Modern Çağda Uzmanlaşma Çılgınlığı veya Anasanatdalılaştıramadıklarımızdan mısınız?

BERKAY BERKMAN@berkmanberkay

Bilgiye ulaşım kolaylaştıkça ”doğru bilgi” yahut ”derinlemesine bilgi” silinip gider oldu. Yerine gelen milenyum sonrası düzende, kitaptan ve bilginin sağlamasını yapmak kültüründen uzaklaşıldı, kavramların neredeyse tümü birbirine karıştı. Hal böyle olunca, çağımızın ”uzmanlaşma hastalığı” doğdu. Hemen her alanda etkisini gösteren uzmanlık çılgınlığı elbette sanata da sirayet etti. Hele ki bilimsel kanıtlara erişebilmenin mümkünatı olmadığı sosyal hususlarda bu durum doruğa ulaştı. X’in uzmanı değil isen X hakkında söz söyleyemez, Y’nin uzmanı isen Y dışında hiçbir hususta eyleme geçemezsin!

Sanatın binlerce yıllık usta-çırak ilişkisi, iyiden iyiye uzman-öğrenci ilişkisine evrildi. Daha okullu-alaylı kavramları tartışılmakta iken, üzerine bir de X uzmanı ile Y uzmanı tartışması eklendi. Sosyal alanların tümüne verilmiş bu hasarın, ”Kutsal” ilan edilen tiyatro sanatındaki etkisinden bahis açmak isterim. Hiçbir üzüntü duymaksızın belirtmeliyim ki, tiyatro sanatının kutsallığına inanmayanlardanım. Demek değil ki bu sanatı faydasız addetmekteyim. Ancak saygıdeğer meslektaşlarım, bizler cerrah değiliz, bu noktayı kabullenmek icab etmekte. Sahneye koyulan bir metin, her ne söz söylerse söylesin, bir canlının hayatta kalmasına yardımcı olmayacak, üstelik buna yardımcı olmayacağı gibi, sözünü teknik ve teorik hatalarla dolu söylerse de hiçbir cana zarar gelmeyecektir. Sanat, kutsal olamayacağı gibi, kötü de olamaz. Sanatın gerekliliğinin bittabii savunucularındanım. Bizler, ruh sağaltmayı misyon ediniriz. Ruhunu sağalttığımız bireyler ise, toplumu sağaltırlar. Bu böylece sürer gider. Ve lakin, pedagojik bilgi eksiği ile çocuk seyircinin gelişimine hasar vermek haricinde, erişkin seyirciye hasar veremeyiz. Çok çok, vaktini çalmış oluruz ki muhtemelen seyircimiz o çalındığını düşündüğü vakitte atomu parçalamayacaktır. Beri yandan, dünyaya barış mesajları veren bir piyes sahnelediğimizde yahut bu mesajlarla bir film çevirdiğimizde, inanın ki dünyaya sırf bundan dolayı tümüyle barış gelmeyecektir. Kitlenin, büyük çoğunluğu, yaşamına olduğu gibi devam edecektir. Bir kısım azınlık ise, kendi mahallesine veya yakın çevresine barış getirebilir, bundan üzüntü duymamak, buna mutlu olmak ve bununla yetinmek gerekir.

