Nar Bereketinde Bir Roman

Dr. Şerife Kaçmaz

Nazan Bekiroğlu’nun “Nar Ağacı”, adı gibi sayfalar ilerledikçe çoğalan,  her kelimede bereketlenen ve anlam içinde anlam bulan bir roman. Kitap 533 sayfa. Yazarının ifadesine göre bu sayı 800’lerden eksilerek tamamlanmış. Ama bir solukta okunan, okuyucuyu etkisi altına alan bir roman.

Romanda; Trabzon, Bakü, Tebriz, Taht-ı Süleyman, Isfahan, Şiraz, Yezd, Batum, Tiflis ve İstanbul hattında süren bir asırlık aşk anlatılmakta. Olaylar Balkan savaşı zamanında başlayıp, 1. Dünya savaşına dek uzanıyor. Trabzon’da ve Tebriz’de doğup birbirlerine doğru yol alan iki hayat; önce deli akan sonra durgunlaşan iki ırmak. Tebriz’in meşhur halı tüccarının deli fişek oğlu Settarhan ve Trabzonlu Zehra. Settarhan ile Azam’ın, Celil ile Zehra’nın imkânsız, umutsuz aşkı Settarhan ile Zehra’nın evlenmesiyle sonuçlanıyor. İşte bütün roman bu iki ırmağın nasıl birleştiğini hikâye ediyor…

Yazar, havalimanlarında, otel odalarında, çalışma masasında elindeki dedesinden kalma eski fotoğrafların içine girerek, geçmiş zamana dönüp insanları ve olayları hikâye etmeye başlar. Biz de yazarla birlikte resimlerden hareketle geçmişe ve geleceğe gidebildiğimiz bir zaman makinesinde yolculuk yapmaya başlarız. Yazarın meselesi hikâyeyi tamamlamak, iki ırmağı birleştirip tek ırmak yapmaktır. Yoksa kendisi de yarım kalacaktır. Bu iki ırmağın buluşması öyle kolay olamayacaktır. Çünkü Anneanne Zehra, Trabzon’da, dede Setterhan ise Taht-ı Süleyman’da yaşamaktadır. Romanın anlatıcısı Nazan Bekiroğludur.  Bu hayatlara girebileceği tek yol fotoğraflardır. Bu şekilde büyükbabası Setterhan ile büyükannesi Zehra’nın izlerini takip eder.

Balkan Savaşı dönemi; düşman neredeyse İstanbul’a girmek üzeredir. Seferberlik ilanı ile Zehra’nın kardeşi İsmail ve Celil Hikmet Bey askere alınırlar. Gülcemal Vapuru her ikisini de Trabzon’dan alıp İstanbul’a doğru yola çıkar. Ermeni komşular tehcire zorlanırken Anadolu insanı muhacirliğe çıkar. Zehra ile Büyükhanım, Hacıbey’i Trabzon’da bırakarak İstanbul’a zorlu bir yolculuğa çıkar. Yolda akla gelmeyen bin türlü felaket başlarına gelir. Harbe gönüllü olarak katılan Zehra’nın ağabeyi İsmail’den ise haber alınmaz. Ne yaşadığından ne de öldüğünden haber vardır. Bin bir meşakkatle vardıkları İstanbul’da iki yıl kalırlar ve bu süre zarfında İsmail’in izini sürerler.

Setterhan ise Taht-ı Süleyman’da (Bugün İran’da bulunan tarihi bir mekan) yaşayan varlıklı bir halı tüccarının oğludur. Halı ticareti için Tebriz, Bakü, Batum’a yolu düşer. Aşkına karşılığı önce halasının kızı Azam’da arar. Azam’da yaşadığı hüsrandan sonra da Batum’da bir kitabevi işleten, Puşkin hayranı Sofya’da… Dünya Savaşı’nın arefesinde. Hayalleri, Mecusi dostu Piruz’un darbesi ile yıkılan Setterhan bütün varlığını Acem diyarında bırakıp Rusya’ya doğru yola çıkar. Batum’da Bolşevik İsyanı patlak verince orada da duramaz.  Boynunda bir idam kararıyla birlikte küçük bir tekneyle geçmişini geride bırakarak Trabzon’a kaçar. Ve burada Bakü Cemiyet-i Hayriyesi’ne katılarak muhacirlikten dönenlere yardım etmeye başlar.

