kartal escort

Simülasyon Gerçekliği ve Slot Makinelerinin Sığ Hazları

Burak Erdoğdu @_burakerdogdu

Ya bildiğimiz her şey birkaç vigintilyar byte ebatında bir veri dosyasından ibaretse? Yediğimiz kalın ve sulu biftekten aldığımız tat, komşumuzun yeni aldığı sıfır kilometre arabasına ilişkin kıskançlığımız, hak ettiğimiz terfiyi vermeyen müdürümüze dair nefretimiz, belediye otobüsündeki koltukaltı terli adama karşı beslediğimiz tiksinti, evladımıza karşı duyduğumuz sözde karşılıksız sevgimiz… Hepsi zeki bir tasarımcının kodladığı birer yazılım olsa ne değişirdi? Kavrayamayacağımız karmaşıklıkta bir uygarlığa ait ortalama bir ergenin dersten geçer not almak için tasarladığı ve sonradan unutup tavan arasının bir köşesinde çürümeye terk ettiği vasat bir projeden ibaret olsaydık ne fark ederdi? Ya da bu gerçek karşısında nasıl hissederdik?

Simülasyonlar tasarlayabilen canlılar olduğumuz türümüzün diğer sakinleri tarafından da göz ardı edilemeyecek bir gerçek olsa gerek; bunun yanı sıra kendi kendilerine simülasyon tasarlayabilen simülasyonlar yaratmaktan da pek uzak bir noktada olduğumuz söylenemez. Eğer biz simülasyon tasarlayan simülasyonlar üretebiliyorsak bunu bizden önce başka bir medeniyet de pekala yapmış olabilir. Hatta eğer bu başarılabilir bir şeyse, sonsuza kadar devam eden bir simülasyon döngüsünün içerisinde olabiliriz. Teorik olarak elbette simülasyonun dışına çıkamayız ancak kuramsal olarak bunu başarabilseydik de muhtemelen varacağımız yer bir başka simülasyon olurdu. Daha sonrasında yine bir başka simülasyon ve yine ve yine…

‘Planck değeri’, ‘ışık hızı’, ‘kütleçekim sabiti’, ‘serbest uzayın elektriksel geçirgenliği’  gibi fizik sabitleri simülasyonumuzu tasarlayan mühendisin uydurduğu ve sırf onun hesaplamalarını kolaylaştırmaya yarayan uydurma değerler olabilir. Kulağa korkutucu gelse de bu mümkün. Haykırasınız gelmiyor mu hayır biz gerçeğiz diye! Hayır biz varız! Yaşadığımız şey gerçek ve hislerimizden eminiz, gerçeklikten ve yaşadığımızdan da… Milyonlarca yıllık evrim sürecini sonsuza dek var olabilmeyi zihinsel uydurmalarla garanti altına alacak mekanizmalar uydurmaya adamış türümüzün ilk tepkisi muhtemelen bu olacaktır. Sıra dışı bir şey yapıp gerçekliğimiz üzerinde biraz olsun derinlemesine bir muhakeme yaptığımız o ilk anda ise şaşırtıcı bir kesinlikle ‘gerçeklikten’ emin olamayacağımızı anlarız. Bu da yoğun duygu sisinin ardında flulaşmış ve çarpıtılmış bir algıdır. İlkin sakinleşmemiz ve varlığımızın muğlaklığını dinginlikle karşılamaya çalışmamız gerekir.

Bir anlığına gerçekten bir simülasyonun içerisinde olduğumuzu düşleyelim… Çevremizi sarmalayan gerçekliğin veri dosyaları, komutlar ve elektrik sinyallerinden ibaret olduğunu hayal edelim. İlk tepkimiz ne olmalıdır? Bana kalırsa hemen sonrasında yapılacak ilk iş ‘absürdün’ kucağına atlamak olmalıdır. Hiçbir şey gerçek değilse zihnimizi kurcalayan sorunlar küçülür, aşmamız gereken zorluklar basitleşir, göğsümüzü kabartan başarılarımız önemsizleşir ve ceviz kabuğuna sığabilecek minicik bir saçmalığa indirgenir. Dünya’yı sırtlanmış olan Atlas’ın yükünü bıraktığında yaşayacağı hafiflemeyi bir düşünün. Belimizi büken gerçekliğin ağırlığından sıyrıldığımızda işte böyle hafifleyeceğiz ve yer çekimi bize hükmetmek için elinden gelenin en iyisini yapmak zorunda kalacak.

