Sanatçı ile Toplum Arasındaki Doğal Çelişkiler ve Devinimsel Sonuçları Üzerine

Burak Erdoğdu @_burakerdogdu

Sanatın refleksif bir düşünsel sürecin sonucunda derhal yapılabilecek bir tanımı yoktur. O, hazır giyim konfeksiyon atölyelerinde her zihne uygun dikilmiş perakende kavramlarla açıklanamaz. Çile dolu ve ömür boyu sürecek bütüncül bir çaba sonucu, mükemmellikten uzak, dört bir yanı yamalarla çevrili bir sanat tanımı, belki oluşturulabilir. Sanatın ne olduğu üzerinde dört başı mamur ve genel geçer kabul görecek bir tanıma erişmek onun doğasına aykırıdır. Sanatçının tek yaptığı sanatı niteleyerek daraltmaktır. Kendince onu belli kalıba sokar ve sınırlandırır. Kullanıma hazır hale gelen sanatı iç dünyasını yansıtmaya yarayan bir araç olarak kullanır ve onun aracılığıyla çevresindeki hemen her şeyi tanımlar. Kendine has tanımları, orantısız bir keskinlikle, insanlığın ortak paydada buluştuğu evrensel değerlermişçesine hararetle savurur.

Öleceğimizi idrak ettiğimiz ilk andan itibaren içten içe sancılı bir can sıkıntısına boğuluruz. Sebebini tam olarak algılayamadığımız kadim canı sıkıntısının tek nedeni öleceğimizin bilgisidir. Bu lanetli ve kutsal bilgi sayesinde olay ve kavramlara anlam yükleme yetisine de sahip oluruz. Ölümün olmadığı yerde anlam yoktur, can sıkıntısı da ve tabi ki sanat da… Sanatın tek işlevi ölüme karşı duyulan can sıkıntısını gidermekten ibarettir. Daha öte, daha derin, daha soyut ve daha soylu en ufak bir gaye kırıntısı barındırmaz. Sanatçının derdi can sıkıntısını gidermektir. Onun içsel nedenine dair sonradan uydurulan kılıflar bizi sanatın özünden uzaklaştırmaya yarayan kafa karıştırıcı çeldiricilerdir. Evet sanat yalnızca öleceğimiz anı beklerken oyalanmak için uydurulan bir zaman geçirme aracıdır ancak bu işte o denli başarılıdır ki bu sayede doğaüstü bir gerçeklik algısı yaratır. Kurguladığı düş dünyasının kendine has fizik kurallarında ölüm hiç var olmayabilir, iyilik daima kazanabilir, absürt bir şekilde insanlar rasyonel davranmayı seçebilir ve şiddete neredeyse hiç rastlanmayabilir. Sanatçı; kendini Orta Çağ da serflerine hükmeden zalim bir vassalın yerine koyarak mülkiyetini elinde bulundurduğu kelimelerinin sırtını sert kırbaç darbeleriyle dövebilir, zihnindeki bulanık idealleri tablosuna aktararak kendisiyle tanışabilir veya bilinçaltında dönenip duran harmoniyi tonal esaslara uygun bir şekilde portesine yansıtabilir. Tüm bunlar uzak dolaylamalardır ve sanatın getirdiği tüm bu faydalar ikincil niteliktedir. Sanatın dolaysız etkide bulunduğu tek şey can sıkıntısını gidermekten ibarettir. Tanımı imkânsız olan sanatın birincil işlevi bu kadar açık ve nettir.

Ölümün soğukluğuna karşı koymak için geliştirilmiş faydasız bir çırpınıştan ibaret olan sanatın etkili bir toplumsal dönüşüm aracı olduğu zannedilir. Kimilerine göre sanatçılar eserleri aracılığıyla topluma yön veren aydın kişilerdir. Genellikle kolaylıkla kabul gören bu hurafe kalıplaşmış bir yarı aydın önyargısından başka hiçbir şey değildir. Acz içerisinde kendisini arayan sanatçı, yaşamı boyunca toplumun dikkatini ya hiç çekemez ya da en fazla yakın çevresindeki sınırlı birtakım kişilere etki edebilir. Usta bir romancı, zamana meydan okuyan ölümsüz eserinde, büyük bir başarıyla toplumsal gelir üzerindeki adaletsizlikleri işledi diye uluslar birden bütünleştirici toplumsal dayanışma mekanizmaları geliştirmezler. Savaşın gereksizliği üzerine kaleme alınmış yapıtların, herhangi iki devlet arasındaki herhangi bir savaşı sona erdirdiği görülmüş şey değildir. Savaşı ekonomik sürdürülebilirliğin bulunmaması veya uluslararası ilişkiler kapsamında faydasından çok zarar barındırması gibi sebepler bitirir.  Sanat toplumları güdülemez ve ona yön vermez. Onun basit bir kitlesel eskiz çizmekten öte geçmişliği yoktur. Toplumun herhangi bir zaman ya da uzamsal kesitine ilişkin yanlışlanabilir taslaklar karalar hepsi bu…