Geçtiğimiz günlerde, ismini vermeyeceğim bir üniversitenin, konservatuvar tiyatro bölümünün dersinde yaşanan bir hadiseden söz etmek isterim. Rol dersinde oyunculuk bölümü öğrencileri sırayla hocalarına tiratlarını oynayacaklar, içlerinden biri ise o esnada böbrek taşı düşürüyor, hoca ise yere bir döşek serip üzerine uzanmasını, sahneyi asla terk edemeyeceğini söylüyor. Genç, dersi kıvranarak tamamladıktan sonra, hastaneye götürülüyor. İşte diyorum ki, kutsallaştırma ile işi fazlaca abartmıyor muyuz? Allahtan bu hadisede sahne sırası için böbrek taşı düşüren genç, bir ”oyunculuk” bölümü öğrencisi idi, ya bir başka bölümün öğrencisi olsaydı? Şu halde, derhal topa tutulur, taş düşürmekten de büyük sancılara gark edilirdi. ”Efendim, bu işin okulunu okumayanların sahnede ne işi var?” yahut ”Bir dramaturg, bir yazar, bir tasarımcı, bir heykeltraş, asla sahneye çıkmamalı!” Çıkarsa kendini kaybedip delice hareketler yapabilir ve sahnedeki dekorları ön sıradaki seyircinin tepesine devirip onların başlarını yarmak suretiyle beyin kanamasından hakkın rahmetine tez elden kavuşmalarını sağlayabilir. İşin latifesi bir yana, çıkarsa ne olur, herhalde Ferhan Şensoy olur! Yazar, oynar, yönetir, gerekirse dekorların marangozluğunu yapar, sahne ışıklarının ampullerini de değiştirebilir, bunun için askeri nizam üzere elektrik mühendisliği mezunu olmasına hacet yoktur. Biz de onun yazarlığına ayrı, aktörlüğüne ayrı, yönetmenliğine ve dolayısıyla rejisine ayrı hayran kalırız. Velev ki Ferhan Şensoy’un binde biri yeteneğe ve donanıma sahip değildir, şu halde çabasını seyreyler, devamını arzu edersek alkışlar ve bilet satın alır, arzu etmezsek onu bir dahaki sefere tercih etmeyiz. Demem o ki, ”linç”ten önce ”tercih” yoluna gitmeli. Fakat uzmanlaşmanın çılgınlığı, ”uzman” ünvanı alan kişiye/sanatçıya, mesleği salt tekelinde hissettirdiğinden, tekelin elden gitmesi karşısında uzman kişi pençelerini hiç çekinmeden çıkarıveriyor. Bunu yaparken ise, atladığı birtakım noktalar kendini gösteriyor.

Evvela bir işgüzarca durum söz konusu, ”oyunculuk bölümü mezunu” olmayan sanatçıların sahneye çıkmasına veya film çevirmesine karşı gelen ”uzmanlar”, kendilerine iş teklif eden ve rol oynamaları karşılığında ücret ödeyen ”yapımcı”lara , ”Siz bu işi yapamaz ve tarafıma hiçbir ücret ödeyemezsiniz, çünkü yapımcılık bölümü mezunu değilsiniz.” demiyorlar. Tabii ki mübalağa ediyorum, ”Sinema bölümü mezunu değilsiniz.” deyivermeleri de yeterli olurdu, kabuldü. Ancak, parası zamanında ve arzu edilen kaşe düzeyinde ödendiği noktada, sözünü ettiğim uzmanlığı savunanların bugüne değin hiçbir yapımcıya , ”Siz inşaat mühendisliği mezunusunuz, siz üniversite mezunu değilsiniz, siz doktorsunuz, öğretmensiniz, açıköğretim fakültesi mezunusunuz, ilkokulu dahi yarım bırakmışsınız.” dediğini duymadım. Bir diğer yandan, bugüne değin yapılamaz denenlerin yapıldığını da belirtmek isterim, dolayısıyla atlanan noktalardan biri de Ali Poyrazoğlu’nun tiyatro bölümü mezunu olup Metin Akpınar’ın alaylı oluşu, lakin ustalık, saygınlık, yetkinlik, donanım ve başarı düzeylerinin eşdeğer oluşu, yanı sıra seyircinin bu tartışmayı hiçbir biçimde zerre umursamayışı bize tartışılanın içi boşluğunu, kofluğunu göstermiyor mu?

