Modern Zamanlarda Kötülük Normları

Burak Erdoğdu @_burakerdogdu

Tarih öncesi çağlar boyunca sadece rastlantısal ve dolaysız cinayetler işledik. Direkt şahsın bedensel bütünlüğüne gayesiz kötülükler püskürttük. Öldürdüğümüz antilobun kanı pıhtılaşmadan, ucunda sivri obsidyen taşlar olan mızraklarımızı birbirimizin korumasız göğüs kafeslerine sapladık. Kimi zaman karnımızı doyurmak için, bazen en doğurgan dişiyi elde etme sebebiyle, bazı zamanlar da sırf şanımız yürüsün diye türdeşlerimizi canice öldürmekten hiç çekinmedik. Daha çok, daha sık ve daha zekice öldürerek payını klanındaki diğer üyelerle paylaşmayan bencil nesillerin torunları olarak içimizdeki kötülüğe çağın gereksinimlerine uygun yatırımları yapmayı asla ihmal etmedik. Dudaklarımızda ağdalı kardeşlik türküleri ve zihinlerimizde dehşetengiz katliam fikirleriyle, git gide artan bir kin ve nefretle karmaşıklaşarak bu güne erişebildik.

Şeytani ve kötücül davranışların belli bir kalıba ve düzene girmesi çok uzun zaman aldı çünkü tarih öncesi çağlarda yaşayan insanlar kötülük konusunda kazananı olmayan verimsiz bir yarışın içine girmişlerdi. İçlerinden coşarak kopup gelen doğal kötülükleri bastırma konusunda gönülsüz ve bir o kadar da yeteneksizlerdi. Dürtüsel sebeplerle uzunca bir süre daha birbirlerini öldürmeye ve yaralamaya devam edeceklerdi.

Ebatları on ya da en fazla on beş kişiyi geçmeyen avcı-toplayıcı gruplar doğal kötülüğün baskılanmasını ve ertelenmesini gerekli kılacak kadar büyük ve karmaşık sosyal gruplar olmadığından kötülük ilk çağlarda başıboş ve büyük oranda bireyseldi. Planlanmış, detaylı ve kurgusal bütünlük arz eden kötülüklere bu çağlarda rastlamak neredeyse imkânsızdı. İnsanların birbirinin kafasını dev taşlarla ezip ellerindeki yabani meyveleri çalarak birkaç günlük kalori ihtiyacını gidermekten öte gitmedikleri, kötülüğün yaygın ama bir o kadar da minör boyutlarda kaldığı bir dönemdi.

Tarih öncesi çağlarda kötülük kültürel ve dolayısıyla da sanal olan bağlarla yönetilmiyordu. Biyolojinin hegemonyası altında olan kötülük, bireysel hayatta kalma arzu ve kabiliyeti farkına dayanıyordu. Kötülük; bir insanın maddi ve manevi varlığına, tamlığına ve zihinsel işlerliğine yöneltilebilecek bütün tehdit ve tahditlerdi. Antik Çağ kötülüğü küresel ve bütüncül bir organizasyon ağından uzaktı. Temelde bazı bireylerin mevcut çevresel ve bilişsel şartlar nedeniyle, diğerlerine nazaran çıkarını korumak ve arttırmak için daha radikal ve ikincil önlemleri alma konusunda gereğinden fazla gönüllü ve söz konusu önlemlerin sosyal tesirleri ekseninde daha umursamaz olmalarına dayanıyordu.

Medeniyetin ortaya çıkışı ile insanların kötülüğü cezalandırma yetkisini devletin teşkilatlarına devretmesi yüksek bir korelasyon içerisindedir. Örgütlü bir siyasal yapı içerisinde kötülük kendisine nispeten daha evcil bir konum bulmak zorundadır. Gündelik yaşamdaki güven ve belirlilik, medeniyet fidelerinin kök salması için gerekli ve verimli şartları sağlamıştır. Kötülüğün kontrolsüzlüğü mü devleti doğurmuştur yoksa devletin ortaya çıkışı mı kötülüğü kontrol altına almıştır? Yirmi birinci yüzyıldan bakıldığında bile muğlak sınırlar ardına gizlenen esrarlı bir sis perdesini aralıyor gibi hissettiren bu soru, bana kalırsa göründüğü kadar gizemli değildir. Teknolojinin yiyecek üretmeyen insanları da besleyebilecek kadar gelişmesini ilk neden olarak kabul edip, bugünkü tüm karmaşık idari ağın bu sebeple türediğini düşünelim. Üretim sürecine katılmayan insanlar kitlesel güvenliği sağlayabilecek önlemlerin alınabilmesini sağlamış ve böylece suçların kamusal ölçekte cezalandırılması mümkün olabilmiştir. Kısacası temel işlevlerinden biri kötülüğün baskılanması olan devlet ve türevlerini yaratan temel etmen gıda fazlasıdır.

