Rasim Özdenören’in ‘Bitişi Olmayan Şiir’inde Mavera Kokusu

Hatice Eğilmez Kaya

Görünenle alakadar olmak saygı duyulası bir eylem. Fakat görünmeyene meyletmek; dışı değil içi, zahir olanı değil batın olanı, maddeyi değil özünü mercek altına almak insan olma sürecimizde derinlere -daha derinlere- in/ebil /memizi sağlar. Bütün sanat dallarında olduğu gibi edebiyat alanında da bu anlamlı tercihte bulunanlar tek boyutlu bakıştan sıyrılmayı başarırlar.

Kadim şiir geleneğimizde yetkin eserlere ilham kaynaklığı etmiş olan metafizik unsurlar, edebiyatımızın içerik açısından değerini yükseltmiştir. Mavera dergisi, mistik şiir anlayışının modernize edilmesinde yerine getirdiği önemli hizmetlerle adının hakkını vermiş, milli kültür ve edebiyatımıza önemli katkılarda bulunmuştur. Bu dergiden; önce yazarlarına, sonra okurlarına, daha sonra da kademe kademe bütün edebi hayatımıza yayılan bir mavera kokusu vardır ki çağlar boyunca etkisini yitirmeyecektir.

Mavera dergisi Ankara’da, Aralık 1976’da yayımlanmaya başladı. 14 yıl yayımlanmaya devam eden aylık edebiyat dergisi Mavera’nın genel düsturu “edebiyat ve medeniyet arasında sürekli bir ilgi kurmaya çalışmak” olarak belirlenmiştir. Derginin 163 sayı, 14 cilt boyunca gerçekleştirdiği yazmak eylemi -ki bu eylem dünya hayatının en esaslı eylemlerindendir- bu doğrultudaki düşüncenin gelişmesi içindir. 1990 yılında kapanan Mavera dergisi, kendisinden sonra gelecek birçok dergiye ve kalem ehline yol göstericilik yaptıktan, 163 sayı -14 cilt yayımlandıktan sonra 1990’da kapandı. Maveracıların özverilerine en yakışan cevabı ve hakkını teslim edişi Cahit Zarifoğlu verdi. Bir şiir kitabında “Yedi Güzel Adam” ismiyle onlara seslendi. ‘Yedi güzel adam’ın, Erdem Bayazıt, Ersin Gürdoğan, Mehmet Akif İnan, Alaeddin Özdenören, Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu ve Hasan Seyithanoğlu’dan oluştuğu edebiyat dünyası tarafından kabul ve tasdik edilmiştir.

Cahit Zarifoğlu bu şiiri Peygamber Efendimizin “Yedi Güzel Adam” hadisi şerifine telmihle yazmıştır. Yazımızın giriş bölümünde bu hadisi aktarmak Maveracıların edeb-i hayatlarını algılamamızda faydalı olacaktır: Ebu Hüreyre’den (r.a.) rivayet edilen söz konusu hadiste, Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyordu: “Başka bir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde Allah Teala, yedi insanı, arşının gölgesinde barındıracaktır: 1.Adil devlet başkanı. 2. Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat içinde yetişen, takva sahibi genç. 3. Kalbi mescitlere bağlı Müslüman. 4. Birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan, İslam kardeşliğini yaşayanlar. 5. Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine “Ben Allah’tan korkarım” diye yaklaşmayan yiğit. 6. Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse. 7. Tenhada Allah’ı anıp göz yaşı döken kişi.” (Buhari, Ezan 36, Zekat 16, Rikak 24, Hudüd 19; Müslim, Zekat 91.)

Yedi Güzel Adam’a ve Maveracılara dair söylenecek çok söz var. Bu yazının Rasim Özdenören’i ve onun ‘Bitişi Olmayan Şiir’ini çıkış noktası almasındaki en önemli gaye daha çok deneme ve öykü yazarı olarak bilinen sanatçının dizelerinden edebiyatımızdaki mavera kokusuna bir pencere açmış olabilmektir.

Rasim Özdenören, eserlerinde eşyanın maddeselliğinden ziyade, insan ruhunda işlenmiş biçimine dokunan yönüyle dikkatleri üzerine çekmektedir. Kainata, dünyaya ve insana bakışına İslami düşünüş şekli hakim olmasına rağmen fikirlerini -çağdaşı olan birçok benzerinin aksine- okuyucusuna ham haliyle vermeye çalışmamıştır.  Okurun hür düşünme hakkına, saygının ürünü olan böylesine sağlam bir yoldan ilerlemesi, eserlerinin edebi değerini yükseltmektedir.