Bugün halen oyunları sahnelenen ve tiyatro bölümlerinde ders mahiyetinde okutulan Euripides’in yazarlığına ve yönetmenliğine muhalefet edebilir miyiz? Üstelik kendisinin tarihte bilinen herhangi bir ustası, üstadı yok iken? Aynı tartışmayı yürüten bir oyuncunun, pedagoji bilgisi edinmeksizin, 8-12 yaş arası çocuk öğrencilerine eğitim verirken Luigi Pirandello’nun ”Ölüm; garip, korkunç, iğrenç bir böcek olsa…” diye başlayan ”Ağzı Çiçekli Adam” oyununun tiradını etüt ettirdiğine gözlerimle şahit oldum. Bir diğerinin ise, durumu yumuşatmak maksadı ile ”Herkes tiyatro yapabilir ancak amatör olarak… Tiyatro eğitimi vermek ciddi bir iştir ve uzmanları dışında asla yapılamaz.” deyişini kulaklarımla işittim. Oysa, yine ”tercih”ten evvel ”linç” gelmiştir. Erişkin öğrenci, karar verebilecek yetkinlikte değilse de bir süre sonra mesleki düzeyinde herhangi bir ilerleme kaydetmeyişinin farkına varıp yetersiz bulduğu eğitimini yarıda kesebilir. Yahut, yeterli sonuçlar alarak, kariyerindeki ilerlemeyi sürdürebilir. Sürdürdüğü de çokça görülmüştür. Örnekse, Mourinho ömrü boyunca futbol oynamamasına rağmen, hocalığını yaptığı takımlarda dünya çapında şampiyonluklar yaşamış ve spor tarihine ismini altın harflerle yazmıştır. Sinisa Mihajlovic’in kendisini bu konuda eleştirmesi üzerine ona şu yanıtı vermiştir; ”Jokey olmak için önce at mı olmak gerekir?”

Örnekler sanat ve spor alanlarını da aşarak çoğaltılabilir, mühim olan örneğin artışı değil, kavranışı olacaktır. Öyleyse, ”uzmanlaşma” savunucularının, tekele hakim olamamaktan ileri gelen kaygısının baskın geldiğini düşünmekteyim. Tabii, ucunda ölüm yok ise?

Hiçbirimiz alanında uzman olmayan bir cerrah tarafından ameliyat edilmek istemeyiz yahut içerisinde yolculuk ettiğimiz uçağı illa ki uzman bir pilotun uçurmasını isteriz. Ancak söz konusu sanat ve edebiyat gibi yaşam tehlikesi içermeyen bir alan ise, çok çok zamanımızı kaybederiz, kötü bir kitap okur, hatalı bir film seyrederiz. O sebeple, uzmanlaşmanın diretilemeyeceği alanları bir parça serbest bırakmalı kanaatindeyim. Günümüz başarılı yönetmenlerinden Selçuk Aydemir’i ele alalım, Murat Cemcir bir programda, uçak mühendisi olan Selçuk Aydemir için, ”Uçak uçuruyor, film mi çekemeyecek?” diyordu. Haklıydı da bence. Yani Güven Kıraç resim yapmamalı, Ali Atay film yönetmemeli, Haluk Bilginer de şarkı söylememeli, öyle mi? Şu mantığa göre Fazıl Say da kitap yazmamalı… Peki ama böylesi bir düzende her sanatçı salt kendi uzmanlığını sürdürür ise, siyasetin içine sanatı nasıl entegre edeceğiz? Daha da önemlisi, sanatçıyı nasıl entegre edeceğiz? Yani fena mı olurdu ülkeleri, şairler, ressamlar, müzisyenler, yazarlar, aktörler yönetseydi? Siyasal bilgiler bölümü mezunu olmadığı için sizce bir şair bir ülke yönetirken gayesi savaş çıkarmak mı olurdu? Beri yandan, uzmanlara uzmanlığını verenlerin uzman olmayışını nasıl değerlendirmeliyiz? YÖK’ten alınan sanat diplomasını baz aldığımızda, YÖK’te aktif görev yapmakta olan sanat diplomalı kaç kişi vardır?

