Uyandıran, Uyandıran ve Yine Uyandıran: Talkan Emeviler I

HATİCE EĞİLMEZ KAYA • @haticeegilmezkaya

İlknur Altıntaş Talkan’a, “İnsanlar büyük yalanları severler… Çünkü… Gerçekler acıtır!” diyerek başlıyor.

Uyutmayan, en derin ve katmanlı uykulardan uyandıran bir kalem o! Peki bunu nasıl başarıyor? İnsanların büyük yalanları sevdiklerini bildiği halde, çoğu kez canlarını acıtarak devasa gerçeklerle karşı karşıya getirerek onları. Nasıl ki parça bütünden haber veriyorsa geçmiş de geleceğin aynasıdır. Bu nedenle yüzünü tarihe çevirenler bugüne dönerlerken asla elleri boş dönmeyeceklerdir. Özellikle de zamanın sıradanlıktan sıyrılıp tarihleştiği anları kaleme alanlar ve onların satırlarını okuyanlar!

Bir edebiyat eserindeki gerçeklik tamamen yazarın tercihinde biçimlenir. Yazar bazen tamamen hayale dayanır, bazen tamamen gerçekçidir eserini kaleme alırken. Bazı yazarlar ise hakikatten yana tavır alırlar. Her ne kadar çoğu insanın hakikatlere tahammülü olmasa da durum böyledir. Sayısız farklı nedenden ötürü hakikatle aramızda duvarlar örülür, bu duvarları kendimiz örebildiğimiz gibi başkalarının ördüğü duvarların içinde de hapsolabiliriz. Hangi etmenle olursa olsun hakikat karşısında önyargılı olanlar Talkan ile huzursuz olacaklardır.

Tarih bilimiyle ilgilenenler eğer ezbere düşüncelerden kendilerini korumak istiyorlarsa farklı birçok kaynaktan beslenip bilgilerini kendi yorumlarıyla olgunlaştırmalıdır. Bundan ötürü tarihi romanlar onların vazgeçilmezleri olmalıdır. İlknur Altıntaş’ın ilk dört eserinde Abbasiler dönemi, Orta ve Yakın Doğu ele alınırken Talkan’da Emeviler dönemi ve aynı coğrafyaya ek olarak Çin ve Orta Asya işleniyor. Araplar, Çinliler, Türkler, Soğdlar derken binlerce yıldır durulmayan bir coğrafyanın tarihsel gerçekleri son derece nesnel bir gözle irdeleniyor. Taraflı bakmaya kurulmuş zihinlerin de bu nesnellikten paylarını almaları gerekmektedir. Mutlak hakikat, evrensel ve zaman ötesi bir özellik taşır. Körü körüne düşünmekse bağnazlığın ilk adımıdır. En modern sanılan düşünce sistemleri bile pekâlâ bağnazlığın kölesi olabilirler.

Talkan, tarihsel dokusunun yanı sıra üç büyük adamı, üç güçlü kadını ve üç derin aşkı irdelemiş. Bunlar Akhun Prensi Nizek Tarhan ve Alanur, ünlü Arap komutanı Kuteybe bin Müslim ve Ayana, adaletiyle namdar Halife Ömer’in torunu Ömer bin Abdülaziz ve Fatma bint Abdulmelik arasındaki aşklar. Her biri son derece sadık, son derece karmaşık âşıklar. Okur onların izinde aşkın onlarca haline şahitlik edecek. Elbette unutmamalıyız ki bütün duygularda olduğu gibi aşkın niteliğini de her iki tarafın samimiyeti ve ruhsal gücü belirleyecektir.