Roman iki ırmağın birleşmesiyle tamamlanır. Bütün yıkımlar olması gerekenin sebebiymiş gibi iki ırmak bir ırmakta birleşir. Romanda  “ Böyle bir yorgunluğu ancak benzer yolları yürümüş olan anlar. Senin yorgunluğunu benim yorgunluğum, senin gördüklerini ancak benim gördüklerim siler. Gerisin geri birlikte yürürsek eğer o yollar haritadan silinip gider. Bütün işaret taşlarını iptal edebilir, bütün güzergahları ihlal edebiliriz. Bütün o sesleri, tatları, kokuları yok edebiliriz. İnkar etme kalbin mucizesini, yeter ki el ver.

Bir tarafımız hep kırık kalacak belki ama ihtimal bir kafiye tutturabiliriz. Bütün yorgunluklarımızı yekdiğerinde dindirebilir, birbirimize sığınabilir, iki ayrı ırmağın delicesinde değil bir ırmağın derininde akabiliriz. Yeniden diyebiliriz.”  Şeklinde ifade edilir ve birleşme sessiz iki onay cümlesiyle tamamlanır.

“Sen öyle çağırmasan ben böyle gelmezdim.

Ben böyle çağırmasam sen öyle gelmezdin.”

Yaşananlardan sonra geriye bakıldığında her şeyin bir gölge olduğu görülür. Büyükhanım, evinde geçirdiği ilk gecenin sabahında bahçeye oturduğunda İranlı Hafize Hanım’ın, dünyadaki her şeyin bir gölge olduğuna dair söylediklerini hatırlar.

“Şimdi buradan her şeyi önü ve arkasıyla bir arada görerek geriye doğru bakınca, zannetti ki bütün yaşadıkları, bütün hatırladıkları sadece onun belleğinde var olmuş gölgelerdi. Sadece ona gösterilen bir oyundu bütün bunlar; sadece onun atacağı adım, onun ne düşüneceği, neye gayret neye niyet edeceği görülsün diye. Sadece o sınansın diye.” Diye düşünür. Ne var ki, bir şekilde büyükhanımın bahçesindeki Nar Ağacı’nda derin bir balta izi kalır. Ama zamanla incecik dallar cüsselerine bakmadan yapraklanır, çiçek açar.

Roman iki katmandan oluşur. Nazan Bekiroğlu, hem bugünü hem de o tarihleri anlatarak romanını oluşturmuş. Birincisi günümüzde geçen kısım. Bugünü anlatan Bekiroğlu, atalarının hikâyesini yazmak için incelemelerde bulunur. Dedesinin yaşadığı bütün o yerlere gider ve bu seyahat esnasında hissettiklerini, düşündükleri anlatır. Bölüm geçişlerinde karşılaştığımız bu anlatımla romanın kurgusundan kısa sürelerle çıkar ve anlatılan hikayenin masalsı büyüsünden uzaklaşarak gerçekle yüzleşiriz.

İkinci katmanda yazar Zehra’nın veya Setterhan’ın yaşadıklarını anlatır. Geçmişin masalsı sayfalarına roman tadını kaybettirmeyecek kıvamda dönüş yapar. Mesela; eski zamanlardan bir fotoğrafa bakarken, ansızın o zamanın içerisinde yaşayan bir görünmez oluverir.