Sanatçı toplumsal bir virüstür. İnsan yığınlarının uzun ve sancılı evrimsel süreçler sonucunda bin bir zahmetle yarattığı değer yargılarının işleyişini bozar. Sanatçı çoğu zaman birkaç yüzyıl geriye sabitlenen ve toplumu bütün halinde tutmaya yarayan sosyal kodların sağlıklı çalışmasına engel olur. Bu açıdan bakıldığı zaman sanatçı ve toplum arasındaki doğal gerilim açığa çıkmış olur. Gerilimin voltajı sanatçının kendi iç dünyasına ait yargılarını, toplumun yerleşik değerleriyle ne ölçüde kıyasladığına göre değişiklik gösterir. Yoğun mesajlar içeren ve başka türlü yaşamanın da mümkün olduğunu yüksek sesle haykıran eserler toplumları en çok rahatsız eden, onları huzur dolu derin uykularında dürtükleyip duran kötülüklerdir. Kimi açık fikirli insanların sanatçının toplumun kalıtımsal yanlarını deşmesini yıkıcı bulmamasına aldanmamak gerekir. Sadece en vasat olanın görüşü toplumun ortak kanaati hakkında ışık tutabilir. Toplumun değer yargılarını papağan gibi tekrar etmekten başka hiçbir şey yapmamış olanın eseri algılayışı ancak toplumun bakış açısını yansıtabilir. Kitle de bu papağan gibi hareket edecek ve kendisini dürtükleyip duran sanatçıya nefret kusmayı seçecektir. Sosyal papağanlar esasında tek derdi kendi can sıkıntısını bir şekilde gidermek olan sanatçıyı dışlayacaktır. Bunun sonucunda bazı sanatçılar üretme eylemlerinin esas amacının sıkıntılarını gidermeye değil de toplumu dönüştürmeye adandığı algısına kapılabilirler. Bu yanılsamanın gerçekçiliği de sanatçı ve toplum arasındaki gerilimin voltajının değeriyle paralel bir şekilde artış veya azalış gösterir.

Toplumla kavga halinde olan bir sanatçı empati hislerimizi tetikler, nedensiz bir yakınlıkla kuşatılarak ona doğru çekiliriz. Romantik bir özgürlük savaşçısı olarak görmeye meyilli olduğumuz bu kişinin tüm kötü yanlarına gözlerimizi kapatır, onu ilahi bir büyüklük mertebesine yerleştiririz. Çocuklarıyla değil fikirleriyle ölüm sonrasında var olmaya çalışan sanatçının bu çabasında ancak neslini çocukları aracılığıyla devam ettirerek gen aktarımı peşinde koşan bir insan kadar soyluluk vardır. Toplumla kuralsız bir güreşe tutuşmaktan başka bir şey yapmayan sanatçının kutsallığı nereden kaynaklanır? Ona atfedilen hayati nitelikli rolün sebebi nedir? Sanatçı sadece gündelik çıkarlarını ertelenmiş görece büyük çıkarları için göz ardı edebilen kişidir. Birçokları onun karmaşık bir yapıya sahip olan çıkarlarını görmekte zorlanır ve onun çıkar amacı gütmediği yanılgısına kapılır. Sanatçıya karşı beslenen romantik yakınlığın sebebi de budur. Basit ve herkes tarafından arzulanabilir somut hedefler peşinde koşmayıp; çoklukla para, cinsellik ve iktidar aracılığıyla kolayca çelinemeyecek kadar entelektüel derinlik sahibi olduğundan ona asla sahip olmadığı bir kutsallık yükleme gayretine gireriz. Sanatçının eylemlerini doğaüstü bir metafiziksel çizgiye çekme aşırılığı göstermenin aslında ona verilebilecek en büyük ceza olduğunu fark edemeyiz.

Sanatçının asla sahip olmadığı bir olağanüstülükle cezalandırılması ve belli bir sabit fikre sahip kişilerce sembolik anlamlara yükseltilmesi onun anlaşılabilmesini engelleyen suni filtreler yaratır. Onunla aynı fikirde olanlar tarafından fikirlerinin içinin boşaltılarak sığlaştırılmasına, karşı fikirde olanların nefretle bütünleşmesine neden olur. Sanatçının eser ve düşünceleri böylelikle primitif bir ittifak nesnesine indirgenir ve asla layık olduğu rasyonel çözümlemeye erişemez. Ortaya koyduğu eserler belli bir ekonomik gelir seviyesinin üzerindeki aydın kılıklıların ipeksi yumuşaklıktaki fularlarını boyunlarına dolayıp, usulünce tadımını yaptıkları kekremsi şaraplarının yanında meze yaptıkları gösteriş unsuru olmaktan öte geçemez. Onun toplumun bağrında çözünecek fikir tohumları serpebilmesi için hiçbir kutsal zırha bürünmeden didik didik edilebilmesi gereklidir.

Sanatçılar başka sanatçılara ilham verir ve onlar da başkalarına ve bu böyle sürer gider… İlkin yalnızca sanatsal eserlerde zikredilen yıkıcı değerler yaygınlaştıkça, üzerinden toplumların değişime açıklığına göre değişecek belli bir hazım süresinin geçmesinin ardından toplum da evrilir ve dönüşür. Git gide daha az sayıdaki daha marjinallerştirilebilir yığınlar tarafından savunulan eski değerler kendiliğinden yok olur ve gider. Sanatçının bugün çaktığı bir kıvılcım birkaç yüzyıl sonra toplumun geneline yayılmış olur ve sanatçı toplumu dönüştürmeyi başarır.

Kısacası toplumların dönüşümü sadece can sıkıntısını gidermeyi arzulayan yeterince başarılı bir sanatçının birkaç yüz yıl öncesinden kalma sessiz haykırışı sayesinde meydana gelir. Toplum ve sanatçı arasında süregelen düşmanlık iki tarafı da besler ve hayatta tutar. İstisnasız her zaman olumlu sonuçlar veren bu gerilim tarih boyunca toplumların en temel dönüşüm aracı olmuştur ve öyle olmaya da devam edecektir.

İlginizi Çekebilir

betpas

canlı bahis

güvenilir bahis siteleri