Kahramanmaraş ekolü olarak adlandırılabilecek bir edebi görüşün önemli temsilcilerinden olan Rasim Özdenören varoluşçuluk akımından bir nebze faydalanmış olsa da Anadolu insanının seziş ve duyuşunu eserlerine yansıtarak körü körüne Batı hayranı olan sanatçılara, gümrah bir kaynak olan Anadolu medeniyetini işaret etmiştir. Anadolu topraklarının bereketini, bozkır insanının dünya hayatı karşısındaki hikemi duruşunu kendisine çıkış noktası alması, özümüzü şekillendiren sosyokültürel kaynağımıza sık sık başvurması, Özdenören’in kaleminin fikri yönünü güçlendirmiştir. Unutulmamalıdır ki İslam’ın tefekkür anlayışı çağlar boyunca zengin bir coğrafyada mahsul vermiş, bu mahsulle beslenen hiçbir edebiyatçının eli boş kalmamıştır.

Bitişi Olmayan Şiir’i şöyle birkaç kez içinizden okuduğunuzda modern çağın yangınlarının, bu yangınlarla örselenmiş ruhların, dış alemlerimizle iç alemlerimizin çakıştığı noktaların, sokakları tenha fakat aynı zamanda insanlarının kalpleri kalabalık kasabaların, itiraf edilememiş ve kirlenmemiş aşkların, kalplerde bir azize hükmüne bürünmüş sevgililerin izleri sürülebilmektedir. Şair, çocuksu ve yeni yetme bir aşkın yıllar sonra hatırlanmasından doğan hislerini dile getirerek dünü ve bugünü arasında gidip gelmeler yaşamaktadır.

Faniliğinin farkına varmış yegane canlı olan insan neslini en çok bitişler hüzünlendirmektedir. Yaratılış olarak sonlulardan rahatsız olan iç dünyamız; yitip giden günlere, geçmişte bırakılanlara, ellerimizin arasından bir sabun kıvraklığıyla kayıp giden zamana, mekanın dahi aynı kalamamasına, mevsimlerin değişir oluşuna, giden sevgililerin dönmeyişine içerlemektedir. Rasim Özdenören, Bitişi Olmayan Şiir başlığıyla bütün bu efkar sebeplerimizi hatırlatmaktadır.

Şiire “tak tak ayak seslerini aç köpeklerin işittiği bir yer vardır” diyerek başlayan şair Necip Fazıl’ın serseri kaldırımlarda daha fazla duyumsadığı yalnızlık hissine atıfta bulunarak okurun zihnine ‘mistik şair’i konuk etmektedir. Rasim Özdenören’in varlığından söz ettiği yer “aynı zamanda yıldızların kaydığı yerdir de…” Gençlik yıllarının kasabasına, ilerlemiş yaşlarda ziyarette bulunan, ötelere sevdalı bir adamın duygu yoğunluğu dikkate değer bir özellik taşıyor Bitişi Olmayan Şiir’de.

Rasim Özdenören yirmi birinci yüzyılda, köhnemiş bir gezegen olan dünya sahnesinde buzul çağının yaşlanmış virüsleriyle bilgisayar çağının delikanlı virüslerinin buluşmasından söz ediyor. Bizler biliriz ki geçmiş, hal ve gelecek aynı menzile aynı anda varan oklar gibidir. Onların arasında ilizyona benzeyen bir ortaklık vardır. Çocukluğumuzu ilk gençliğimizden, toyluk zamanlarımızı yetişkinlik yıllarımızdan ayıran bir sınır yoktur. Her an hayatımızın bu zaman dilimleri arasında bir yolculuk gerçekleştirebiliriz. Dünyanın geçmişi ve şimdiki zamanı arasında da buna benzer bir ortaklık bulunmaktadır. Zaman saatlerle, günlerle, haftalarla, yıllarla, hatta asırlarla bölünemeyecek yekpare bir akıştır. Bu ezeli ve ebedi ırmağın içinde her an her şey karşı karşıya gelebilir. Özellikle de maveradan haberdar olanlar için.

Rasim Özdenören uçsuz bucaksız gayyaları anımsatan iç denizlerimizden dem vurmakta Bitişi Olmayan Şiir’de. İç denizlerimiz bizim en mahrem olan yanımız. İşte orada şairin deyimiyle “yağmur homurtularının ve homurtulu yağmurun buluştuğu bir yer” vardır. Şairlerin o belde diye aradıkları, duyuyorum anlatamıyorum diye tariften aciz kaldıkları o müphem yer aslında her birimizin içinde saklanan gizli bahçelerimizdir. Yitirilmiş ‘sevgililerin ruhu da orada’dır.