Yazar birdenbireliğinden asla kuşkumuz olmayan aşkın güzel bir betimlemesini şöyle yapıyor: “Benim yüzümden ve sen…” dediğinde Alanur, bir an zaman durdu gözlerinde, aklını başından alan, ruhunu bedeninden ayıran yabancı bir duyguydu. Ani bir yağmurda ıslanmak gibiydi…

Yine Fatma bint Abdulmelik, Ömer’i elinden almak isteyen bir ecnebi kızın üstüne yırtıcı bir kaplan edasında şöyle saldırır:

“Ömer…” diye iç çekti Fatma bint Abdülmelik, “Kız anlayabilir…” diyerek kızını susturmak istedi Cycnus,

“Salak salak sırıtıyor, görmüyor musun? Ahmağın teki…” dedi gülümseyerek Maia, “Her neyse, onu yemeğe davet etmeliyiz, aklını kullan Maia, adam Hicaz valisi ve eğer onu ayartıp evlenmeyi başarabilirsen…”

“O bir Müslüman…”

“O zaman sen de bir Müslüman olursun, eğer bu fırsatı kaçırırsan…”

“Bu işi bana bırak baba, üstelik bunu çok büyük bir zevkle yaparım…” derken gözleri parladı.

“Seni soluk benizli kurbağa, büyük bir zevkle yaparsın ha?” dediğinde Latince Fatma, bir anda heykelleşen suratlardı, “Ömer’i baştan çıkaracaksın öyle mi? Benim Ömer’i mi? Sen benim kim olduğumu biliyor musun? Fatma! Halife Mervan bin Hakem’in torunu Fatma, Halife Abdülmelik’in kızı Fatma, Halife Velid’in kız kardeşi Fatma! O lanet adanızı fetheden Muaviye bin Ebu Süfyan’ın ailesinden, Emevi soyundan Fatma! Tek bir sözümle sizi Akdeniz’e gömerim, sizi Nil’e atıp timsahlara yem ederim, kemiklerinizi bile kimse bulamaz. Ömer’i baştan çıkaracaksın ha? Ömer’ime göz koyanın gözlerini oyar, boncuktan kolye yaparım…” diye kükredi.

Talkan felsefi çözümlemeleri oldukça yoğun olan bir eser. Eğer abartmadan söyleyecek olursak birçok esere yetebilecek kadar hikemi ipucu bulunmakta kitapta. Yazar hikmetli sözleri kahramanlarına söyletirken de gayet adilane davranıyor. İyi bilinen ya da kötü bilinen bir kahramanının dilinden konuşabiliyor. Bu konuda kesinlikle taraf tutmuyor. Örneğin, yüzlerce yıldır Talkan katliamı ile anılan Kuteybe’den mutluluğun ve barışın dünyevi bir yalan olduğuna dair ipuçları:

“Bu çok büyük bir yanılgı! Yani bazı insanların dünyaya mutlu olmak için geldiğimizi sanması…”

“Ya neden?”

 “Seni mutlu eden şey düşmanındır, bunu asla unutma tamam mı? Bu dünyaya mutlu olmak için geldiğimiz zırvası gibi. İnsan barış içinde yaşamak için değil bu dünyaya kılıç getirmek için geldi. Hayat budur! Hayat korkunçtur. Bir hayal yaratılması gerekiyordu, bir düş. İnsan barışı yarattı, hepsi bu…”

Eserde benzeri özellik gösteren sayısız satır ve diyalog bulunmaktadır. Bu nedenle mutlaka notlar alınmalı, satırlar çizilmeli. İşte yine bunlardan biri:

İnsan!

O sır mahlûkat!

Toprağın bereketsiz mahsulü insan evrenin bedeninde bir yara iziydi…

Hepsi buydu…

Sandığından az, hayallerinden fazlaydı…

Yine de…

Kim olduğunu hiç bilmeyen, aslını inkâr eden…

Ölümü reddeden doğanın zayıf çocuğuydu insan…

Neslinin katiliydi insan…

İlknur Altıntaş Zerdüşlük, İslâm ve Kök- Tengri dinine dair ayrıntıları da aktarmakta. İnsanların başkalarının dinsel inanışlarına dair zihinlerinde ve kalplerinde barındırdıkları önyargılar ötekileştirmeyle beslenen kan emicilerin en faydalı besinleri olmuştur çağlardır:

“Senden hoşlandım, bu pek olmaz…” dedi Kuteybe, “Ateşe tapıyorsunuz yani?” dedi sonra.

