Olvido’ya Övgü

Hatice Eğilmez Kaya

Ne güzel, ne dokunaklı bir şiirdir Ahmet Muhip Dıranas’ın “Olvido”su. Bir unutamayış serenadıdır. Unutulmak istenilen, gönlümüzü üzen, aklımızı yoran her şeye “Elveda!” diyememenin trajedisini anlatır. Şikâyet edip de terk edemeyenlerin ağıtını söyler.

Nedir bu şairlerin çilesi? Neden bu kadar içli, neden bu kadar anlamaya ve yanmaya aday olurlar?

Her şeyi anlamaya çalışmak yanmak demek. Anladıkça yanar şair, yandıkça özüne döner; kendi özünden dışa bambaşka gözlerle bakar. Başkalarının aldandığı yalanlara kanmaz, söylenen masallara inanmaz olur. Tesellisi zordur bir şairin bu yüzden, aldanışı ölüm.

Akşam, ikindiden itibaren hüzne meyilli ruhlara kendisini hissettirir. Oldukça hoyrat davranır üstelik onlara. Eğer günün saatleri umurunda bile değilse bir kişinin, akşamın olması da onu olumlu ya da olumsuz hiçbir şekilde etkilemez. Oysa zamanın resmigeçidine karşı hassas olan gönüller; havanın sarı, turuncu ve kızılla olan raksına kayıtsız kalamazlar.   Bütün gün sıradan işlerle, aşina çehrelerle oyalanan kederli ruhlar, akşam olduğunda kabuğuna çekilir. İşte o zaman onların üzerlerine önce yalnızlık hücum eder. Ardından gizli bir el kalplerinin ve dimağlarının sandıklarından derinlere hapsedilen, ümitsizce unutulmaya çalışılan her şeyi çekip çıkarır.

Yaptığımız hatalar, işlediğimiz cürümler, gönlümüzde onulmaz yara açan ıstıraplar, ümitsiz aşk hikâyeleri ve daha niceleri; unutulmaya layıktır layık olmasına ya, nedense bizi asla terk etmezler. Koparıp atmak istedikçe onları, bizden bir parça olurlar. Elimizden, ayağımızdan daha sadıktır onlar bize.

Bir gece her zamanki gibi uyusak deriz, güneş doğduğunda bambaşka bir ufka açsak gözlerimizi. Bir sihirli değnek uyurken değse başımıza, silip yok etse bize acı veren her şeyi. Hayal etmek çare değil elbette!

Tıpkı Kabil’in Habil’le kardeşliğine eş; pişmanlık, unutmak arzumuzun kardeşi… Vicdan atımızın terkisinde ebediyen yitmeyecek yanımız… İnsan olup da pişmanlık tuzağına düşmeyen var mı acaba dünya sürgünümüzde?

Pişmanlıklarımız hem acıktırır hem doyurur bizi, hem tüketir hem de yeniden başlatır. Keşkesiz bir yurda özlem duymaklığımız hep ondan. Pişman olmasaydık eğer, insan da olamazdık. Unutmaya ve gönlümüzü avutmaya bu kadar susamazdık. Havva, Âdem’in kanına girdiğine kim bilir ne kadar pişman olmuştur yapayalnız ve çırılçıplak bu sürgün yerine düştüğünde! Ebedî eşini yeniden pişmanlıkları buldurmuştur belki de ona. Hem zenginiz hem de fakir keşkelerimizle, hem üstünüz hem de hakir öyleyse.

Terk eden bir sevgiliyi hatırlamak yanmaların en harlısı olsa gerek. Hele bir de ona dair her ayrıntı umursamaz bir edayla hitap ediyorsa. Hatırlayış, sayısız anıyı içinde hapseden her aklı yakar. Vefadan azade bir yâr, o yâre ait aslında hatırlanmaya bile değmeyecek on binlerce detay, başkaları için gayet sıradan olan fakat âşığı içinde tüketen her şey ne zorlu birer düşmandır yenilmeye asla eğilimi olmayan. Öyle zalim bir yârdir ki âşığı darmadağın eden bir gülüşü bile ondan esirgemiştir.