Nar Ağacı’nda küçük insanların büyük hikâyeleri anlatılıyor. Ana karakterlerin yanı sıra birçok karakter yer alıyor.  Settarhan, babası Mirza Han, ilk aşkı Azam, Yezd’li Mecusi Piruz, ağabeyi Sehend, Rus sevgilisi Sofya, Zehra, büyükannesi Büyükhanım(Sabire), dedesi Hacıbey, Ağabeyi İsmail, komşuları Siranuş hanım ve kızı Anuş, resim öğretmeni Celil Hikmet Bey,  Settarhan’a kucak açan fukara babası Çerkez Aslanbey, Trabzon’a götüren kayıkçı Çemil ve daha birçokları… Kişiler o kadar bizden, o kadar sıcak ve o kadar bize yakın ki… Farklı kültürlerin, farklı mekânların, farklı memleketlerin insanları olsa da her fotoğraf karesinde onların dünyalarından oluveriyoruz. Onlarla aynı sofraya oturuyor, aynı semaverden çay içiyor, acılarına ortak oluyor, onlarla gülüyor ya da kederleniyoruz. Ağaca yaslanarak ölmüş bir Osmanlı neferinin yanından ayrılamıyor, nehirden geçemeyen büyükhanım ve kafilesinin elinden tutuvermek istiyoruz. Balkan kurbanı İsmail’in “Kırık Kafiyeleriyle içimiz eziliyor ve yüreğimiz yanıyor. Zehra’yla birlikte sevdalanıyor, büyükhanımla kol kanat geriyor, Setterhan’ın serbülendine binip dağ bayır, çöller aşıyoruz.

Roman kişilerini bu kadar sevmemiz yazarın bu konudaki başarısını göstermekte. Bekiroğlu bize öyle güzel betimlemeler yapıyor ki, Meczup Haydar için;

“Ağzından bir kez söz çıkmaya görsün, hazirunu esir alan belagat sahiplerinden biriydi ama kelamına bu ateş dilini bahşeden kader aklına biraz fazla dokunmuştu. Kıt değildi aklı, haşa! Hatta fazlaydı bile. Ama işte o fazlalık her türlü aşırılık gibi bir denge kaybına, mizan kaymasına yol açmıştı besbelli.” Diyor.

Trabzonlu Çemil kaptan için de “ Eğer ”Trabzonlu” denecek bir tip varsa -ki vardı-, onun, burnu kopup yere düşse gururundan eğilip almayan ama kendisine emanet edilen bir avuç samanı korumak uğruna kendi samanlığının yanmasını da göze alan insanlarının en saf temsilcisini Settarhan ilk defa bu kaptanla tanıdı. İçten içe ”Her şeyin en iyi ben bilirim” deseler de gerçek bilgiyle karşılaştığına kanaat getirdiğinde tereddütsüzce itaat eden bu insanların katıksız bir örneğini Settarhan’ ın karşısına kader çıkarmıştı.” diyor.

Roman bir yönüyle seyahatname gibi. Nar Ağacı vasıtasıyla geçmişe yapılan yolculukta Nazan Bekiroğlu rehberliğinde bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yolculukta yazarla birlikte gitmediğimiz, görmediğimiz yerlere gidiyor, oralara dair bilgiler ediniyoruz. Tarihe tanıklık ediyor, tarihi yerlerin geçmişini öğreniyoruz.