“Ateşe tapmıyoruz, ya siz Kâbe’ye mi tapıyorsunuz ki oraya dönüyorsunuz her dua edişinizde?”

Zaman ve mekân maddesel âlemi ve bir yanıyla maddesel âlemin bir parçası olan insanı çevreleyen iki boyut. Ruhlarımız, özellikle de hassasiyet sahibi olan ruhlar bu iki boyuttan olumlu veya olumsuz etkilenirler. Talkan’da zaman ve mekân çoğu kez iç içe tasvir ediliyor.

“Sonbaharın müjdecisi yıldız çiçekleriydi saksılardan taşan. Birbirine çarpan ağaç dalları ve yaprakların hışırtısıydı kulaklarını dolduran. Uzak tepeler sarıya teslim, uçsuz bucaksız tarlalar ıssızdı. Evin etrafını çevreleyen taş duvarlara sarılan arsız sarmaşıklar sert kışa direnmeye hazır, gök alabildiğine maviydi.”

İlknur Altıntaş’ın romanlarında kadınlar güçlü ve savaşçı yanlarıyla dikkat çekerler. Onun kurguladığı kadın kahramanlar erkeklerden korkan, onların hükümlerine boyun eğmiş, aciz ya da bağımlı karakterlere sahip değiller. Alanur sevdiği adamdan yıllarca onurunu korumak adına uzak durabildi, Ayana kendi elleriyle eli silahlı askerlerden bile kendisini koruyabilecek iç güce sahipti. Hatta âşık olduğu, herkesin önünde diz çöktüğü bir komutandan bile gerektiğinde uzak durmayı başarabiliyordu. Yine de hedefi karşısındakine hâkim olmak değildi:

“Kocamı kontrol etmek istemiyorum büyükanne, onunla gurur duymak istiyorum…” dedi ve zambak kokulu yatağına uzandı o da, “Ayana, erkeklerin gurur duyulacak bir meziyetleri yoktur tatlım! Onlar suyun üzerindeki çer çöptür!”

Wu Zetian Çin’i yıllarca neredeyse tek başına yönetmiş bir imparatoriçe… Erkek egemen bir yönetim anlayışına karşı durmuş bir kadın. Öyle acımasız işlere imza attı ki belki de bomboş bir mezar taşına bunlar yazılsın istemese de hiçbirinden zerre kadar pişmanlık duymadı. Eğer söz konusu olan bir devletin yönetimi ise anne yumuşaklığı değil, ejderha yakıcılığı kuşanması gerekiyordu. Asıl gücün bazen affetmemekten kaynaklandığını söylüyor bizlere:

“İyi bir İmparator olacaksın. Fazla vaktim kalmadı, kışı geçirebileceğimi sanmıyorum. Ben öldükten sonra yeniden Çin, benim güzel ülkem yeniden Tang Hanedanına dönecek, aileni onurlandır, halkını sev, düşmanlarına asla acıma. İmparator Zhongzong!” dedi.

Kuteybe’den Ayana’ya, bir sevgili bile olsa acının da gerekliliği gerçeğinin hatırlatılması:

“Bunun tadına bakmalısın…” deyip bir parça et uzattı dudaklarına doğru Kuteybe, elinden almak istedi ama izin vermedi Kuteybe.

“Nasıl?” diye sordu sonra.

“Acı…” deyip yüzünü buruşturdu Ayana.

“Hayat da böyle, acı!” diyerek güldü Kuteybe, “Eşsiz tadı buradan geliyor…”

“Öyle olmak zorunda değil…”

“Ne? Hayat mı? Elbette öyledir. Daha doğarken başlıyor fark etmedin mi? Gözlerini bu dünyaya açmadan ağlamaya başlıyorsun! Ve ölüme dek süren bir kâbus! Mutlu ölen birini gördün mü? Yoktur! Çünkü yine de bu lanet olası dünyadan gitmek istemezsin! Acıya bağımlısındır, acı hayattır, acı her şeydir…”

Talkan’da kurgunun gerilimi birden fazla kahraman arasında pay ediliyor. Kuteybe, Haccac, Nizek Tarhan, Bilge Kağan, Ömer bin Abdulaziz, Wu Zetian, Aşina Kutluk (İlteriş Kağan), General A-shih-na Chieh-she-erh bu kahramanların en dikkat çekicileri. Birbirini takip eden bölümler ve bölümlerin arasındaki hızlı geçişler eserin dinamik bir yapıya sahip olmasını sağlar nitelikte. Şüphesiz okurun, karşı karşıya olduğu dinamik yapıyla uyum sağlaması gerekecektir. Bununla birlikte elindeki kitabın altı çizilerek okunması, sayısız bölümünün işaretlenmesi gereken bir eser olduğunu da unutmamalı.

