaki hakikatler de arkalarında bıraktıkları ipuçları sayesinde tek tek bulunacaklardır elbette.

“Divinum est opus sedare dolorum.” Hipokrat’ın temel felsefesi… “Ağrıyı dindirmek kutsal bir sanattır.” Bazıları bu dünyaya şifacı olarak gelirler. Şifacı olmak için doktor olmak da tek koşul değildir. Birbirimize ihtiramla yaklaşmamız, tanık olduğumuz yaraları sağaltmaya azmetmemiz bunun için yeterlidir. Bütün yaraları ya da ağrıları dindirmeyi başaramasak da dünya üzerinde iyi işler yapıp gideriz hiç değilse. İnsan neslinin varoluş nedeni aslında budur. Yani dünyada iyi ve güzel işler yapmak. Tıp alanında emek harcamak da bu güzel işlerin başında gelir. Bu anlamda Mayda’nın, kuşkusuz yazarın da durdukları yer son derece doğru bir yerdir. Unutmamalıyız ki insanların en hayırlıları başkalarına faydası dokunanlardır.

Mayda âşık bir kadın. ‘Onun olmak’ ve aşk kavramları Erdem ve Mayda’nın aşkları aracılığıyla ele alınıyor. Sevenin sevdiğinde yok oluşu, daha doğru bir ifadeyle varlığını onda devam ettirmesi oldukça kadim ve kapsamlı bir tercihtir. Bu tercih, kimliğini reddetmek ya da aşağılamak anlamına gelmemektedir. Sevdiğinden ve kendisinden emin olabilmektir. Mayda eser boyunca sevdiğinden emin olamamakla sınanıyor. Aslında kalplerimiz dünyadaki en güçlü rehberlerimizdir. Mayda belki de her şeyden ve tüm yaşadıklarından sonra “keşke onu dinleseydim!” diyecektir. Mehmet Rıza, en güçlü temalar olarak kendisine “aşk, sadakat ve güven” temalarını seçmiş durumda.

Kapitalizm binlerce yönüyle şikâyetçi olduğumuz devasa bir sistem. Çok azı hariç dünya üzerindeki en ufak toplulukların bile kılcal damarlarına kadar sirayet etmiş bir yapı. Diseksiyon kapitalizmin realist bir eleştirisini sunmakta. Babanın oğula, oğulun babaya acımadığı, iktidar yani güç hırsının gözleri kör ettiği bir düzenin dişlileri öylesine acımasızdır ki önüne geleni ezmekte, un ufak etmekte sakınca görmez. Aram Bıyıklı’nın şahsında yüzlerce yıllık geçmişi olan sistem, en ince ayrıntısına kadar tarif edilir. Aslında dinler ve ideolojiler de bu oluşumun birer aracısı hükmündedir.

Zıtlıklar kâinatın temel çatısını oluşturur. Kâinatta her şey zıddıyla var ve zıddıyla anlaşılabiliyor. Aydınlığın karanlıkla, varlığın yoklukla, güzelliğin çirkinlikle, gücün zayıflıkla anlam kazandığı gibi iyilik de ancak kötülükle anlaşılabilir. Yazar Diseksiyon’da iyilerle kötüleri bir arada ele alarak her iki özelliğin de ana çizgilerini belirginleştiriyor. Elbette çoğumuz gibi bazı kahramanlar bu sınırlarda dolaşmakta. Kübra, Danyal, Profesör Emet,  Barlas, Rektör, Hiram, Erdem, Egemen, Hacer Hanım, Michelle… Her biri farklı karakterlere sahip olmalarına, farklı yönleriyle dikkat çekmelerine rağmen iyiliğin ya da kötülüğün temsilciliğini üstleniyorlar. Eserde kahramanlar her ne kadar fiziki yanlarıyla ön plana çıkmasalar da özellikle kadın güzelliği önemsenen bir nitelik olarak dikkat çekiyor.

Diseksiyon aksiyon ağırlıklı bir roman. Neredeyse polisiye denilebilecek kadar karmaşık olayları ele alıyor. Birbirlerine ince ayrıntılarla bağlanmış olan neden sonuç ilişkileri eserin dinamik bir özellik kazanmasını sağlıyor. Bununla birlikte içsel bir yanı da var. Sık sık gerçekleştirilen ruhsal tahliller, yaşanan olayların psikolojik temellerinin irdelenmesi esere bu özelliği kazandırıyor. Yazarın sık sık başvurduğu iç konuşmalar eserdeki içe dönük kurgunun oluşmasını sağlıyor. Kahramanlar birbirleriyle konuştukları kadar kendi içsellikleriyle de iletişime geçiyorlar. Böylelikle okurun dikkati sadece maddi dünyaya değil, iç âlemlere de yöneliyor.

Maide… Mayda’nın gerçek ismi. Geleneksel bir isim. Kur’an’da geçen bir surenin de adı. Romanın başkahramanı bu ismi sonradan Mayda’ya çeviriyor. İsmini değiştirerek kimliğini hatta karakterini de değiştirebileceğini sanıyor. Oysa karakterlerimizi ve bakış açımızı belirlemede isimlerimizin rolü yaşadıklarımızın yanında oldukça zayıftır. Mayda, ismini değiştirdiğinde içindeki doğulu kadını terk etmiş olmayacaktır kuşkusuz. Yazar Maide ismine vurgu yaparken aynı zamanda Maide suresine de atıfta bulunuyor. Şöyle ki bu sure özellikle Müslümanların diğer dinden olan insanlarla olan diyalogları üzerinde durmaktadır. Roman kahramanlarından Kübra, Mayda’nın yakın bir arkadaşıdır ve daha dindar bir yapıya sahiptir. Mayda’ya isminin anlamını Kübra anımsatır. Bu anımsatış aynı zamanda bir uyarı niteliği de taşımaktadır.