Konservatuvarda öğrenci olduğum dönemi anımsıyorum da, bizlere derslerde okutulan piyeslerin yazarlarının büyük çoğunluğu dramatik yazarlık bölümü mezunu değildi, yalnız Murathan Mungan’ın bu bölümden mezun olduğunu, okuduğumuz ve sınavlarına girdiğimiz diğer oyun yazarlarının büyük çoğunluğunun Türk edebiyatı, İngiliz dili ve edebiyatı, Alman dili ve edebiyatı, iktisat, hukuk vb. bölümlerden mezun kişiler olduğunu anımsıyorum. Herhalde ömrü boyunca sigortacılık mesleğini sürdürmüş olan Franz Kafka günümüzde yaşasaydı, yazarlık alanının uzmanı olmayışı ile yerin dibine batırılırdı. Tıp doktoru olan Anton Çehov ise, tiyatro eşim, doktorluk metresim diyordu. Aynı cümleden örnek veren Ercan Kesal ise, edebiyat ve doktorluk benim yol arkadaşlarım diyor ve ekliyor; ”İtiraz ettiğim modern çağın branşlaşma, uzmanlaşma hastalığı. Uzmanlaştığınız zaman bütünü kontrol etmek ve bütünü takip etmek şansını da kaybediyorsunuz. Ben tam bunun tersini yaparak ayakta kalıyorum. Okurken aslında oyunculuğumu, oyunculuk yaparken yazacağım senaryoyu, bütün bunların ertesi sabah hastamla konuşurken beni nasıl değişik bir adam yaptığını fark ediyorum. Birini öbüründen nasıl ayırt edebilirsiniz ki, bu kendinize haksızlık olur. Bu yüzden hep söylüyorum ben, Sait Faik okumayan bir doktora muayene olmayın.”

Ülkemizin bu anlamdaki tarihine kıyısından köşesinden de olsa bir göz atmak ve anlam çıkarmak gerektiğini düşünmekteyim. Öncelikle 1927’de Muhsin Ertuğrul, çalışanlar arasındaki işbirliğinin nasıl sağlanacağını göstermek amacıyla, yönetmenin, oyuncunun, kondüvitin, kitaplık sorumlusunun görev ve sorumluluklarını ayrı ayrı belirterek bir düzen sağladı. Bu düzeni sağlamak günün koşulları için elzemdi. Yaratılan düzenin kazanımı olarak, 1930’da İsmet İnönü’nün çıkardığı Belediyeler Kanunu’nun on beşinci maddesinin elli dokuzuncu fıkrası gereği ”ihtiyari” bir görev olarak belediyeler tiyatro binası yapmaya ve topluluk kurmaya yetkilendirildi. İşte bu, tiyatronun devlet nezdinde üvey evlatlıktan kurtulması demekti. 1931’de Belediye’ye bağlanan Darülbedayi, 1934’te Şehir Tiyatrosu oldu. Yine günün koşullarınca edebi heyet ile sanatçılar arasında yaşanan bir kavgadan doğan sonuç, şehir tiyatrosuna Dramaturg kavramını kazandırdı ve dramaturgiyi raportörlükten kurtardı. Bu yıllarda ülkemizin ilk tiyatro meslek okulu açıldığında, eğitim süresi yalnızca 2 yıldı. Ancak günümüzde bu süreç 4 yıla uzatılmış, üstelik master ve doktora aşamaları ile 10 yıla kadar varmaktadır. Oysa üstat Tuncel Kurtiz, ‘Ben hala öğrenciyim” derken 70 yaşındaydı. Devam edecek olursak, ilk iki yıldaki tiyatro tarihi, edebiyat, musiki, soluk denetimi, eskrim gibi derslere, dönemin Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yeni dersler eklendi ve süre 3 yıla çıkarıldı. Eklenen dersler arasında, dramaturgi, giysi tarihi, sahne uygulaması, mimik, beden eğitimi vardı. 11 Nisan 1940’ta çıkarılan yönetmeliğe göreyse konservatuvar tiyatro eğitiminin süresi 5 yıl olarak saptanmış ve bu eğitime adaylık için en az ortaokulu bitirmiş olmak şartı getirilmişti. 1958 yılında ise Tiyatro Enstitüsü kurulmuş, seminerlere Aziz Nesin, Orhan Asena, Çetin Altan, Suat Taşer, Turgut Özakman katılmıştı. Enstitü, 1964 yılında, bu kez Tiyatro Kürsüsü adı ile yeniden açıldı ve süre 4 yıl olarak belirlendi. Kürsünün başında, Alman Dili ve Edebiyatı, Tiyatro, Felsefe, Pedagoji, Sanat tarihi alanlarında akademik kariyeri olan Prof. Dr. Melahat Özgü vardı. Dersleri ise, Metin And, Nurhan Karadağ, Ergin Orbey, Turgut Özakman, Cüneyt Gökçer, Emre Kongar ve Yücel Erten veriyordu. 70’lerden sonra ise ana sanat dalları birbirinden ayrıldı ve Dramatik Yazarlık, Oyunculuk, Sahne Tasarımı ana sanat dalları ortaya çıktı.