Nizek Tarhan Kök Tengri inanışına bağlı bir Türk beyi. Binlerce yıl öncesindeki panoramayı yalın bir dille aktarıyor, aktardığı tablo çağlar sonrasında bile neredeyse hiç değişmeden aynı özelliği göstermekte. İnsanlar savaşırken, birbirlerinin hayatlarına son verirken, severken, nefret ederken, benimserken, ötekileştirirken kullandıkları bütün kıstasların önlerine konulmuş birer av malzemesi olduğunun bile farkında değiller:

“Tanrı’yı siyasetçiler yaratmıştır Agun. İnsanlar Tanrı’ya, siyasetçiler paraya tapar. Ben bir lider olmak istedim, kirli oyunlardan uzak, ülkesini seven, insanını. Dünya üzerinde hiçbir zaman gerçek bir devlet kurulmadı, kurulmayacak da. Neden biliyor musun? Aslında devlet bir mittir! Din gibi bir efsanedir. Ve devlet üst sınıfın oyun bahçesidir sadece. Orada insanlar vardır, halk. Onlar insanlarla eğlenirler, aklıyla dalga geçerler, onlara kendilerinin kurtarıcıları olduklarına inandırırlar. Oysa siyasetçiler bozgunculardır. Onurları yoktur, haysiyetleri de! Hiçbir şeyleri yoktur. Bu yüzden de sadece almayı bilirler, hep isterler ve her zaman istediklerini alırlar. Ben sadece bir lider olmak istedim, halkını seven, gerçekten düşünen bir lider her zaman harcanır, her zaman! O yüzden de onları gözünde fazla büyütme, siyaset yalanı satma sanatıdır, hepsi bu!” dedi kederle ve arkasını dönüp uzaklaştı.

Aynı hakikati anımsatan bir diyalog daha… Acımasız komutan Kuteybe ve Nizek Tarhan arasında geçiyor:

“Ah, hadi Tanrı bir silahtır, en tehlikelisi hem de. Sıradan bir zaferde paralı askerlerinize maaş ödersiniz, ganimetten bir pay, kadın verirsiniz. Ama bu sıradan bir savaş değil, değil mi? Ganimet büyük olmalı, çok büyük olmalı. Ganimet cennet olmalı değil mi? Ne de olsa Tanrı için savaşıyorlar…”

Dünya üzerinde en ufak canlıdan, devasa yaratıklara ve elbette insana kadar yadsınamayacak bir denge kuralı var; hayatta kalmak için bir başka canlıyı yok etmeye mecbur olduğumuzu düşünüyoruz. İşte bu zorunluluk hissi genetik bir miras gibi nesilden nesile aktarılıyor. Ya da biz böyle sanıyoruz. Yazar’ın dikkat çekici felsefi meseleleri dile getiren kişisi olarak ele alabileceğimiz Kuteybe şöyle söylüyor:

“Hayatta kalmak için birbirlerini yemeleri gerekir denir, insanların, hayvanların. Kuralın bu olduğunu sanırlar. Yaşamak için öldür, kazanmak için ez!”

“Değil midir?”

“Hayır, biz birbirimize yardım ederek hayatta kalırız.”

Kök Tengri dininin öğretisi:

“Avesta’da der ki, cennete gidince ölüler dirildiğinde yaşayanlar yaşlanmadan gelir, herkesin istediğine göre yaşantılar düzenlenir Senin olmanı isterdim, sadece sen…” dedi hüzünlü sesiyle Alanur.