“Trabzon’daki Gülbahar Hatun’un Türbesini ziyaret ediyor, vakfı kebirde soluklanıyoruz. Her şehrin hatta her semtin bir sahibi vardır. İstanbul’da Üsküdar’ın sahibi Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri’ dir mesela. Bütün İstanbul şehrinin sahibi ise şeksiz şüphesiz Hazreti Eyyub-el Ensari. Her şehrin bir sahibi vardı ve hepsi de er kişilerdi. Fakat Trabzon’un bir sahibesi, bir hanımefendisi vardı ve o da işte şurada, vakur, soylu yalnızlığında, gül çiçek, filiz çemen, bir bahar saltanatında yatan Gülbahar Sultan’ dı. Trabzon Fatihi’ nin, şehri bir Ekim günü fethettiğine aldanmamalıydı. Fatih bahar padişahıydı gerçekte; Mart’ ta doğup Mayıs’ta ölmüştü; İstanbul’u bir Nisan günü kuşatmış, bir Mayıs günü almıştı. Ve bahar padişahının Trabzon’ a da benzersiz bir gül armağanı vardı. Gelini Gülbahar, Beyazıd-ı Veli Hatunu. Peki ne işi vardı Gülbahar Sultan’ın Trabzon’da? Gülbahar Hatun vakt ü zamanında Trabzon valisi, şehzadesi Selim’ ini ziyarete gelirken gemisi Karadeniz’ in meşhur Kestanekarası fırtınasına yakalanmış, kaptan, sultan bahası yolcusuyla daha fazla yol alamayacağını anlayınca Fol limanına sığınmıştı. Bir sultan hanımı ağırlayıncaya kadar, halkı balıkçılıkla geçinen küçük, bilinmeyen bir beldeymiş Fol. Ama Gülbahar Sultan bu kurtuluştan sonra elini buradan çekmemiş, bir gönül karşılığı, bir adak borcu olarak arazinin büyük kısmını vakfa çevirmişti. ”Vakfıkebir” adı buradan kalmaydı: ”Büyük Vakıf.” Limanının bir sultan canını kurtaran emniyeti ise Fol’a zaten bidayetten beri bir sıfat katmıştı: ”Büyük Liman.”

Balkan harbi yılarındaki Trabzon’u gözler önüne seriyor. Bir nevi Karadeniz tarihi kafamızda canlanıyor.

“Trabzon eskiydi, İstanbul kadar Roma kadar eski. Adı her dilde aynı tamlamayla yazılan, ismiyle müsemma Karadeniz, galiba bahtı da kara deniz, gelip de şehrini kıyısında kuranlara başlangıçtan bu yana az fırtına göstermemişti.

“Şehzadeler taşrası Trabzon, yirmi iki ay kadar ağırladığı bu zoraki misafirinin(Rus askerlerini kast ediyor) anılarını yıllarca içinde tutacaktı. Sanki biraz daha kalsalar Trabzon’un çehresi bütün bütün değişecekti. Şark Meydanı’nda yepyeni, yüksek taş binalar yapılmış, Boztepe’ye tırmanmak üzere raylar döşenmişti ve Meydan’dan şehrin içine doğru kocaman, geniş bir cadde açılmıştı. Büyük caddenin şehri boydan boya yarması için dükkanlar, evler, küçük sokaklar, sokak aralarındaki küçük cami, mescid ve mektepler yerle bir edilmiş, şehrin Müslüman yüzü tarumar edilmişti. … Mahalle ve sokak isimleri bile değişmişti. … Arşivler de bu yangından nasibini almıştı. Kitaplar, el yazmaları, belgeler, gazete ve dergi külliyatları, tapu kayıtları, nüfus kayıt defterleri tümüyle elden geçirilmiş, işe yarayanlar sandık sandık Rusya’yı boylamıştı. Mahkeme kayıtları, valilik evrakı, polis tutanakları, mescid-vakıf, gümrükhane, liman, banka bilgileri belgeleri ise Temmuz 1917 yağmasında Rumlar tarafından tahrip edilmişti.  Hafızası yaralıydı bundan böyle bu şehrin. ”Kehkeşanı haraç mezat” edilmişti çünkü, Unutkan değildi Trabzon ama gelecek kuşaklara hafıza-ı mazisinden fazla bir kayıt bırakamayacak olması, ol sebeptendi. Üstelik kendisini ahşap üzerine kurmaya alışkın Türk mahallelerinin fethi gören, Fatih, Kanuni, Yavuz tarafından görünen nesi varsa yanmış, bitmiş, kül olmuştu. Bu işgalde ahşap, en fazla yok edilen meta olmuştu çünkü.

Romanda bir de gitmenin, kalmanın, gidememenin, gurbetin ve muhacirliğin insan yüreğindeki sızısını, çaresizliğini, acısını yaşıyoruz.

“Sofya ona ”Gitme” derken gitme ihtimalinin mümkün olduğunu öğretmişti. ”Gitme” diyordu demek ki Settarhan gidebilirdi. Gitmesi ihtimal dahilinde olmasa Sofya ”Gitme” demez, böyle bir mümkünü onun ihtimalleri arasına yerleştirmezdi. Demek ki gidebilirdi. Demek ki gitmek, iradesi dahilindeydi.”

