Nörolojik Parmaklıklar Ardında

Burak Erdoğdu @_burakerdogdu

Milyonlarca yıldır varlıklarını sürdüren türdeşlerimiz pandemik bir tutarlılıkla özgür olduklarını düşündüler. Bu nedenle rahatlıkla söyleyebilirim ki sanrıların en küreseli özgür irade aldatmacasıdır. Hayatının en azından belirli bir kısmında kendisini özgür olarak tanımlamamış birisini bulmak epey güçtür. İnsanoğlu olarak bizler var olmayan bir ideale aşkla bağlanan romantikleriz. Özgür iradenin varlığını sorgulamak için evrimsel tarihimizde bir hayli yol kat etmemiz gerekti. Bugün bile hürlüğünü sınama ihtiyacı duymayan milyonlar varken, tüm meşgalesi mağarasının dibine haince pusu kuran yırtıcının akşam yemeği olmamak olan atalarımız bu sorun üzerine gereğince eğilemediler. Hayatta kalınan sürenin uzunluğuna direkt tesir etmeyen fikirlerin değer kazanması için Tarım Devrimi sonrası inşa edilen tahıl ambarlarında depolanan buğday yığınlarına gereksinim vardı.

Acımasız doğa şartlarında hayatta kalmak için her an yeni kararlar vermek zorundaydık. Can havliyle kaçan antilobu kovalamaya devam edecek miyiz? Yoksa diğer yırtıcıların midesine bayram sevinci yaşatmamak için aç ama sağ bir şekilde mağaramıza geri mi döneceğiz? Uzun süre boyunca önemli olan kararın doğruluğu ve hızıydı. Onun ardındaki sürecin iradi olup olmadığı değil… Devasa ambarlara tahıllar depolamadan önce şöyle düşünüyorduk: İnsan özgürdür, doğa ise değil. Tabiatta meydana gelen olgular öngörülebilir neden-sonuç ilişkilerinin sonucudur. Bir taşı alıp uçurumdan aşağı atarsanız yere düşecektir. Bitkilerin narin gövdeleri rüzgarın estiği yöne göre bükülür. Ateşte ısıtılan su belirli bir süre sonunda fokurdamaya başlar. Doğa kırılmaz neden-sonuç ilişkileriyle donatılmıştır. Modern çağların sıkıcı merhametine mazhar olamayan türdeşlerimiz için gerçek son derece yalın ve tekti. Tekrarlamak gerekirse biz özgürdük doğa ise değil…

Barınma, güvenlik, tokluk, ısınma gibi temel ihtiyaçlarının fizyolojik varlığı üzerindeki tunçtan prangalarını biraz olsun gevşetebilmiş modern maymunlar olarak tartışalım. Gerçekten de doğa bu denli deterministken bizler özgür kalabilir miyiz? Evrenin işleyiş kurallarından azade olmamız mümkün müdür? Haricimizde kalan tüm olgular neden-sonuç ilişkilerine indirgenebilirken bilincimizi bundan muaf tutabilir miyiz? Bizler de evrenin ayrılmaz bir parçası olarak kümelenmiş yıldız tozundan ibaretken hiçbir yerde izine rastlamadığımız tüm bu özgürlük nereden geliyor? Yoksa bilincin doğasını anlayamadığımız için mi özgür olduğu fikrine kapılıyoruz?

Bana kalırsa özgürlüğü biz uyduruyoruz. Hepsi bu. Bilincin ne olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yok. Anlamadığımız bu olgunun “özgürce” doğada hali hazırda var olmayan seçimler türettiğini zannediyoruz. İşleyişini günün teknolojik olanaklarıyla kavrayamadığımız bilincin karanlık dehlizleri kitlesel özgürlük sanrılarının başat aktörüdür. Onu anlamıyoruz ve bu yüzden de özgür olduğumuz yanılgısına kapılıyoruz. Bu halimizle aynadaki yansımasını anlamlandıramayan ev kedisinden pek de farklı değiliz. Ne yapsak boş. Bilincin doğasını anlamaktan epey uzağız. Neresine ışık tutsak elimize geçen tek şey elektrik sinyallerinden ibaret. Beynimizi çevreleyen nörolojik ağda meydana gelen milisaniyelik gerilimler. Elimizdeki tek şey bu.