“Eğer öyle bir dünya varsa yani cennet varsa ben de senin olmanı isterim, sadece…”

“Öteki dünyaya inanmıyor musun?”

“Ben Tengri’ye inanırım. Kök-Tengri’ye. O her yerdedir. Gördüğün her şeyde! Ağaç dallarında, yaprakta, bir çağlayanda! Gökte, yerde…”

“Cennet ya da cehennem yok mu?”

“Hayır! Bir cezalandırma yok benim inancımda, en azından öteki taraf dedikleri yerde, ne varsa burada, dünyada…”

“Bunu o mu söyledi? Tanrın?”

“O kimseyle konuşmadı, onun dili kâinattır, onun dili sensin, onun dili rüzgâr, bir damla… O sonsuz göğün ruhudur! O’nun eşi benzeri yoktur, bir elçiye de ihtiyacı yoktur, her şey gözünün önünde…”

Talkan’da Kuteybe bin Müslim tarafından gerçekleştirilen yüz binlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan kıyım aslında Kök Türklere gözdağı vermek amacına hizmet eden bir askeri ve siyasi manevraydı. Peki başarıyla mı sonuçlandı? Evet. Ezbere bildiğimiz kadarıyla gönülden gerçekleştirdiğimiz kitlesel din değiştirme hareketinin önemli nedenlerinden birisidir yaşanan katliamlar. Din için ölmek ve öldürmek insanlık tarihinin en acıklı yazgısı oldu çağlar boyunca. Asıl neden ise bazen dillendirilemedi bile.

“Eli silah tutan bütün erkekler öldürülmüş, kafaları kesilmiş. 100.000 kişiden bahsediyorlar, kalanları şehrin dışındaki yol kenarındaki ağaçlara asmışlar, 24 kilometrelik bir yol. Hepsini öldürmüşler, sadece ata binemeyecek kadar küçük çocuklar hayatta bırakılmış. Haccac’ın emriyle 50.000 kadın köle pazarlarında satılmak için Şam, Vasit, Basra her şehre gönderilmiş…”

Peki ya Haccac insanlığın ortak vicdanında kabul gördü mü? Elbette ki asla!

“Ümmetin tamamının günahını bir kefeye koysanız, Haccac’ın günahını da diğer kefeye koysanız, Haccac’ın kefesi daha ağır gelir!” dedi Ömer bin Abdülaziz öfkeyle “Ve o! Kuteybe Allah’ın laneti onun üzerine olsun!” diyerek masaya vurdu sertçe, “Ya Velid, o bu işe ne diyor?”

Şiirsel ve epik bir dili, satır değil de dizelerle yazılmış bir kitap edası var Talkan’ın. Eserdeki şiirsel üslup onu kadim edebiyat sanatının en eski ve en uzun türü olan destanlara benzetmekte:

“Dağlar heybetliydi…

En tepesinde inatla direnen bembeyaz karlar bulutlara yoldaştı…

Bozkırda göğe yükselen ağaçlar seyrek, yamaçlarında dumanı tüten evler rengârenkti…

Geniş toprak yolda ilerledi, bahçelerin duvarları kireç, sokağın hemen başındaki çeşmenin etrafı kalabalıktı. Suyun sesiydi kulaklarında…

Bir arı vızıltısını duyacak kadar sessizdi…

Kanat çırparak ağaç dalları arasında gizlenen kuşlar ürkek, dallara çarpıp kaçan rüzgâr cüretkârdı…”

Kötüye ve iyiye binlerce yıldır tarafsız bakılamıyor. Ezeli ve ebedi iki kavram ezbere bir lisanla medeniyetten medeniyete, kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Oysa karanlık ve aydınlığın, ak ve karanın arasındaki geçide benzer bir şekilde iyiler ile kötüler arasında binlerce hal değişimi vardır. Yezit, Kuteybe, Haccac, Ömer, Bilge Kağan, Aşina Kutluk, İnel, Wu Zetian, Hasan Basri, Ebu Hanife ve daha birçok kahraman söz ve eylemleriyle okura bahsini ettiğimiz zor ve amansız geçidi anlatmaktadır.

