Saklı Kitap

Dr. Şerife Kaçmaz

Sibel Eraslan, 15 yıl öncesinde yaşananları, 28 Şubat askeri darbesiyle hayatları karartılan, savrulan, yerlerinden, ailelerinden koparılan, inançları sebebiyle sorgulanan, ikna odalarına alınan, direnci, direnişi, masumiyeti, nezaketi, safiyeti taşıyan bir neslin romanını anlatmakta Saklı Kitap’ta. O dönemi  yaşayanlar ve yaşatanlar adına bir iz bırakmak ister gibi…. Hastane köşelerinde kalanlar, hapishanelerde heba olanlar, yurt dışına çıkanlar, gidenler ya da her şeye rağmen kalanlara bir selam göndermek gibi… Fişlenmiş isimlere, kodlanmış adreslere ve adları sadece “T” olanlara bir vefa gibi….

Bizler tarihini tam olarak bilmeyen, okumayan bir milletiz. Aynı zamanda da tarihini yazamayan bir toplumuz. Yaşadıklarımızın çoğu bir sükût isyanına maruz kalmıştır. Yasaklar, sansürler, baskılar bir yana suskunluk tercih edilir olmuştur. Yakın tarihimizle ilgili belgeseller ve kaynaklar bile yeni yeni ortaya çıkmakta. 28 Şubat’ın toplum üzerinde yarattığı travmatik olaylar, değil roman ve hikâye olarak yazılmayı, birçoğumuzun hayatında hatırlanmak istenmeyen yaralar açmıştır. Bu sebepten Sibel Eraslan’ın “Saklı Kitap’ı” birçok saklı yaraların, dertlerin ve suskunlukların kapağını aralamakta. Ama nasıl; Usulca, acıtmadan, incitmeden, suçlamadan, isyan etmeden, ajite etmeden….

Yazarımız “Kız kardeşlerim” dediği 7 arkadaşının 28 Şubat sürecinde yaşadıklarını anlatmış… Niçin 7 rakamını seçmiştir. Çünkü onun 7 karakteri Ashf-ı Kehf’in yedi uyurlarıyla özdeşleşmiştir. Ana karakter ise kendini Ashab-ı Kehf’in yedi uyuyan gencini bekleyen Kıtmir’in yerine koymuştur. Arkadaşları mağaraya sığınan yedi uyurlardır, kendisi ise Kıtmir.

Sibel Eraslan kurgunun Ashab-ı Kehf’le olan bağlantısını şöyle aktarır:

“Ashab-ı Kehf ile ilgili bir rumuz. Kalbimi Kur’an’ın sesine açışım Kehf Suresi iledir. Aynen kitapta anlattığım gibi; o zamanlar Sakarya Tıp Fakültesi’nde okuyan Gülten Bozkurt’un öğrenci evinde Kehf Suresi’ni okuyorlardı ve beni etkilemişti. Hem surenin içindeki kıssalar, hem ses harmonisi çok çarpıcıydı. Gençlerle ilgiliydi sure. Nasıl birdenbire kalbimizin uyandığını açıklayamayız, hidayetin parmak uçlarının ne zaman ruhumuza değdiğini tam olarak cevaplayamayız…

Tabii, zalim krallarla Ashab-ı Kehf gençlerinin hikâyesi kıyamete kadar sürecek bir hikâyedir. Bu, 25 yıl sonra gördüğüm, hissettiğim bir şey aslında. Çünkü mağaraya girenler, örtünün altına girenler, saklanmanın altına girenler, birbirlerine sokulup korunmayı dileyenler, bunu ancak aradan bir zaman geçer, uyur uyanır ve ondan sonra fark ederler. Bu, bende de böyle oldu. Başımızdaki örtü aynı zamanda kaçabileceğimiz son yerdi. Bir de panoptikan bir süreçtir 28 Şubat. Yani gözetleme üzerine kurulan sosyal bir mimari vardı, herkes fişleniyordu.”

Romanda Ashab-ı Kehf’den başörtüsü yasaklarına uzanan bir yolculuk var. Her karakterin kendi hikâyesi, kendi mücadelesi anlatılmış. Bu karakterlerin sıradan insanlar gibi yaşadıkları bu hayatta başörtüsü yasağıyla ters yüz oluvermeleri, yaşamlarının değişmeleri, hayallerinin tükenmesi anlatılıyor. Çaresizlikler ve verilen mücadele birden hayatın kendisi oluvermiş. Hayat mücadelesi veren, ayakta kalmaya çalışan, maddi sıkıntılarla boğuşan öğrenci veya öğretmenler vardır kapıların önünde bekleyen. Bir de kapıda bekleyenlerin evde, kasabada, köyde ya da hastanede bekleyenleri… Yasaklardan bir kadının sevmesi, sevilmesi ve başörtüsünün bu sevgi içerisindeki yeri irdelenir kitapta.