Üretim ilişkileri karmaşıklaştıkça ve devletlerle insanlar arası ilişkiler derinleştikçe kaçınılmaz olarak yeni kötülük kolları icat edildi. İnsanlar nihayetinde gelişmişlikleri sayesinde kara para aklama, doku ve organ ticareti, ihaleye fesat karıştırma ve nitelikli dolandırıcılık gibi amaçlarını gerçekleştirebilmek için organize örgütler kurabildiler. Atomik seviyede bir senkronize gelişimle devletler de giderek daha merkezi bir nitelik kazandılar, dini ve siyasi otoriteleri sayesinde zenginlikleri ve de kötülükleri kontrolleri altına aldılar.

Devletin kötülükle mücadele için bulduğu yegâne çözüm monopolleşmek ve kötülük piyasasını tek başına domine etmekti. Devletler kötülük tekeli kurabilme konusundaki başarıları nispetinde Ortaçağ ve sonrasında büyüyerek güçlendiler. Kötülüğü evcilleştirmek büyük bir merkezi otoritenin varlığını elzem kıldı. Merkezi otorite zamanla bekasını korumak için de kötülüğü kullanmaya başladı ve böylelikle merkezi, tek yanlı ve denetimsiz bir kötülük dünya halklarının tepesine boca edildi.

Devletler çoğu zaman beka meselesi ile çatışma olması halinde kötülüğün baskılanması veya diğer alanlardaki tarımsal üretim fazlalığından doğan varoluşsal vazifelerini askıya alma eğilimi gösterdiler. İktidar sahiplerinin kendi bekalarını devletin bekası gibi göstermelerine ve kötülüğü bizzat kendi elleriyle devletin tepesine taşımalarına sıkça rastlanır. Bu duruma kötülüğün iktidara gelmesi ya da iktidara gelenlerin kötüleşmesi de diyebiliriz.

Aile reisinin ruhani lider seviyesinde bulunduğu ve sorgulanamaz otoritesiyle gücü tekelinde bulundurduğu ilk çağlardan bugünlere gelindiğinde şeklen değişen çok şey olsa da özde pek bir farklılık yoktur. O zamanlarda da gücün tekelleşmesi bir zaruretti, bugün de böyledir. O zamanlarda güç tekeli ve kötülüğün kontrolünün sınırları özerk hane halklarıyla sınırlıydı; bugünlerde merkezi otoritenin ebatları gezegenin doğal sınırlarına ve hatta ufak bir zorlama ve biraz da hayal gücü yardımıyla uzaya dahi taşabilmektedir.

Medeniyet kavramı zaten merkezi otoritenin idare edebildiği coğrafyanın metrekare cinsinden genişliği ekseninde gelişmiş veya ilkel kabul edilebilen bir olgudur. Genişleme beraberinde yönetim araçlarında dolaylılığı, dolaylılık da yumuşamayı getirdi. Modern iktidarın ilkel seleflerinden en önemli farkı yumuşama eğilimleri sayesinde baskı araçlarını kitlesel hezeyanlar ardına gizleyebilmesidir. Kabile reislerinin iktidarına nazaran çok daha insancıl bir görünüme kavuşan modern devlet özünde dayandığı kötülüğü maskeleyebilecek dolaylama argümanlarına sahiptir. Üniformalar, semboller, soyut idealler ve kamu düzeni gibi kolay çekiştirilebilir kavramlar devletin en faydalı maskelerin başında gelir. Devlet, yarattığı güvenlik hissi sayesinde zihinlerimizin sorgu duvarlarını aşar ve böylelikle git gide sonsuza yakınsayan gizli ve yumuşak otoritesi, bilincimizin doğal bir parçası haline gelen organik prangalara dönüşür.

Devlet esasında yalnızca doğamızda bulunan kötülüğü merkezileştirmiş ve tekeli altına almıştır. Kendiliğinden gelen bir soyluluğu veya kutsallığı yoktur. Bazı devlet teşkilatları kötülüğü kontrol altına tutarken erdemlice davranmış olabilir, tarih bunun başarılı örnekleriyle doludur. Bunun yanında kimi devlet teşkilatları da evcilleştirdiği kötülüğü bekasının teminatı için bir araca dönüştürmüştür. Tarih bunun da örnekleriyle doludur. Devlete dair söylenebilecek en rasyonel şey denetlenmesi ve sınırlandırılması gerektiğidir.

