Solan Gölgelenen Bir Âlemde ‘Yunus Olmak’

Hatice Eğilmez Kaya

Geçiciliğinden şüphemiz olmayan bir dünyada, solan ve gölgelenen bir âlemi seyrederek yaşıyoruz. Âlem de seyrediyor bizi, bilirsiniz. Böylesine karmaşık, bununla birlikte basitken her şey; insan olmak zordur, hele ‘Yunus Olmak’ zordan da zordur…

Ahmet Karacan, ikinci kitabına ‘Yunus Olmak’ adını vermiş Horasan erenlerinin nefesiyle dem tutan, Anadolu dervişlerine el veren Yunus Emre’ye telmihle.

Yazdığı öykülerle kurgulama sanatının yetkin örneklerini veren Ahmet Karacan, Yunus Olmak’ta romana doğru ilerleyen bir yolun yolcusu olduğunu kanıtlıyor. Öykü ve roman kardeş türlerdir. Maceraları daima iç içe sürer, birbirlerini anımsatır, birbirlerini tamamlar bu kardeş iki tür. Çoğu yazar kalemini öykü ile sağlamlaştırıp romana meyleder. Olay olaylara, kişi kişilere, mekan mekanlara, zaman zamanlara dönüşür sayfalar çoğaldıkça. Böylelikle söylenen söz, verilen mesaj da artar. Uzun öyküler, kısa romanlar öyküden romana birer geçiş kapısıdır edebiyatta. Yunus Olmak da Ahmet Karacan’ın öykü yazarlığı vasfının roman yazarlığına yönelişini haber veriyor.

Bütün dünya, Anadolu felsefesinin incisi olan Yunus’u anlamaya ve onun gibi olmaya azmederken bizler nasıl ondan habersiz kalalım? Yedimizden yetmişimize, inanmışımızdan inanmamışımıza, en doğumuzdan en batımıza, en sağımızdan en solumuza hepimiz tek tek ve içten onu hem tanır hem çok severiz. Şeksiz koşulsuz sevgisiyle, kalplerimize bu sevgiyi eken odur gerçekte. Birçok yazar, şair, ilim insanı ve mütefekkir; çağlar boyunca Yunus’a dair yazdı, söyledi. Yazılanlar veya söylenenler gerekliydi elbette. Memleketin dört bucağında türbesi bulunan Yunus için kelam etmek ahde vefanın bir gereğidir. Ahmet Karacan Yunus Olmak’la ahde vefasını kanıtlıyor adeta.

Yunus Olmak’ta birbirinden bağımsız, ortak noktaları başkahramanlarının isimleri olan yedi öykü bulunmakta. Her bölümde o engin gönüllü Anadolu dervişinin ismini taşıyan kişiler hikaye edilmiş. Kimdir bunlar? Eskişehir’de yaşayan, babası avukatlık yapan yedi yaşındaki Yunus Emre Gürbüz, 13 Eylül 1980 Urfa doğumlu, bir yanıyla öksüz olan Mehmet Yunus Kozalı, yüreği engin Orta Anadolu şehrimiz ve başkentimiz olan Ankara’da 1959 yılında dünyaya gelmiş Yunus Yalçın Çiçekli, Alman asıllı 31 Ekim 1973 doğumlu Yunus Birhgenheimer, erenler ve pirler yatağı Sivas’ın bir köyünde 14 Mayıs 1950’de bizim Yunus’tan yedi yüz on yıl sonra dünyaya gelen Muhsin Yunus Doru, yazara “yeşilin tarihi varsa o şehirde yazılır” dedirten Bursa’da 1 Aralık 1987’de doğan Yunus Sakıpoğlu, Bitlis’te İdris-i Bitlisi Lisesi üçüncü sınıfında okuyan Ali Emre Sönmez. Ve “Yunus çağırırlar adım, gün geçtikçe artar odum” diye kendini tanıtan, 1240 yılında Eskişehir’e bağlı Sivrihisar ilçesiyle, Mihalıççık arasında kalan Porsuk çayının Sakarya nehrine döküldüğü yerde bulunan Sarıköy’de dünyaya gelen Derviş Yunus. Öyküleri anlatılan Yunuslar bir yönleriyle Yunus olabilmek makamının anahtarlarını sunuyorlar.

Ahmet Karacan seçtiği Yunusları öykülerken bizlere, Anadolu’nun birbirinden güzel şehirlerini de tanıtıyor. Okuduğumuz öykülerde tayyi mekan eyleyerek Bursa’yı, Bitlis’i, Ankara’yı, Urfa’yı, Sivas’ı, Eskişehir’i manada görüyor ve geziyoruz. Yazar Ankara için “Küllerinden doğmuş bir şehir… Onu yokluklar, savaşlar, bağımsızlık mücadeleleri, kongreler,  olmak ya da olmamak kararları, hizaya getirip bir kent haline dönüştürmüş. Bir başkent haline… Gecesinin ayazı, gündüzünün poyrazı, halkının sazı ve gönlünün niyazıyla taşı sağlam, yaşı katran, gönlü zengin, yüreği engin Orta Anadolu şehri…” diyor. Urfa için “İbrahimi bir şehir; taştan, sudan ve ateşten müteşekkil… Tozlu, talazlı yolları, kayadan oyma evleri, bahçeleri, köprüleri, üzerine yakılan türküleri ve destursuz çağrılan hoyratlarıyla acının, sıcağın ve samimiyetin beşiği…” diyor. Eskişehir’in Sivrialan ilçesini tasvir ederken şu cümleleri kullanıyor: “Gün; Eskişehir’in otuz bin nüfuslu Sivrialan ilçesini tepeden inme bir sarılıkla selamlarken utangaç sokakların tenhalığını da görücüye çıkarmış bulunuyor…” Bursa’nın eserdeki yansımasına gelince… “Yeşilin tarihi varsa o şehirde yazılı… Bir de zamanın… Orada günübirlik uğraşılarımız sırasında dakikaların saydığı zaman kavramının dışında, bir de şehrin nabzında geçmişte yaşananların attığı ikinci bir zaman akar… Yiğit şehirlerin türbedarı…” Bu tasvirlerin tümü bize her şehrin bir ruhu olduğunu anımsatıyor.