Kitap birinci kişi anlatımıyla sunulmuş. Sibel Eraslan bunu “Birinci tekil şahıs kullanıp kullanmamayı kendime çok sordum. Çünkü bu ya toyluktur, işe yeni başlamış bir yazarın tavrıdır, ya da saklanacak hiçbir şeyi kalmamış bir insanın yapacağı bir davranıştır. Birinci tekil şahıs üzerinden hep yazarların başkasının yerine geçerek empati yapmasını bekleriz. Ben bu kitapta okuyucudan benim yerime geçmesini istiyorum. Bunun için birinci tekil şahıs olarak yazdım. Bir kere de benim yerime geçin. Bakın ne kadar dokunmuş yaşananlar, ne kadar kırılmışız. Bütün o kırılganlıkların içerisinden neler yapmaya çalışmışız. Evet, ben varım ama ben olduğum kadar okuyucu da var.” İfadeleriyle açıklar.

Bu ana karakterin kitaptaki müstearı “Kıtmir”dir. 28 Şubat döneminin insan yaşamına olan etkilerine maruz kalmıştır başkarakter ve ikna odaları tecrübelerini, dosyaların üzerindeki ‘T’ damgasını, insan duygularından uzaklaşmadan, o kâğıtları sıradan bir dosya gibi göremeyerek anlatır bize. O “T” ler (tesettürlüler)  Kıtmir’in arkadaşlarıdır ve onlara sadık kalmıştır.

Yazar Kitabın sonlarına doğru, ondan şöyle söz ediyor: “Bir de ismini bu günlüğe kaydetmeyeceğim bir kız var.

Ben ona Kıtmir adını koydum. Gerçi o kendisine “T” diyenlere meydan okumak için “Benim adım T” diyor sık sık…” T”yi biraz dik kafalı bulduğumu peşinen söylemeliyim. Ama o cesur ve sevgi dolu bir kız… Arkadaşlarını çok seven, arkadaşlığa cidden değer veren bir genç. Arkadaşlarından asla vazgeçmediği için Kıtmir’e benzetiyorum onu…”

Diğer karakterler de ilginç sembollerle açıklanmış. “T” Kıtmir gibi arkadaşlarına sadık kalmıştır ve söylememiştir isimlerini. SRRY’nın, SHRYSF’un, MHDVRN’nın, MCD’nin, GLSTN’nın, DRY’nın ve BLKS’ın… “Onlar benim sessiz harflerimdi, Onlar benim çocukluğum…” diyor yazar. Romanda her sembol karakterin bir öyküsü var yazarın kaleminde ifadesini bulan:

Süreyya abla. Norşinli. “Sakın göklere bakmayı bırakma” diyen yıldızları tanıtan abla. Polaris yıldızını, Alkaid yıldızını, Mizar yıldızını…

Seher Yusuf abla. İzmirli. “Arkadaş olan arkadaş, satmaz arkadaşını arkadaş” diyen sırf inandığı için düşürüldüğü zindanlardan hastalanıp çıkan, tedavi gördüğü hastaneden cennet bahçelerine uçan, baharın ilk kelebeğini gören ablamız.

Mahidevran abla. Latince okuyabildiği için Spartacus lakabı takılan, basketbol maçlarına yönelik derin değerlendirmeler yapan, kaligrafik yazılar yazan, ütü tamiri yapan, fotokopi makinesini tamir ettiği ile ilgili ortada şayialar dolaşan on parmağında on marifet diyebileceğimiz ablamız. Tam bir muhacire. Tam bir mahire.

Macide abla. Malatya yolunda, dernek açılışına giderken cennete yol alan direnişçi “Kur’an hayattır” diyen ablamız.

Gülistan abla. Karslı. Ehli beyt âşığı, “Işık suda kırılır.” diyen rüyaları en güzel tabir eden, yaşadığı onca şeye rağmen şikâyet etmeyen ve “Kerbela şahı Hüseyin’e yâr olmayan dünya bize mi yâr olacak?” diyen ablamız.

Derya abla. Kelkitli. Hayalindeki Hilal anaokulunu açamayan ama Hilal tuhafiyeyi açan, Karanlık denizlerdeki bir deniz feneri gibi olan ablamız.

Belkıs abla. Kendisi örtülü olmadığı halde örtülü ablalara yardım ve yataklık ettiği için ikna odalarındaki sorgularda sürekli adı anılan ve fişlenen ablamız. Lamia hanımın yeğeni. İstanbullu. Eski diller atölyesinde sürekli çalışan bir hanımefendi.