Hodbin, saldırgan, acımasız ve emrediciydi Yezit, kötülüğün dört alametiydi bunlar. Yazar Yezid’i iki kez öldürdü Talkan’da. Zalimleri bir kez, iki kez, hatta binlerce kez öldürmek yetersiz olacaktır. Yezid Hüseyin’e kıydı. Ehli beyt katilinin ölümü başka bir Hüseyin’in elinden oldu. İlahi adaletin oku beklese de sapmaz!

Yezid bin Muaviye’nin yüzü gözü kan içinde, derin kesiklerle doluydu bedeni, “Boğuluyor, boğuluyor” dedi biri. Ne yüzündeki kan, ne de kesikler artık önemliydi, elleri çaresizce boğazındaydı Halife’nin.

Soluk alamıyordu…

“Bir şeyler yapın…” diye bağırdı biri, sonunda biri başına üşüşen kalabalığı açıp eğildi.

Adam Yezid’i doğrulttu önce, hala öksürüyordu, elleri boğazındaydı, ağzını açmaya çalıştı, “Bir taş var, boğazında…” dedi endişeyle.

“Çıkar o zaman” diye emretti Sercun, korkudan titredi sesi, bedeni.

Dönüp, “Dişleri çok uzun, parmaklarım oraya ulaşamıyor…” dedi adam çaresizce, “Dişlerini kır, kır dişlerini…” dedi biri sesi titreyerek.

Kararsızdı Sercun, Halifesine baktı, gözleri kocamandı, teni kızıl, ellerine baktı sert bir yumruktu, ölüyordu, “Yapın…” diye emretti.

İri bir taşla dişlerini kırdılar, acı dolu inlemeleri her yeri doldurdu, çoğu bakamadı bile, yüzlerini buruşturup gözlerini kaçırdılar. Tuzağa yakalanmış bir tavşan gibi çırpındı bedeni Yezid bin Muaviye’nin…

Salındı sonra…

Ve ruhu bedenini terk ederken açıktı gözleri…

Tüm semavi ya da batıl dinlerde zalimler olanca şiddetiyle yerilmekte, aynı zamanda da tehdit edilmektedir. Zulüm ve zulmedenler hiç kimse tarafından sevilmez. Belki de onların zulümlerini daha kesif hale getiren de budur. Birbirini çoğaltan hem de tetikleyen zulüm ve nefret önüne geçilemez yıkımların baş aktörüdür. Zayıflar ta en baştan beri Tanrı’dan korkmadılar zalimlerden korktukları kadar. Zaten Tanrı merhamet, zalim acımasızlık değil midir gerçekte?

Yezit bin Muaviye’ye boyun eğenler için de bu geçerliydi. Ve ondan sonraki sayısız merhametsiz tiran için de:

Yine de yeterli olmadı…

Bu kez başkaları getirtildi, gözlerinin önünde onlara soruldu, “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ve müminlerin emiri Yezid bin Muaviye’nin kulu ve kölesi olarak biat ettim diyeceksin” dendi, “Ben sadece Allah’ın kitabı ve Peygamberin sünneti üzerine biat ederim…” diyen herkesin başı gövdesinden ayrıldı.

Birkaçı ölüm korkusuna yenildi, “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ve müminlerin emiri Yezid bin Muaviye’nin kulu ve kölesi olarak biat ettim” dedi gözyaşlarıyla…

Canları bağışlandı. Tekmelenerek itildiler ve onlar devam ettiler. Soru hep aynıydı; cevap ise kimden daha çok korkulduğunda saklıydı!

Allah’tan mı?

Yoksa…

Zalimden mi?