Tarihsel gelişimin bize gösterdiği üzere, eğitimin faydası elbette tartışılamaz lakin eğitimin daha doğrusu sanat eğitimi ve dolayısıyla yetkinliği hususu yüzde yüz tartışmaya açıktır. Döneme ve dönemin gerekli koşullarına göre şekil şemal değişmekte, ”doğru olan bulunmaya çalışılmaktadır.” Ancak, sanatın ”tek ve tartışmasız bir doğrusu” olursa, sanat kavramına ters düşmüş olmaz mıyız?

Bütün bunları elde var bir olarak değerlendirip en başa dönersek, bilginin özüne inmeksizin ve üzerine düşünmeksizin salt uzmanlığı savunmak, bence yetersizliğin çaresizliğidir. Buna mukabil, meslek erbabının, mesleğinin her alanına belli ölçüde vakıf olması gereğine inanmaktayım. Okullu yahut alaylı, uzman yahut bölüm dışı fark etmeksizin, bir mesleği icra eden kişi, tek alanda sabit kalır ve alanının dışında kalan bölümler ile ilişkisini keser ise o noktada eksiklik baş gösterecektir. Yazar, replik yazdığı oyuncunun duygu ve durumunu kavrayabilmek adına sahneye çıkmalı, aktör/aktrist rolü yalnızca yorumlamakla yetinmeyip rolü sıfırdan yaratabilmeli, yönetmen, dekor kostüm ve aksesuvar oluşturabilmeli, tasarımcı ise reji verebilmelidir. Gerektiğinde bütün bu kişiler, yapımcıya, marangoza, eğitmene, müzisyene dönüşebilmelidir. Elbette bunlar, her bir alana aynı düzeyde vakıf olamayabilirler lakin belli bir seviyenin üzerinde tüm alanlara vakıf olmalı, gayret göstermeli ve salt kendi alanlarında sabit kalmamalıdırlar. Nihayetinde sabit kalanlar, kısıtlı alanda çalışabileceklerinden, tekelleşemedikleri noktada işi kutsallaştırmakta iken, çok yönlü olanlar, çeşitli alanlarda üretim yapabilmenin verdiği yetkinlik ve kuvvet ile varlıklarını muhtaç kalmaksızın yaşam boyu sürdüreceklerdir. Son kertede sözü, işbu hadisenin bütününü özetleyen Ali Taygun ve Mehmet Birkiye’nin sözlerine bırakmak isterim;