“Tebdil-i mekanda ferahlık olduğu muhakkaktı fakat bazen mekan da tebdilden ferahlanırdı.

Romandaki dış mekanların tasviri kadar iç mekan tasvirleri de çok başarılı. Yazar mekanı, tarih içindeki anlamıyla birlikte aktararak bizim o yılara yaptığımız yolculuğu sahici kılıyor.

“Bu kısımda her şey kullanılmış, yaşanmıştı ve çarşının en pahalı mallarının burada alınıp satıldığına bakılırsa yaşamak pahalı bir şeydi. Antikacılar çarşısıydı burası.” Antikacı dükkânındaki fizure taşının damarlarına göre renk alıyor, güllü elmas küpeyle romandan aldığımız ışığı fazlasıyla yansıtıyoruz. Çünkü; “Elmas. Sertliği saflığının da sebebidir. İçine ışıktan başkası girmez ve yansıttığı, aldığından fazlasıdır.”

Setterhanla birlikte çayhanelere oturup demleniyoruz. “Asmalıkahve’nin yolunu tuttu, sora sora Ortahisar mevkiindeki kahvehaneyi buldu. Ne garip! İran’da tartışmasız çayhaneydi bu mekanların ismi. Oysa burada çay, nicedir saltanatını kahveye kaptırmış olmalı ki çayhaneler kahvehane diye anılıyordu.”

“Kahvehane dünyanın mihveriydi ona göre. Gözünün önünden dünyanın neredeyse bütün insan numuneleri geçmişti ve o artık bir bakışta tanımayı öğrenmişti.”

Türk tarihinin olduğu kadar Türk kültür ve medeniyetinin de izlerini sürdüğümüz romanda geleneklerden, adetlerden ve edepten nasibimize düşenleri alıyoruz. Ahmet Yesevi, Mevlana, Hz Ömer ve Hz. Ali’den yaptığı alıntılarla bu zatların milletlerin kültürleri üzerindeki etkilerini belirtmiş bir nevi…

“Hoca Ahmet Yesevi Hazretleri’nin çaya nazarı, duası vardır. Hazret, Allah kıyamete kadar buna revac versin, diyerek çay nimetini işaret etmiştir.

”Kimselerin aklı ermez,

Çay sohbeti hikmetine,

Çünkü ezelde uğramış,

Mürşidinin ülfetine.”duasını mırıldanmadan demliği semaverin üzerine oturtma. Porselen demliği önceden ısıt. Demliğin sapı ısınmadan demleme…”

“Bardaklarda kaşık yoktu. Bu mecliste sessizliği bozacak bir kaşık sesi duyulmamalıydı çünkü.”

“Haklıydı Hazret-i Mevlana, dünya bir ırmaktı, Biz bu ırmaktan dışarıdaydık aslında ve ırmağa düşen sadece gölgemizdi. Bir ırmağın üstüne düşmüş gölgeleri bir bir seçti.”

“Sen İmam-ı Azam’ı bilmez misin? İşte onun, kuyudan ağzındaki pabuçla su taşıdığı köpek; Hazret-i Ömer Efendimizin yarasını tımar etmek için yollara düştüğü deve ve dahi Ebu Derda’nın ölüm döşeğinde kendisinden helallik dilediği deve de hayvan değil mi?”

“Zaman sana hiç ummadığını ve biriktirmediğini getirir.” buyurmamış mıydı Hazret-i Ömer Efendimiz? Belki gün doğmadan neler doğardı.