Hakikat dilsiz değildir. Bazen fısıltıyla bazen haykırılarak mutlaka dillendirilir. İlknur Altıntaş kahramanlarının aracılığıyla hakikati görünür kılmaktan yana kullanmış tercihini:

“Ey Kufe halkı! Ey aldatılmış zavallı halk, bize mi ağlıyorsunuz? Oysaki bizim gözlerimiz hala yaşlı, ıstıraplarımız dinmemiş, feryadlarımız yatışmamıştır. Sizler, gerdanlığını kaybedip sonra da toprak içerisinde arayan kadın gibisiniz. Sizler, Allah ve Resulüne iman getirdiniz ama daha sonra işlediğiniz bu büyük günahla onun kökünü kazıyıp attınız. Sizden fesat, şer ve şarlatanlıktan başka bir şey de beklenemez, sizler o güle benziyorsunuz ki ne yiyilen ne de koklanandır. Sizin nefisleriniz ne kadar da kötü bir nefistir, sizler Allah’ın gazabına uğramış ve cehennemlik olmuş bir toplumsunuz. Bizleri öldürdünüz, şimdi bize ağlıyorsunuz. Evet! Allah’a yemin olsun ki çok ağlayın, az gülün, bu işlediğiniz cinayetin kanı sizin yakanıza yapışmış, bu yaptığınız pis ve kötü amellerinizden kurtulamazsınız, bu ar ve rezillik sizi kahredecek, hiçbir suyla bu çirkef lekelerinizden yıkanamazsınız. Peygamberin oğlu ve cennet gençlerinin efendisinin kanı nasıl yıkansın, siz iyiliklerin mabedini ve yardıma muhtaç olanların derman kapısını yıkıp öldürdünüz. Siz, Allah’ın ve Resulünün size olan delilini öldürdünüz. Ey Kufe halkı! Öyle büyük ve kötü bir günaha saplandınız ki, Allah’ın azap ve felaketi sizin üzerinizdedir. Uğraşlarınız, eliniz, yaptığınız her iş Allah’tan bela olarak size dönsün ve maalesef o belayı sizler istediniz. Ey Kufe halkı! Eyvahlar olsun ki günah işlediniz, günahınız yer ve gökyüzünü doldurdu, sizin bu yaptığınız günah ve işlediğiniz cinayetten dolayı gökyüzünden kan yağmasına şaşırmayın. Ahiret günü Allah’ın kahır azabı haktır ve gerçekleşecektir. Ve o gün sizin için ne bir yardımcı ne de kurtarıcı olacaktır. Dilerim ki Allah’ın verdiği şu sürede mutluluk yaşamayın. Allah azap etmede acele etmez sabrı çoktur ve bilin ki Allah size bu cezayı vermek için sizi beklemektedir” deyip ardına bakmadan yürüdü Zeynep bint Ali bin Ebu Talip.

İlahi bakış açısının kullanıldığı eserde hiçbir kahraman sadece görünüşüyle aktarılmıyor, kişi tasvirleri gerçekçi bir bütünsellik içinde gerçekleşiyor. Zira insan maddeyle mananın uyumundan meydana gelmiş, varoluşun en tuhaf halkasıdır.

“Kalın sürme çekiliydi gözlerinin etrafına, yanakları çökük, yüzü uzundu. Dişleri biraz öne doğru çıkıktı. Otuzlu yaşların başında, ince yapılı uzun boyluydu. Henüz kendine de gelemediği her halinden belliydi, saçı başı dağınık uykuluydu sesi ya da içkidendi.”

Talkan’da zamana dair olarak sürekli ileri geri gitmeler var. Ana olaylar dizisi 705 ve 717 yılları arasında geçerken, 639, 680 ve 683 yıllarına da ilmekli bir şekilde dönüşler gerçekleşiyor. Yazar böylelikle zamanın kendisi gibi hızlı bir yolculuğa çıkarıyor okurlarını. İşte bu sebepten ortalama okuru zorlayan bir kalem İlknur Altıntaş.