Simülasyonunda yaşama tutunmanın en kolay yolu absürtlüğü kabul etmektir. Birçok insan bu seviyede kalıp mutlu olabilir. Absürdü kabul ettikten sonrası gayet eğlenceli olabilir. Simülasyonu tasarlayan yazılımcının da bizi eğlendirmek için birtakım fikirleri olduğu gayet açıktır. Her şeyin saçmalığında hemfikir olduktan sonra yaşamın kendisini eğlenceli bulmamak çok zor olurdu.

Aslında gündelik yaşamda karşımıza çıkan hemen her olay bir slot makinesine benzer. Makinenin kolunu her çektiğimizde farklı meyveler yan yana sıralanır. Bazen aslında yaptığın şey tıpatıp aynı olmasına rağmen ekranda üç tane limon yan yana gelir, bazense alakasız birtakım mevsimi geçmiş meyveler…

İnsanlar yanlış sebep sonuç ilişkileri kurup hayal kırıklığına uğrayabilirler. Diğer insanlara hep aynı şekilde davranırsak benzer karşılıklar görürüz sanırlar. Kimisi dostlarına karşı her zaman iyi davranır ve onları önemserse asla yalnız kalmayacağına inanır, kimisi aşık hissettiği kişiyi yaptığı sürprizlerle her seferinde kendisine bağlayacağını düşler. Bazısı da yeterince iyi çalışırsa maaşının artacağına dair tuhaf bir inanç geliştirmiştir. Simülasyonun gündelik yaşamda karşımıza çıkardığı slot makinelerinin absürtlük prensibiyle çalıştığını fark eden aydın insan böyle yanılgılara kapılmaz.

Tasarımcı simülasyonun heyecan düzeyini diri tutmak için olsa gerek, birim ünite olan insanlar arası ilişkileri rastlantısallık prensibiyle kurgulamıştır. İnsan ilişkilerindeki bu rastlantısallık absürdün farkında olanlar için ışıltılı ve renkli bir kumarhane salonuna benzer. Saçmayı sindirmiş olan gider kolu çeker ve üç limon yan yana gelirse verilecek ödülün tadına varmaya bakar, gelmezse de belki denemeye devam eder belki sıkılıp başka makineye bakar belki de bir müddet oyunun kıyısında kalıp seyirci olmayı yeğler.

Saçmanın keşfiyle gelen dinginlik ve alaycılıkla koca bir ömür geçirilebilir. Aslında burada yanlış olan bir şey de yoktur. Sadece bazısı bununla yetinemez ve sonunda mizahı keşfeder. Asıl çılgınlık da tam burada başlar. Simülasyonun haz mekanizması birden dönüşüm geçirir. Mizah kişiye her seferinde tatmin sağlar, rastlantısallığa yer olmaz. En tuhaf durumlarda bile mizahi bir yan bulabilenler simülasyona karşı üstün bir konum elde ederler. Mizahtan istisnasız her zaman tat alamayanlar simülasyonun absürtlüğünü idrak edememiş olanlardır. Mizahı keşfeden kişi simülasyonun bir kumar makinesinden ibaret olmayabileceğini ve kesin tatmin sağlayan olguların olabileceğini de keşfeder. Merakı kamçılanır ve simülasyonun genel işleyişine dair sorular sormaya başlar.

Büyük, soyut ve evrensel sorular… Bu felsefedir ve insanı her zaman tatmin eder. Felsefeye ilişkin zihninizde çakan tek bir kıvılcımı alıp saatler boyunca nöronlarınız boyunca devindirmenin hazzıyla çok az şey boy ölçüşebilir. Mizahın ardından felsefeyi keşfeden insan sorularına kendince yanıtlar üretir ve bu yanıtlardan bir gerçeklik inşa eder. Kurguladığı gerçekliğin son halkası da zihninde yarattığı hayali karakterlere bu gerçekliği tattırmaktan geçer. Çarpıtılmış bir gerçeklik meydana gelir. Yaratıcısının zihnindeki simülasyon algısının bir kopyasını yansıtan ve diğer zihinlerde de bambaşka düşünceler uyandıran bu eserlere sanat deriz. Sanatla uğraşmak da her zaman tatmin sağlar, burada da rastlantısallığa yer yoktur.

Kimisi büyük sorular sormakla ve kendi çarpıtılmış gerçekliğini kurgulamakla da yetinmez. Doğa bilimcileri böyledir. Doğa bilimi, sanat ve felsefeyi bütünleştirerek tatminin doruğuna erişmeyi sağlar. Büyük soruları ve kendi kendisine geliştirdiği cevap arama yöntemleri vardır. İkisini birleştirerek simülasyonun gizli temellerinin keşfine adar. Doğa bilimcileri simülasyonun sistem veri dosyalarını öğrenmeye ve sistemin ara yüzlerde kullandığı ışıltılı grafiklerin ardına gizlenmiş dev matematiksel hesapları keşfetmeye çalışan kişilerdir.