Annemize karşı beslediğimiz yoğun sevgi, midemiz boşken hissedeceğimiz odaksız huzursuzluk, sevgilimiz tarafından terk edilince kapılacağımız keder ve değersizlik, zorlu bir engeli aşınca duyumsanan özgüven ve bazen biraz da kibir… Hepsi elektrik akımından ibaret. Sahip olduğumuz her şey birkaç miliamperin içerisine sığışabilir. Tüm yaşamımız, yıllar boyunca edindiğimiz tecrübeler, ter akıtarak binbir emekle edindiğimiz beceriler, kişiliğimizi oluşturan olgular yalnızca elektrik sinyalleridir. Seksen sene boyunca yaşayıp kainattan birkaç volt çalıp gideceğiz. Tüm yapabileceğimiz bu.

Bencil ve kibirli doğamız kulağımıza aksini fısıldasa da kimileri esaretinin bilincindedir. Anne şefkatiyle kollarını iki yana açar ve doyasıya kucaklar onu. Gerçeğin buruşuk hazzına erişmenin huzurunu başka hiçbir şey veremez. Süslü yalanlarla örülü sığ seçeneklerin ardına saklananlar gösterişli bir tatminsizlikten başka hiçbir şey elde edemezler. Gerçeğin ayazına sırtını dönmeyenler ise absürt bir huzurla kutsanır.

Çoğu insan bu ruhsal erişkinliğe kavuşamaz. Özgür iradesi sorgulandığı zaman köşeye sıkışmış bir vahşi hayvan gibi saldırganlaşır. Bağıra çağıra özgür olduğunu söyler ve kendince birtakım örnekler sıralar. Örneğin uyandıktan sonra kahvaltı yapıp yapmamayı seçtiğini söyler. Kahvaltı yapmayı tercih ettiyse mısır gevreğiyle atıştırarak geçirmek veya mükellef bir sofrada keyif çatmak arasındaki seçimi de hürce yaptığını söyler. Dış etkenlerin baskısı olmadığı sürece hür olduğunu, makro besin dengesi gözetilmiş mutluluk verici bir sofraya oturmak veya ayaküstü hızlıca atıştırmak arasında verilecek kararın tamamen kendisine ait olduğunu iddia eder.

Kahvaltı örneğini irdeleyerek bir genellemeye varmaya çalışalım. Buradaki “serbestliğin” aslında illüzyondan ibaret olduğunu açıklamayayım. Neyi isteyip neyi istemediğimiz üzerinde bir kontrolümüz olmadığı için isteklerimiz doğrultusunda verilen kararlar da özgür olamazlar. İsteklerin temeline inersek kaynaklarını bilinçdışı hormonal aktivitelerden aldıklarını görürüz. Hormonların salgılanmasındaysa tam aksine bilinç alanına giren bir baskı yoktur. Akla gelebilecek bu soruyu derhal bertaraf etmek isterim. Eğer hormonların bilinçle kontrolü mümkün olsaydı kendi duygu durumlarını düzenleyebilen bireyler olurduk. İstediği zaman öfkelenen istediğinde kızan, istediğinde acıkan ve istediğinde mutlu olan bireylere dönüşürdük. Birisini sevmek veya sevmemek arzumuz dahilinde olurdu. Kısacası nasıl bir kahvaltı yapmak istediğimizi seçemeyiz.