Roman genel olarak Adana’da geçiyor. Olay örgüsünün yönlendirmesi doğrultusunda farklı birçok mekân da kullanılmakta. Ankara, İstanbul, Büyükada, İzmir, Alaçatı bunlardan bazıları. Eserde ismini andığımız yerlere ait ayrıntılı betimlemeler var. Yazar olayların aktarımı sırasında mekân unsuruna da önem veriyor. Romandan bir kesit: “Ankara’ya yaklaştıkça, devasa ormanların yerini kireçli toprak yığınlarından oluşan tepelikler almıştı. Kızılcahamam’ın baltalık ormanlarından sonra, bodur korular ve saman sarısı çayırlar başlamıştı. Tepelerin üstündeki kasım güneşi, bir bahar sıtması gibi yola düşmekteydi.”

Eserde Ahtapot önemli bir karakter. İsmiyle müsemma bir insan. Okurun özellikle bu karaktere yoğunlaşması gerekiyor. Çünkü Ahtapot -gerçek adı elbette bu değil- bütün kollarıyla hem dünyaya hem de çevresindeki insanlara yapışmış bir adam. Herkesin hayatını yönetmek istiyor. Özgür yaşama ve tercih haklarını elinden aldığı insanları sadece kendi çıkarlarına uygun yaşamaya mecbur kılıyor. “Her şey ve herkes benim olsun, mutlu ya da iyi olmalarını asla umursamam” diyor. Mehmet Rıza, Ahtapot aracılığıyla bencilliğin boşu boşunalığı üzerinde duruyor. Onun şahsında küresel ve devasa hedefleri olan insanların ne kadar tehlikeli ve acımasız olduklarını gösteriyor. Eserin ana fikri de onun açgözlülüğünün eleştirisi ile birlikte sunuluyor.

Dünya, dikkat edildiğinde en çok hayalden bir bahçeye benzer. Ona meyledip, ondan vazgeçemeyenlerimiz ne kadar da fazla. Dünyayı salt gerçeklik olarak görenler büyük oranda yanılıyorlar. Oysaki çöldeki serap, illüzyon,  yanılmaca ya da yanıltmaca gibi çağrışımlar ona daha çok yakışıyor. Yazar eserin satır aralarında işte bu illüzyonu işaret ediyor. Okur roman boyunca o kadar çok yalan, sır ve aldatmacayla karşı karşıya kalacak ki neyin gerçek neyin yalan olduğunu sorgulayacak. Eserdeki karmaşık ve iç içe geçmiş düzenekler dünyanın cilveli yanını anımsatıyor. Cilveli, bir o kadar da güvenilmez.

Eserde gizem ve açıklık yan yana. Olay örgüsündeki çoğu sırrı kahramanlar bilmezken yazar okuruyla paylaşıyor. Okurken bizim bilip kahramanların bilmediği gerçekler algı eşiğimizi ve merakımızı tetikliyor. Bununla birlikte özellikle sonlara doğru yazarın bizden bile gizlediği unsurların varlığını fark ediyoruz. Sırdaş olduğumuzu düşündüğümüz halde bazı ayrıntılar okurdan da gizlenmiş. Böylelikle kaotik bir kurgu oluşturulabilmiş ve son ana dek düğümler kendilerini korumuş.

Kimileri ölümün de yaşanan bir tecrübe olduğunu ifade ederler. Buna göre sayısız bilinmezlik içeren her iki kavram diğerinin bir parçasıdır. Ölüm ve yaşam Diseksiyon’da korkunç bir savaş hâlinde.  Mayda birkaç kez ölümle burun buruna gelerek okuru da ister istemez bu kaçınılmaz sonla baş başa bırakıyor. Dönüşü olmayan bir yol, bilincin tamamen kapandığı bir boşluk olarak tarif edilen ölüm, aynı zamanda hafiflemeye de yol açıyor. Yazar ölmek hissini şöyle tanımlıyor: “Asla dinmeyecek bir meltemin köpüklü, azgın sularda kabarttığı dalgalarla yarışan teknesinin hayaliyle birleşti, sonra her şey bilinmez oldu.”

Diseksiyon bize türlü türlü hırslarla ve ihtirasla gözlerimizin kör olduğundan söz ediyor.  Yönlendirdiğimizi sandığımız zamana, prangalı birer mahkûm olduğumuzu anımsatıyor.  Bütün hayallerimiz gerçekleşse bile, hakikatte ihtiyaç duyduğumuz şey masumiyet ve samimiyettir. Fakat ne yazık ki türlü nedenlerden ötürü çoğumuz bunlara fersah fersah uzağız. Hayatlarımız öyle çabuk geçip gidiyor ki, çoğu hedefimiz bir sabun köpüğünden ibaret kalıyor. Gereksiz ve anlamsız uğraşlarımızla dolup taşan hayatın telaşları içinde mutluluğun bir daha geri gelmemek üzere bizi terk ettiğini göremeyecek kadar aymazız ve uykudayız. Diseksiyon bizlere ancak uyumayanların yaşadıklarını öğretiyor. Çoğumuzun da uykuda yaşayıp, uyurken öldüğümüzü…

Diseksiyon, Mehmet Rıza, Mona Kitap, İstanbul 2017, 480 s.

İlginizi Çekebilir