İnsanlık zaten birkaç yüzyıl önce devletin otoritesinin sınırlandırılması gerektiğini anlamıştı ancak devletler de kendilerine çizilen anayasal çerçevenin etrafından dolaşabilme yetisini geliştirmişler böylelikle devletin kılcal damarlarına sinmiş kötülük çok daha görünmez ve baş edilemez bir hale gelmişti. Kokusuz, iz bırakmayan lekesiz ve sentetik bir kötülük salgınıydı bu… Günümüzde sanki halkın içinden birisiymiş gibi, en mahrem sırlarımızı açtığımız yakın bir dostumuzmuş gibi, paraya sıkışsak cebinden çıkarıp verecekmiş gibi, çağırsak sanki düğünümüze gelecekmiş gibi görünen yöneticiler, kokmayan kötülüklerini saklayabilen, “mış gibi” yapma ustalarıdır.

Kötülüğün zaferi olarak nitelenebilecek bu durum, yaygın, kurumsal ve görünmez bir kötülük ağının toplumun kılcal damarlarına dek işlemesiyle sonuçlanacaktır. Kötülüğün toplumda başat davranış modeli olarak yerleşmesinin ne gibi sonuçlar doğuracağına değincek olursak; Nazi Almanya’sı bugün insanlığın topyekûn fikir birliği içerisinde olduğu bu konudaki en bilinen örnektir. Kötülük, merkezi otorite tekeliyle dayatılırsa kolayca norm haline gelerek toplumda davranış değişikliklerine yol açabilir. Sorgu filtrelerini kolaylıkla devre dışı bırakıp yapay bir gerçeklik kurgulayarak kendi değer yargılarını yaratabilir. İçinden çıkılmaz bir soyutlamalar silsilesi içinde gerçeklik giderek daha da belirsiz ve değersizleşebilir.

Farklı etnik kökene sahip komşunuzun kapısını sırf devlet normal görüyor diye kolayca gidip aşağılayıcı ve ayrıştırıcı sembollerle boyayabilirsiniz. Üstelik bunu yaparken kendinizi vatan için siperde seve seve can vermeyi bekleyen bir asker gibi görürsünüz. İyilik ve kötülüğün bu denli karmaşıklaşarak aradaki sınırların silindiği başka bir yer daha yoktur. Kötülük böyle devletlerde o denli kanıksanır ve siyasallaşarak yayılır ki devletin yaptığı kötülüğe işaret edecek şeyler söylemek en büyük “kötülük” olarak kamusal vicdanla ve devlet erkinin merkezi araçlarıyla cezalandırılır.

Kitlesel kötülük çoğunlukla karmaşıklık seviyesi zihinsel aydınlanma düzeyinin çok daha üzerinde olan, kompleksleşmiş ancak buna rağmen güdüsel davranan toplumlarda devlet eliyle yaratılarak ortaya çıkar. İnsancıl, yani fiziksel acı doğurmayan kötülüğün fark edilmesi belli bir entelektüel çaba gerektirir. Kötülüğe karşı galip gelecek bilişsel silahlarla donanmamış insanlar onu durduramazlar. Başkasının başına gelen psikolojik sıkıntılarla empati kurmak rasyonel düşünme geleneğine sahip olmayan zihinler için ağır bir yüktür. Empati yetmezliği kötülüğün kadim dostu olduğu için bugün kolaylıkla çağın gereklerine ayak uyduran kötülük yayılma fırsatı bulabilmektedir.

Kötülüğe duygusal açıdan bakarak çözüm bulmak imkânsızdır. Analitik perspektiften bakarak onu bir verimsizlik problemi olarak görmek gerekir. Yaygın kötülük insan potansiyelinin yetersiz kullanılmasına neden olur. Katı ve dogmatik otoriteler halkın zihninde dev belirsizliklerin, doldurulması güç boşlukların oluşması sonucunu doğurur. Gücün kötüleşmesi ancak ona analitik sorular yöneltilerek engellenebilir. Yoksa güç doğası gereği kötüleşecektir. İhtiyacımız olansa işlerliğini koruyan bir zihin, uygun soru sorma araçları ve kitlesel denetleme mekanizmalarıdır. İçinde insanın bulunduğu tüm organizasyonlarda kötülüğün salgın bir hastalık gibi kök salması ancak bu şekilde engellenebilir.

Kötülük kokar ve burnumuz bir şekilde bu kokuya alışır. Kokuyu temizlemeden soluduğumuz kokuşmuşluğun akciğerlerimize işkence ettiğini anlayamayız. Maske sizi korumaz, nefesinizi tutarak da kurtulamazsınız. Toplumdan soyutlanarak da kötülükten saklanılmaz eninde sonunda o gelip sizi bulur. Karşısına dikilmek, kafa tutmak, soru sormak ve tekrar soru sormak ve son olarak yine soru sormak gerekir!

İlginizi Çekebilir

baymavislotbarportbetgrand pasha betbahsinebetgarantigrandpashabetmeritbetkareasbet

pod mod