Romanın tamamında coğrafya’nın insanlara, mekanlara, yemeklere, halılara, şiirlere, türkülere nasıl sirayet ettiğini görebiliyoruz. Trabzon’da “…mısır ekmeğini yoğurda doğramak…” güzeldir. Tebriz’de yirmiye yakın pilav çeşidi bilmek gibi…

Acem halılarının dünyaca bilinen özelliklerini Azam’ın attığı düğümlerde şahit oluyoruz. ”…iyi bir halının ilk şartı tek elden çıkmasıydı. O kadar tek elden çıkmalıydı ki bir halıda ilk ilmeyi atan elin sahibi bile son ilmeyi atacağı güne kadar aynı kişi olarak kalmalıydı. Ama mümkün müydü böylesi? Değildi. İşte bu yüzden kusursuz bir halı bu kusurlu dünyada hiçbir zaman örülemeyecekti. Bu yüzden bir halı ne kadar çabuk biterse o kadar tek elden çıkmış demekti.”

İsmini Sultan Reşad’ ın annesinden alan ve Trabzon’dan kalkan Gülcemal vapurunun ardından

”Ey Gülcemal Gülcemal

Savruluyi dumanın

Aldın gittin yarimi

Yoktur senin imanın.” ağıdıyla seslendik.

“Trabzon’dan çıktım başım selamet

Çavuşlu’ya vardım koptu kıyamet” dizeleriyle kopan kıyametten haberdar olduk.

“Nar-ı cüda, ayrılık ateşi. Bu lisanda ateş ayrılıktan önce geliyor.” diyen yazar yol boyu

(Irac-ı Bistami’den)”Duydum ki sen başkalarıyla konuşuyormuşsun

İsterim ki bundan böyle men senle sessiz danışam.” dizelerini dinliyor.

Bir süre sonra da bu yanık ezgiye alışıyor. Romanın genelinde yer verilen bu kültür unsurları romanı renklendirmiş. Farklı mekanlarda geçen olay örgüsünde farkındalık oluşturmuştur.

Nazan Bekiroğlu’nun bir çok cümlesi nar bereketiyle anlam katmanlarına bürünmüş. Söyleniveren ama yeniden dönüp, düşünüp gölgesinde eğlenilen cümleler bunlar.

“Ne kadar ağır bir azlık bu.”

“Her şey gelip, bilmekte çözülürdü, onda düğümlendiği gibi.”

“Halide dünden razı gelmişti bu işe, Halil Safa ezelden.”

“Aşkın sebebi yok zamanı var. An geldi.”

“Kıskançlık, olanlardan ziyade olabileceklere dair bir duygu.”

“Bedenin günahını ruhun günahından daha üste koyma.”

“Çöl ile gök gibi buldular birbirlerini. Aralarında bir yağmur eksikti”

Bazı cümleleri ise hep bilinen ama kitapla yenilenen, yeni anlamlarda hayat bulan cümleler….

“Gençlik bilse, ihtiyarlık yapabilse…”

“Çünkü sevdim ve ben kalbiyle yaşayanlar zümresindenim.”

“Geçmişi bizim için manalı kılan şey, ona bugünden bakıyor olmamızla alakalıydı.” “Onun bugün ve yarın için bize vereceği hızdı aslolan.”

“…hayırlı işlerde acele iyiydi.”

“Ben çantamı hazır ettim, nasibi olan yoluma çıksın.”

“Bir felaket bir başka felaketi kovar, korkma.”

“Zerre miskal bir ümit!”

”Kargış dağ uyandırır, kargış alma.

“Perşembe gününün akşamı hiç olmadı, gelişi çarşambadan değilse de salıdan belliydi aslında. Böyle bir akşamın olmayacağını ben de biliyordum fakat sebebini kestiremiyordum sadece”

Romanın merkezinde aşk olunca, aşka dair söylenmiş her şey romanda hükümsüz kalıyor ve aşk “Nar Ağacı”nda yeniden tarif ediliyor.

“Aşk olunca en çok da ölüm hükmünü kaybediyor ve insan kendisini ölümsüz zannediyordu.”

“Aşk bir yandan anlatmak ihtiyacındaydı ama diğer yandan kıskançtı. Üstelik sirayet etmesi kaçınılmazdı.”