Unutuş her türlü gamdan, her türlü endişeden azade kılar bizi. Pahası ne altınla, ne inci ne de yakutla tartılabilir. Merhemdir o, ilaçtır. Hani bedenimizin herhangi bir yerinden yaralanır,  sonra iyileşiriz; yaralarımız derin de olsa kapanır ya bazen. Fakat izleri hep durur ya bedenimizde hani. İşte ruhumuzda açılan yaralar da böyledir. Zamanla iyileşebiliriz belki, buna rağmen ruhumuzun izleri tam da yaralandığı yerde aşikârdır. Bu yüzden aklımız erdiği müddetçe tam bir unutma hâli gerçekleşemez bizde. Sadece gönül yaralarımız eski etkisini kaybeder. Her zaman onlar bizledir; daha da doğrusu bizdedir. Ölmeden unutamamak aklı olan bir varlık olmanın en ömre ziyan yönüdür.

Dertlerimizin maceraları çoktan sona erseler bile, içimizdeki izdüşümleri bizleri kolayca terk etmeyecektir. Bu anlamda unutabilmek çoğu kez kutlu bir penceredir. Onun, kederlerimize doğru müşfik ellerle uzanması, gecenin teşrifiyle kapanan perdeler gibi onları koruyup kollaması; eşine benzerine az rastlanan bir cömertlik nişanesidir. Halbuki ne hoş, ne tatlı bir histir unutuvermek; ağrılarla, sızılarla kavuran hastalıklarımızın ardından yaşadığımız nekahet dönemi kadar hem de.

Gam, kasavet çöker sık sık, kesif bir sis gibi yaralanmış her kalbin üstüne, hele bir de bu kalbin sahibi efkârlanmaya ezelden meyyalse. O zaman küçük bir çocuk annesini çağırırcasına, kişi unutuşun sihirli dokunuşlarını terk edilmiş bir âşık sevgilisine seslenircesine davet eder. Bu dokunuşlar çoğu kez gecenin karanlığıyla eşanlamlıdır. Her şeyi simsiyah örtüsüyle örter, yok etmese de onları.

Özlenen, muzdarip dimağ tarafından; gece midir acaba, yoksa unutabilmek melekesi midir? Gamdan ve kasavetten ne kurtarabilir onu? Derin bir uykunun kollarına bırakmak mı kendini, yoksa unutuşun zümrüt sinesinde kendinden vazgeçmek mi?

Yitikler, mağluplar ve mahzunlar. Onlar dünyanın en şansız yaratılmışlarıdır. Bir şeylerini yitirmiş, bir yerlerde yitip gitmiştir hepsi. Bu yüzden kendilerini mağlup sayarlar, bu yüzden başkalarınca mağlup kabul edilirler. Mahzun ve melûl gezerler halk içinde.

Hayat aslında bir yönüyle acımasız bir savaş değil midir? Bir muharebe meydanı, görünmez kanların ve saydam gözyaşlarının arzı endam ettiği bir kör dövüş sahnesi… Burada ya kurt ya da kuzu olunur ya da bütün acımasız şartların inadına insan kalınır.

Bana öyle geliyor ki biz insanlar pek tuhafız birbirimizin canını yakmak bahsinde yarıştığımız için, birbirimizin etini canla başla yemeye talip olduğumuz için, ellerimizi, dillerimizi kardeşlerimizin kanına kolayca bulayabildiğimiz için. Bu yüzden dünya maceramızda görünürde de olsa galiplerimiz ve yitiklerimiz hiç eksik olmayacak, mağluplarımız ve mahzunlarımız hep aramızda dolaşacaklar ne yazık! Belki de biz olacağız onlardan biri, unutmak hazinesine hasret kalacağız kim bilir?

“Olvido”  şiirinde Ahmet Muhip Dıranas unutuşa şöyle sesleniyor karamsar davetini henüz işitmeden:

“Yolunu gözlüyor lamba ve merdiven/ Susmuş ninnilerle gıcırdıyor beşik/ Ve cümle yitikler, mağluplar, mahzunlar…”

İlginizi Çekebilir

süperbetin giriş