Yazarın tıpkı diğer eserlerinde olduğu gibi bu eserinde de kahramanlarının dilinden hakimane sözler çıkıyor. Yazar çoğu kez bir anlatıcı olarak kendisi aklı kurcalayan cümleler kurmuyor. O; sadece olayları aktaran, eserdeki zamanı, mekânı veyahut kişileri tanıtan bir anlatıcı konumundadır. Böylelikle okur roman kahramanlarına daha kuvvetli bir tutkuyla bağlanacaktır. Kuteybe’nin bir diyaloğu:

“İnsanlar Haccac, fırsatların ayaklarına gelmesini beklerler, oysa fırsat gidilmesi gerekendir. Her köşe başında seni bekliyordur, seni çağırıyordur, sana yalvarıyordur, gör beni, gör beni diye. Çoğu insan arar, bakınır, homurdanır, lanet olsun der, ama göremez! İnsan gözünün önündekini görmez! Hayatım boyunca hiçbir zaman mazeretlerin ardında saklanmadım. Ben hep görmeye odaklandım! Ve ben her zaman gördüm!”

Eserde yer tasvirleri de ayrıntılı ve eserin yapısal özelliklerini güçlendirici nitelikte:

Sarayın kapıları açıldığında duvarlarındaki arsız sarmaşık güllerin kokusuydu yayılan. Toprak yola dökülen çakıl taşların arasından fışkıran otlar sarıya çalan yeşildi. Küçük dikdörtgen bahçelerdi her çeşit çiçeğin hayat bulduğu…

Dev palmiye yapraklarının gölgesindeydiler. Nemli ve kuruydu hava, her zamanki gibiydi.

Gök maviydi…

Issızdı…

Kuşların terk ettiği…

“Burası sadece bir mezardır, hiç kimsenin evi olmamıştır, hiç kimseye de kalmamıştır…”

Kuteybe Emevi sarayı için böyle konuşur.

Zalim Haccac kendisine sadece, evet efendim ya da hayır efendim, diye cevap veren kölesine sorar:

“Ben kötü bir insan mıyım?”

“Hayır efendim…”

“Bence de değilim! Yani bazen kötü şeyler yapıyor gibi görünebilirim ama kötü değilim. Elbette iyi şeyler de yapmak isterim ama boş ver zaten insanlara yaranamazsın. Bu yüzden de hiç gerek yok! Kötülük yapmak istediğimden değil, ama yapıyorum, elimde değil iyilik yapmak isterdim ama bilemiyorum sanırım biraz kötü biriyim…”

Oysa Ömer bin Abdulaziz o köle gibi zalimin gücüne bağımlı değildir. Ve şöyle haykırır Haccac’a:

“Değerlerin yok, hiçbir değerin. Seni kimse sevmiyor, sebebi bu değil mi? Bir sürü altının var, şahane evlerin, süslü kıyafetlerin, adamların ama seni kimse sevmiyor, yapayalnızsın…”

Haccac yine Saadh’a sorar ve yine aynı dilediği cevabı alır:

“Ben Zalim miyim Saadh? Zalimmiş! Ben zalim miyim? Söyle bana ben zalim miyim?”

“Hayır, efendim…”

“Tabi ki değilim! Adım çıkmış bir kere! Aptalları öldürdüğüm doğrudur! Ya ne yapacaktım? Arkamdan konuşuyorlar, iftira atıyorlar! Onları yaşatacak mıyım?”

“Hayır, efendim…”

Eserde bir gönül ehline yani Hasan Basri’ye ve bir de Kur’an’ın en sahih ve temiz yorumcularından olan Ebu Hanife’ye de yer veriliyor. Şöyle ki onlar kavganın değil, anlaşmanın dilini öğretmeye çalıştılar bizlere. “Bilmediğim o kadar çok şey var ki, eğer bilmediklerim ayağımın altında olsaydı, başım göğün en yüksek katına değerdi…” diyen Ebu Hanife Nu’man bin Sabit’e de “Dünya ne ki Haccac, alacağımız bir nefes, koklayacağımız bir çiçek…” diyen Hasan Basri’ye de binlerle selâm olsun!

Dünyayı acıklı bir yer, insanı da acınası bir varlık olarak tanımlayan İlknur Altıntaş her ne kadar en çok savaştan söz etse de, barış için ve barış özlemi ile ah etmektedir…

Biz de yazımızı onun şu kısa fakat kederli cümlesi ile bitirelim:

“Ah, Ayana! Bu, yaşamın gerçeği! Barış sadece bir düştür…”

İlginizi Çekebilir

baymavislotbarportbetgrand pasha bet