Mekan algısı oldukça önemli bir kavram. Görünen ve maddi özellik gösteren mekanlarla bu mekanların insan beynindeki gölgesi birbiriyle zıtlık oluşturabilir. Sınırları geniş olan dış dünya, sınırları çok daha geniş olan fakat ilk bakışta küçücük zannedilen idrakimize sığabilecek kadar küçülebilir. Rasim Özdenören içsel ve maveracı bir bakış tarzıyla uçsuz bucaksız yerlerin “toplu iğne başı büyüklüğündeki bir asit kabarcığı” gibiliğini ele alır.  Maddeler alemi “Ortalığı velveleye veren, sıçrayışları coşku dolu bir cümbüş olan yağ kabarcıkları” kadar minnacık fakat acıtıcıdır.

Vefa duygusu bazı insanlarda başkalarına oranla daha fazla gelişmiştir. Bu türden kişiler verdikleri söze, insanlara, mefkurelere, hatta eşya veya mekana dahi vefa sergiler. Memleket sevgisi bu türden bir vefa örneğidir. Rasim Özdenören doğup büyüdüğü kasabayı içten bir vefa duygusuyla şöyle tasvir eder: “sokak içleri mutlaka yağmurludur / ve mutlaka o kasabadan bir tren geçer / tren istasyonu / kasabanın tam da orta yerindedir.”

Unutulamayan eski bir sevgili, itiraf edilememiş bir aşk hemen herkesin hayatından bir kere olsun gelip geçmiştir. Gençlik aşklarını yaz yağmuruna benzeten teşbih her ne kadar haklı olsa da hiç silinmeyen izleri kalır kimi gençlik aşklarının. Rasim Özdenören, Bitişi Olmayan Şiir’de, “İtiraf edilmemiş aşka / musap aşıkın trenden ineceği istasyon tam da bu kasabadadır / Ve sevgilinin evi istasyon civarındadır / Filmin başladığı ve koptuğu yer / Serseri aşık oralarda dolaşır / Başından aşağıya yağmur suları boşalır” diyerek böylesi bir aşktan dem vurur.

Söylenememiş aşkı somutla soyut arasında bir mekana benzeten şair, musap aşığın eski aşkına küçük bir kasabanın tenha istasyonunda ineceğini belirtir. Şiirde bu bölüm mavera kokusu ile dopdoludur. Şiirin “Çocukluğun ilk aşkı ordadır / dilek  tutulur, parmak uçları birbirine dokunur”  dizelerinde hafızası geçmiş zamana yolculuk yapan orta yaşlı bir şair adeta o günlere dönüvermiş gibidir. Bu soyut seyahatin etkisi şu metaforla somutlaştırılır: “Bilgin azizleşir muazzez aşkın toy sevgilisi olur.” Bilgin ve aziz arasındaki fark ne hoş gösterilmiş. Bilmekle içine doğmak arasındaki ayırım noktası da budur. Birinde öznenin, diğerinde öznenin sahibinin izleri görülür.

Sevgilinin mahallesinde olmak aşık için anlatılması zor bir saadettir. Her türlü sıkıntıya rağmen, her dereceden bedel ödeme pahasına üstelik. Şair, “Sevgilinin evinin yakınındadır ya, bu her şeye bedeldir / Bütün bir ömür boyu o evin karşısındaki küçücük parkta, o parkın kanepesinde, bu yağmur üstüne kovayla boşalırken beklemeyi göze alabilir.” diyerek sevilene yakın olmanın güzelliğini izaha çalışır.

Sözün efsunlu ülkesine iltica etmiş olan herkes için şiir, yüksek bir dağın doruk noktasıdır. En derin hisler sadece şiire teslim edilebilir. Rasim Özdenören’in sevgilisinin evinin karşısında bir ömrü şiirler terennüm ederek geçirebileceğini söylemesi şirin sır tutuculuğuna olan güvenden kaynaklanmaktadır. İmgeler belki de şairlerin en muhkem kaleleridir. Şöyle der şair: “Orada ıslanarak, kahrolarak, mahvolarak şiirler terennüm etmek, söylenmemiş ne kadar şiir varsa hepsini bir anda, iç içe söylemek,” Sonra da unutmuş da hatırlatıyorcasına ekler: “Parçalanmış şiir kağıtlarını uçsuz bucaksız denizlere savurup onlardan donanma yapmak / Donanmayı ağır aşklara refakatçi kılmak / Ve böyle böyle yolculuğu sürdürmek…” Unutulamayan bir gençlik sevdasından beklediği budur aziz şairin..