Bazı istekler çelişir. Kilo kontrolünü başarmak ve aynı zamanda haz deposu yoğun kalorili yiyecekler yemek tabiatları gereği çelişen iki arzudur. Hangisini seçeceğimiz üzerinde bir kontrolümüz yoktur. Bu karar her öğünde tekrarlanır. Hangi isteğin baskın geleceğini belirleyen nedir diye soracak olursak, yanıt haz erteleme yeteneğidir. Kimi insanlar gelecekte elde edeceklerine inandıkları daha düşük kesinlikte ve daha uzak bir ödül için yakında gerçekleşecek kesin ödülden vazgeçebilirler. Birkaç kez zorlama, öykünme ve sair surette cereyan edecek dış tesir nedeniyle haz ertelemeyi beceren insan sığ isteklerin boyunduruğundan kurtulabilir. Uzun zaman gerektiren tek bir isteğe yönelen ara isteklerden örülü bir yol inşa edebilir. Örneğin zayıflamak uğruna öğünlerinde aldığı kalori miktarını bilerek kısıtlayan adamın durumu bunun en güzel örneğidir. İnsan kalorili yiyecekler tüketerek tat reseptörlerine festival yaşatmak varken spor salonlarında saatlerce ter akıtabilir. Haz erteleme becerisi gelişenler bunu başaracaktır ancak yine de bu özgür oldukları anlamına gelmez. İleride yaşayacakları hazzın büyüklüğünü bildiklerinden uzak hazza yönelik isteklerinin güçlenmesi kolaylaşır. Böylelikle bu istekler rahatça anlık hazlar doğrultusunda sergilenecek eylemleri baskılar. Gündelik yaşamda “irade sahibi” diye tanımladığımız insanlar böyle insanlardır.

Sonuç olarak ne yaparsak yapalım nörolojik parmaklıkların ardındaki bir mahkumdan fazlası değiliz. Esaretimiz katidir. Peki bu sonsuz tutsaklık eylemlerimizden sorumlu tutulamayacağımız anlamını taşır mı? Davranışlarımız sebebini kontrol dışı elektro kimyasal süreçlerden alıyorsa sorumluluğun kaynağı nedir? Zihinsel emirleri yerine getiren organik tabanlı makinelerden ibaretsek neden seçimlerimiz sonucunda yargılanıyoruz?

Bir katili düşünelim. İradesinin kendisi dışındaki bir unsur tarafından sakatlanmadığını, kasten bir başka insanı öldürdüğünü hayal edelim. Katil işaret parmağının ucuyla hasmına doğrulttuğu silahın tetiğini ezerken özgür değildir. Cinayet işleme kararı bilinç dışı seviyede çoktan verildikten sonra bu bilgi katile iletilir, katil de bu isteğe uygun hareket ederek tetiği çeker. Tıpkı tetik ezilirken mekanizmanın patlamama gibi bir seçeneği olmadığı gibi katilin de o tetiği çekmeme gibi bir şansı yoktur. Katil asla özgür değildir ancak yine de cezaya layıktır.

Toplum ceza yasaları sayesinde bir arada kalabilir. Onların varlık nedeni özgür irade üzerine felsefi soruşturmalar yapmak değil toplum düzenini korumaktır. Yasanın vazifesi toplumun bekasına gölge düşürecek isteklerin nüvelenmesine engel olmaktır. Katil toplumun düzenini bozmamak için cinayet işlememeyi istemelidir. Ceza yasaları bu istekleri kuvvetlendirir.

İstekler tehlikelidir. Baskı doğururlar. Bir yandan ilkel arzular diğer yandan kamusal yaşamın sürdürülebilirliği uğruna öngörülen ayıplama, kınama, dışlama ve hapse atma gibi değişen şiddette yaptırımlar… Eylemlerimizi diledikleri gibi yönlendirirler. Bu savaşı kim kazanır bilemiyorum ancak bizim buradaki rolümüz savaş alanını teşkil etmekten fazlası değildir. Çelişen isteklerimiz zihnimizin feodal zindanlarının ehlileştirilemez lordlarıdır.

Ne zihnimizin içinde ne de toplumsal yaşam alanlarında özgür değiliz. Milyonlarca yıldır esaret altındayız. Giderek çoğalıyor, gelişiyor, yer yüzüne daha çok nüfuz ediyor bir yandan da zihinlerimize yeni prangalar ekliyoruz. Diğer isteklerle çelişmek üzere başımıza çöreklenen modern arzular türetiyoruz. Evrende özgürlüğe yer yok. Bunu anlamamız gerek. Zihni gereğinden fazla gelişmiş, hayatta kalmasına fayda sağlamayan bu fazlalıkla ne yapacağını bilemeyen tutsaklarız. Cahil, yalnız ve kibirli yaratıklarız. Lanetli bir gelişmişliğin ortasındayız. Tek yapabileceğimiz kadim esaretimizi kucaklamaya çalışmak. Hepsi bu.

İlginizi Çekebilir