“Artık olamayacağını biliyorum. Aşk benim kalbimi yakıyor, seninkini yalayıp geçiyor. Ben tam merkezine koyuyorum aşkı hayatımda, sen başka bir şeyin yerine koyuyorsun. … Aşkı ve ahlakı tartıp durdun aylar boyunca. Gerekçelerini, savunularını, ithamlarını, infazlarını sıraladın; sanığı da savcısı da yargıcı da sen olan bir mahkemede yargılayıp durdun kendini defalarca. Hangi yanın haklı çıksa, bu davanın öbür yanında yara aldın. Çünkü ne yeteri kadar aşık ne de yeteri kadar ahlaklıydın. Oysa aşkın yeterince’si olmaz benim hiç olmamış sevgilim. O ya vardır ya yoktur. Hududu, temkini, itidali, tazmini olursa zaten aşk olmaz. Var olduğu müddetçe vardır o. Ve var olduğu müddetçe de tek biçimde tek hacimdedir. … Bir yaranın acısını unutmak için gönlünde başka bir yaranın açılmasına razı geldin. Üstelik kendini bu yaraya da koşulsuz devredemedin, sürekli hesaplar yaptın. Aşk değildi bu. Aşk olsa hesap yapacak mecali kendinde bulamazdın. Bu kadar hesap yapmaya ne gerek vardı? Hepi topu aşk işte. Gelir, yaşanır ve günü gelince biterdi.”

“Aşkı, yorumların, akletmenin öldürdüğünü kestiremeyecek kadar da cahildi üstelik.”

“Nar Ağacı” okuyucusu için bir dua, bir şükür, bir tefekkür, bir tevekkül manzumesi gibi… Yaşanan coğrafya ne olursa olsun, çekilen acıların benzerliği ve çaresizliği roman kahramanlarını hep aynı kapıda yakarırken birleştirmiş.

“Allah’ım, şu ellerimin işlediği bütün günahları affet. Şu ağzımın söylediklerini, dilimin dönüp de kelimeye çevirdiklerini, aldığım bütün yasak ve yanlış kokuları, yüzümü çevirdiğim hatalı yönleri, şu kulaklarımın duyduğu duyulmaması gereken sözler, benim yüzümden başıma gelenleri, kendi ellerime boynuma sardıklarımı ve şu ayaklarımın yürüdüklerini affet.”

“Allah’ım bana bir yol göster. Benim tek başıma karar veremeyeceğim denli karışık bu iş. Ben bu ipin ucunu tek başıma getiremem. Senin benden ne istediğini bir bilebilsem; Seni hangi adımım benden razı kılar bir kestirebilsem. Ona göre hareket etse. Ey Hüda-yı Alemin, bana bir işaret gönder.”

“Ey sıkıntı şiddetlen, nasılsa geçeceksin.” Bir sıkıntının geçeceğine duyulan güven, ona dayanmanın tek çaresiydi.

“Tecelliden yana Cemil’di Büyükhanım’ ın nasibi, Cemal’i sever gayrini görmezden gelirdi. İlk kez Kahhar ism-i şerifine sığındı. ”Ülaike aleyhim la’netullahi ve’l-melaiket-i ve’n-nasi ecmain.” Sadece insanların laneti yetmezdi. ”Allah’ın ve meleklerinin de hepsinin lanetleri üzerine olsundu.”

Sonuç olarak Nar Ağacı, Leyla ve Mecnun, Kerem ile Aslı hikâyelerini aratmayacak kadar masalsı; çekilen acılar, yaşanan olaylar bıçak kadar keskin ve yarım kalan duygular, tamamlanmamış cümleler “kırık kafiyelere” asılı kalmış sizleri beklemekte. “Hangi hikaye başladığı yerde bitmemiş ki?” diyen yazar geçmişe yaptığı yolculukta sizleri bekliyor. Nar Ağacı’nın dibinde bir nebze soluklanıp, bir seyahate çıkmalı ve aşklara, göçlere, ayrılıklara, kavuşmalara, ölümlere tanıklık etmelisiniz.

Nar Ağacı, Nazan Bekiroğlu, Timaş Yayınları, İstanbul 2012, 536 s.

İlginizi Çekebilir

baymavislotbarportbet