Yunus Emre, 13. Yüzyıl’ın keşmekeşinde, yarına dair umutları çalınan Anadolu insanının örselenen maneviyatına merhem olmuş bir erenler başıdır. Hem derviş hem veli hem abdal olan Yunus, “Gezdim Urum ile Şam’ı / Yukarı illeri kamu / Çok aradım bulamadım / Şöyle garip bencileyin.” derken gezip gördüğü coğrafyadaki yoksunluğu yüreğine ve dizelerine nakşetmiştir yine de “soğuk su ile yuyalar” dediği özünden garibine rast gelememiştir. Ahmet Karacan tıpkı Yunus’un 13. Yüzyıl’da Anadolu’yu “baş açık ayak yalın” gezip dile getirdiği gibi, 21. Yüzyıl’ın manevi yoksunluklarla kavrulan yanını ele alıyor. Yazara göre maddi yoksunlukların da manevi yoksunlukların da en etkili ilacı Yunus’un heybesinde azık olarak taşıdığı değerlerdir. Yunus Olmak, iki faklı yüzyılı yan yana bir aynada yansıtarak zaman adıyla anılan ve hiç durmadan akan nehrin delişmenliğinden dem vuruyor.

Ahmet Karacan Yunus Olmak’ta Yunus Emre’nin seçkin dizelerinden örnekler sunuyor okura. Böylelikle kitap bittiğinde Yunus divanına derinlemesine vakıf olunabiliyor. Yunus divanı başlı başına kendini bilmek marifetini işaret etmektedir kuşkusuz.  “Ölümden ne korkarsın çünki Hakk’ yararsın / Belk’ ebedi varasın ölmek fasid işidür” diyen Hak ozanının ebediyet fikrini duyumsuyor, ölümden korkmamayı kodluyoruz zihinlerimize. Yunus Emre, ölüm endişesini bırakmayı salık veriyor zira o bilir ki:  “Âşıklar ölmez!” Bu ilahi hakikatin farkına varmak Yunus olabilmek yolunda önemli bir ipucudur ayrıca. “Gitmez âşık gözünden hergiz ma’şuk hayali / Nitekim Zelha verür Yusuf’un nişanını” âşığın gözünden maşuka kimsenin bakmaya muktedir olamayacağını hatırlatmakta bizlere.

Eserde beş bölüm bulunuyor. Yazar bu bölümlere Ayna, Kum, Can, Aşk ve Yunus Olmak isimlerini vermiş. Her biri kendi başına birer metafor olan bu isimler tasavvufi anlamlar da içeriyor. Mutasavvıflar yaratılmış cümle varlığı bir diğerine ayna olarak görür. Buna göre özünü kaybetmemiş, cevherinden uzaklaşmamış her kimse sırrı bozulmamış aynalar gibi gerçeği yansıtır. Kum, topraktan inşa yanıyla “anasırı erba”nın bir parçasıdır. İnsanın gelip geçici maddi varlığını işaret eder. Can ise sonsuza talip olan yanımız, mecazdan sıyrılmış halimizdir. Yunus Emre’nin gelince cümle derdi sona erdirdiğinden bahsettiği aşk sofinin mest olmasının sebebi, aynı zamanda da varlığını ayakta tutan yegane güçtür. Âşığı sıradan insanlardan ayıran vasfıdır aşk, Yunus olmanın vazgeçilmez koşuludur.

yunusolmakArifler, abidler, erenler, abdallar ve dervişler insan neslinin içinde bulunduğu kirden pastan azade ütopik bir dünya resmetmişlerdir. Bu dünya için ütopik deyiminin kullanılabilir olmasının nedeni nefisleriyle hareket eden kalabalıkların böylesi bir düzene asla yanaşmamalarıdır. Ahmet Karacan Yunus Olmak’ta evrensel ve mistik erdemlerden yola çıkarak kamil insan olmanın, bir başka deyişle Yunus olmanın usul ve erkanına işaret ediyor. “Yunus olmak, senden çaldığı için pişman olup aldıklarını geri getirinceye kadar hırsızın peşine düşmemektir. Kurtların önüne kendini koyun gibi sunarken, sorumluluğunu hissettiğin sürünün çobanı olmaktır. Yunus olmak istememektir. Kırılmamaktır. İncitenleri bile incitmemektir. Kalp koymamaktır. Küsmemektir. Esip yağmamaktır. Sahrayı andıran şu koca bozkırda hiçbir varlık için tehdit unsuru olmamaktır.” diyen yazar aslında küresel barışın formülünü oluşturma kaygısını taşıyor. Keşke endişeleri, Yunus’un endişelerine uymayanlar da gündelik tasalarından sıyrılıp Yunus urbası giyebilseler.

Son sözü Ahmet Karacan’ın seçtiği üzere Yunus Emre söylesin onu bilenlere, Yunus gibi olmaya niyet edenlere selam ile: “Bilmeyen ne bilsin bizi bilenlere selam olsun”

Yunus Olmak, Ahmet Karacan, Roza Yayınevi, İstanbul 2014, 156 s.

İlginizi Çekebilir