Bitişi Olmayan Şiir’in son noktası aşkla konulmuş.  “Her aşk bir afet ve felaketse, her aşk bir belaysa.. aşıkı kovalar” diyen şair aşkın tutulduğumuz andan itibaren bizi kolay kolay terk etmeyeceği hakikatini ifşa eder. “Aşık sevgilinin ardındaysa, bela da aşıkın ardındadır. Kovalar onu. Bitişsiz olarak, ölümsüz olarak, müebbede hükümlü olarak…” dizelerini sıralamış, sözü aşka gelip dayanmış bir şiir bitemeyecektir elbette.

Bir şiirden yayılan rahiyadan yola çıkarak şöyle diyelim: Mavera ülküsüne gönülden bağlı güzel kalpli, güzel insanların sözleri de güzel ve mavera kokulu olacaktır elbette. Söz ve eylem sahibinin aynasıdır zira. Onların eserlerini okudukça biz de onlarla bu kokuyu alalım, onların güzel halleriyle hemhal olalım temennisi ile…

Bitişi Olmayan Şiir

Tak tak ayak seslerini aç köpeklerin işittiği bir yer vardır. Orası aynı zamanda

yıldızların kaydığı yerdir de…

Buzul çağından kalma virüslerle sanal

virüslerin oynaştığı düzlemi biliyorsunuz.

Köpük kabuklarının

Ay parçasına dönüşmüş iç denizlerin

İç denizlerde yitmiş olan yıldızların en

mahrem yerindeki kara parçalarının

Yağmur homurtularının

Ve homurtulu yağmurun

Buluştuğu bir yer vardır…

Sevgililerin ruhu orada

Kızgın tavada kaynayan yağın içine damlatılmış toplu iğne başı büyüklüğündeki bir asit kabarcığıdır: ortalığı velveleye verir sıçrayışları coşku dolu bir cümbüştür yağ kabarcıkları

birbirine çarpıp hırçınlaşarak gazaba gelip

kudurarak buluşur.

Sokak içleri mutlaka yağmurludur.

Ve mutlaka o kasabadan bir tren geçer.

Tren istasyonu

Kasabanın tam da orta yerindedir.

İtiraf edilmemiş aşka musap aşıkın trenden ineceği istasyon tam da bu kasabadadır. Ve

sevgilinin evi istasyon civarındadır.

Filmin başladığı ve koptuğu yer…

Serseri aşık oralarda dolaşır.

Başından aşağıya yağmursuları boşalır.

Trençkotunun kirden kapkara yağ bağlamış dikiş yerleri yağmur suyuyla kabarmış yağmur suyunun incecik selleri aşığın boynundan aşağıya incecik derecikler halinde

kayıp durmaktadır…

Sevgilinin evinin yakınındadır ya, bu her şeye bedeldir. Bütün bir ömür boyu o evin karşısındaki küçücük parkta, o parkın kanepesinde, bu yağmur üstüne kovayla boşalırken beklemeyi göze alabilir.

Orada ıslanarak, kahrolarak, mahvolarak şiirler terennüm etmek, söylenmemiş ne kadar şiir varsa hepsini bir anda, iç içe söylemek,

söylediğini baştan sona bir kez daha tekrarlamak ve bütün tekrarları parçalayıp atmak

Parçalanmış şiir kağıtlarını uçsuz bucaksız denizlere savurup onlardan donanma yapmak

Donanmayı ağır aşklara refakatçi kılmak

Ve böyle böyle yolculuğu sürdürmek:

beklediği budur.

Çocukluğun ilk aşkı ordadır, dilek

tutulur, parmak uçları birbirine dokunur

sonra bilgiçlikler delirmiş kan kanda

topaklanan bilginin bilgisi seslenirsin imdat der gibi bir sabah vakti bilgin! bilgin!

Bilgin azizleşir muazzez aşkın toy sevgilisi olur.

Her aşk bir afet ve felaketse, her aşk bir belaysa.. aşıkı kovalar.

Aşık sevgilinin ardındaysa, bela da aşıkın ardındadır. Kovalar onu. Bitişsiz olarak, ölümsüz olarak, müebbede hükümlü olarak..

İlginizi Çekebilir

betpas

canlı bahis

güvenilir bahis siteleri