Bilim, simülasyonun derinliklerine gerçekleştirilen ve kişiyi geri dönüşü olmayacak bir şekilde dönüştüren haz dolu bir seyahattir. Adeta dünyanın kalbinden petrol çıkartan sondaj cihazları gibi simülasyonun köklerinden hakikati ayıklar ve tüm insanlığa gururla teşhir eder. Gizli sistem dosyalarının şifrelerini böylelikle kırar, simülasyon içerisinde kısa yollar keşfeder, ve nöronlar arasında daha evvelden bulunmayan yeni bağlantılar inşa eder. Bilim insanları kısacık bir aydınlanma anı yaşamak uğruna senelerini tereddüt etmeksizin heba edebilirler. Çünkü bilimin el verip tutmaya çalıştığı şey mutluluktur.

Sevgi de mutluluk verir. Bilmek aslında sevmenin öncülüdür. Bazen sevgi önce bilmek sonra da gelebilir fark etmez; onlar ayrılamaz bir ikilidir. Bir şeyi gerçekten sevmek için onun bilgisine derin bir şekilde nüfus etmek gerekir. Tuttuğunuz takımın otuz sene evvel şampiyon olduğu yılki ilk on birini bir çırpıda sayabilirsiniz, aşık olduğunuz kişiyle birlikte gittiğiniz ilk filmin sinema biletinin barkod numarasını bile ezbere söyleyebilirsiniz, çiçekleri seven birisi tabiatta bulunan çiçek türlerinin ekseriyetini olağanüstü bir tutarlılıkla anında tanıyacaktır. Bilim insanı da simülasyonun kendisini yani aslında yaşamayı seven kişidir. Yaşamayı sevmek yaşamın kendisini anlamaktan geçer ve mutluluk tüm bu büyülü yolculuk sırasında yolcunun yanı başından bir an olsun ayrılmaz.

Bilmek sevgiyle özdeştir ve sevgi de mutluluk getirir. Sevilmek de aynı zamanda bilinmeyi gerektirdiği için bazen bilindiğimiz için mi yoksa sevildiğimiz için mi mutlu olduğumuzu tam olarak kestiremeyiz ancak bize ait bilgiler ya da en azından fiziksel kalıntılar olan genler alt nesillere sirayet etsin diye sergilediğimiz eşsiz çabadan anlaşılacağı üzere; bilinmek isteriz… Ya da sevilmek, fark etmez…

Tasarımcı keşfedilmek ister. Kendisinin keşfine hizmet eden eylemleri daima cömertçe ödüllendirir. Bilim simülasyonu sevmenin direkt yoludur. Simülasyonu sevmek ve bilmek yaşamayı sevmektir ve yaşamı sevmek her an mutluluğa erişme ihtimaliyle yan yana yaşamak demektir. Üç tane limonun yan yana gelmesine bağlı olmayan net ve kilometrelerce öteden fark edilebilir bir mutluluktur bu… Yaşamayı seven birisini gördüğünüz zaman bunu bilirsiniz. Eylemlerinin üzerine sinmiştir, bakışlarından taşar, dudağının kenarındaki gülümsemede beliriverir. Bir şekilde yaşamayı seven insan kendisini ele verecektir.

Peki ya simülasyonun içerisinde yaşamıyorsak? Absürde sığınma şansımız ortadan kalkar mıydı? Alaycı bir mizahla hayatla başa çıkma şansımız olmaz mıydı? Sanat, felsefe ve bilim daha mı az tatmin edici olurdu? Birini ya da bir şeyi sevmek ve ona ait bilgileri su gibi içmek değersizleşir miydi? Sahiden daha mı anlamsız olurdu o zaman her şey?

Anlamsızlık aslında özgürlük değil midir? Eğer kavramlar hali hazırda üzerlerine dikili anlam kıyafetleriyle karşımıza çıkmıyorlarsa biz istediğimiz şekilde kıyafetler dikip istediğimiz anlamı yükleyebiliriz demektir. Simülasyonun içerisinde olmamız veya gerçekten etten kemikten yaşayan varlıklar olmamız bir fark teşkil etmez. Gerçekliğin kendisinin bir anlamı yok ve zihnimizin sonsuz özgürlüğe mahkum olmasının sebebi bu. Anlamı biz yaratmak zorundayız. Anlamın tek kaynağı zihnimizdir ve bizi biricik kılan şey de budur.

İlginizi Çekebilir

betpas

canlı bahis

güvenilir bahis siteleri