Bu kahramanların her biri sembollerle ifade edilmiş. Bu semboller o dönemdeki fişlemelerin bir hanım titizliğiyle ince ince nakşedilmesidir aslında. Yok sayılan insanların, sessiz harflerle ete kemiğe bürünmesi; sesli harflerin düşmesiyle hayatların, hayallerin suskunluğa bürünmesi; belki de bir korunma, bir saklanma belirtisi… Disiplin soruşturmaları, ikna odaları ve poliste verilen ifadeler, düşen harflerle birlikte yıkılan, değişen, yitirilen hayatlar daha güzel anlatılamazdı.

Aynı zamanda bu fişlenen kişiler, sürekli kendilerini izleyen bir gözle, “Tepegöz”le yaşamak zorunda bırakılmıştır. Tepegöz metaforu da dönemin genel özelliklerini bütün açıklığıyla gözler önüne sermekte. Sibel Eraslan, şikâyetlerini dillendirmeden, olan bitenleri açıkça söylemeden izlenmeyi, takibi, ötekileştirmeyi “Tepegöz” metaforuyla aktarmış. Tepegöze rağmen hayatın içinde saklı kalmış, temiz, saf ve narin nağmeleri ve onların bir şekilde sükût çığlıkları olarak saf saf bu toplumun bağrına serpildiğini anlatmış. Uluorta dile getirilmemiş ama inceden inceye tüm detaylarıyla örülmüş kederli bir 28 Şubat atmosferi sarıyor kitap satırlarında sizi.

Sibel Eraslan’ın üslubunda akıp giden, okuyucuyu da sarıp sarmalayan ifadeler var. Bazı cümleleri dönüp dönüp okumak istiyorsunuz.

“Ve İtiliş… Yerçekimine rağmen itiliş.”

“Ayrılık fark ediliştir. Farklar üzerine inşa edilir hayat…”

“Acılar teker teker gelir zannedenler yanılırlar.

Acı, acının akrabasıdır ve el ele tutuşarak gezinirler insanların arasında.”

“Bu yüzden çıkamadım acının ihramından

Bayram bir türlü gelmediyse bana, belki bundan.”

“Dünya bir eşya ve ihtiyaçlar okyanusuydu, içler acısı bir halde kendini sürekli çoğaltan, eskittikçe yenisini doğuran, doğurdukça köpürüp sığacak yer bulamayan, dipsiz bir arzular ve alışkanlıklar deryası…”

Saklı Kitap’ta benzetmeler ve imgeler de çok orijinal. Farklılığı ve ötekiliği özellikle belirtmek ister gibi…

“T” yi tanımlarken “Bir ay taşı gibi hissediyor kendini, uzaydan az evvel getirilmiş bir şey. Veya The Thing filmindeki gibi bir yaratık, yabancı, irkilten…”;

İkna odasındakiler için “Hiç kırpılmayan bir göz, sürekli ona bakıyor. Bentham’ın dizayn ettiği meşhur panoptikon hapishanenin gardiyanları gibi İknacılar.”;

Başörtülü kızların hiçbir yerde istenmeyişi ve yaşadıkları gel gitler için “İki kitaplı, iki alfabeli olan herkesin yaşayabileceği, travmatik bir akordeon armonisi gibiydi bu salınım. Gelimli gidimli. Street Fighter oyunundaki kadın dövüşçünün yelpazesi gibi. Açılıp kapanan….” İfadelerinde olduğu gibi…..

Yaşananlar ancak bir dervişin, bir velinin, bir ozanın derinliğiyle bakılırsa üstesinden gelinebilirmiş gibi yazar aşağıdaki ifadelerle kahramanının tüm sorgulardan çıkabileceğini ima ediyor:

“Yârimin gül cemalinde diken yarası” dediği gibi ozanın veya “alınyazım “ dediği gibi dervişlerin yahut “Allah şahdamarından da yakındır size” diyen ayetin….anneciğiyle helalleşen İsa Mesih’in, kendini tutmak için uzananlara yalvarırcasına söylediği gibi; “noli me tengre…. Dokunma Bana….” Diyordu.

Saklı Kitap “böyle olanlarla”, “Niçin böyle olduklarının” sorgulandığı, “böyle olmanın” suç işlemekle eş tutulduğu bir dönemi anlatmakta. “Böyle olduğu için” yere göğe sığamayan, sığdırılamayanların öykülerini anlatmakta. İçinde birçok saklı kitap barındırmakta. Kim bilir belki sizin saklı kitabınız da orada…

saklikitap

Saklı Kitap, Sibel Eraslan, Timaş Yayınları, İstanbul 2013, 192 s.

İlginizi Çekebilir

süperbetin giriş