Ali Taygun : ”Yeni bir öğrenim bürokrasisi ve sanat bürokrasisi yaratılmaktadır. Maliye Bakanlığı diyor ki, konservatuvar ve oyunculuk bölüm mezunu olmayanlar, Şehir Tiyatrosu’na ve Devlet Tiyatrosu’na giremez. Zihni Göktay, Suna Pekuysal, Tomris İncer, daha nicelerini söyleyebilirim, ne konservatuvar mezunudur ne de oyunculuk mezunudur. Müthiş oyunculardır bu kişiler, yani okulda okuma elbette faydalıdır ama okumamak bir eksiklik değildir. Bunu kabul etmemiz lazım. İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın Muhsin Ertuğrul’dan bu yana, hiçbir genel sanat yönetmeni bu tiyatroya bugün Maliye Bakanlığı’nın şartları altında öyle oyuncu olarak bile kabul edilemez. Genel sanat yönetmeni olan on kişi var aşağı yukarı, hiçbiri oyuncu olarak Şehir Tiyatroları’na alınamazdı. Erol Keskin iç mimardır, Hamit Akınlı vardı edebiyatçıdır. Ondan sonra sırayla gelir Gencay Gürün hukukçudur, Kenan Işık idarecidir, siyasalcıdır yani. Hepsi, bir tanesi bile, oyunculuk bölümü mezunu olmamıştır. Bir bürokrasi yaratma gayesi var ortada. Ben size yine bir örnek vereyim, yanımda Yale Drama School’un program kitapçığı var ve bir de okulun hoca listesi var. Okulun master düzeyinde ve doktora düzeyinde ders veren 88 tane hocası var. Bu 88 kişi içinde on bir tane doktor var ve bunlar da oyunculukla ilgili değil dramatik edebiyat, hukuk, elektrik, akustik ile ilgilenen kişiler. Sahneyle ilgili tek bir doktoralı hoca yoktur. 88 kişiden 12’si lise mezunudur. Reji bölümü başkanı, benim zamanımda da oradaydı, lise mezunudur. Tiyatroyu belli eğitim süreçlerinden geçirerek öğretemezsiniz, tiyatroyu öğretemezsiniz. Tiyatro bir eğitim olabilir ama onun da yöntemi tamamıyla kendisine özgüdür ve bunu bilimlerle karıştırırsanız çok büyük zarar vermiş olursunuz. Ayrıca hoca yetiştiremediğimiz için, Türkiye’de benim bildiğim bir tane ses hocası yok. Hareket, beden, bu derslerin hocası yok yahu. Yani Yale Üniversitesi’nin oyunculuk bölümü müfredatına baktığım zaman derslerin adı çok basit. Ses, konuşma, beden ve sahne. Bizde baksanız, böyle kitap adı gibi, karmaşık adlı bir sürü ders var. Bunların bir sebebi de YÖK’tür çünkü birisini işe almak için ders uydurmanız lazım. Oyunculuk metotlarının analizi gibi saçma sapan isimlerle ders verdim ben!”

Mehmet Birkiye : ”İngiltere’de oyunculuk okulu olan LAMDA’nın (London Academy of Music and Dramatic Art) tanıtım yazısında kabaca şöyle bir cümle var; “Biz üniversitelerin entelektüelliğine inanıyoruz, ama oyunculuğun entelektüelliği farklı bir şeydir.” Bazı oyuncular inanılmaz derecede parlak bir oyunculuk zekâsına sahip olabilirler ama akademisyen olarak ortalamanın altında bir zekâları olabilir. Oyuncunun zekâsı ve işleyişi farklıdır. Onun için oyuncunun işleyişi, akademi dediğimiz, konservatuvar dediğimiz ya da özel kurs dediğimiz yapılar içinde gelişir. Örneğin bugün Yale Üniversitesi’ne girmek için tavsiye mektubu da gereklidir. Şimdi tavsiye mektubu bir tiyatrocunun -yahu bu çocukta iş var- dediği zaman, çocuğun kaale alınması demektir. Yani bir YÖK sınavı, ıvır zıvır yok. İngiltere’deki önemli bir oyunculuk okulu olan RADA için de (Royal Academy of Dramatic Art) tavsiye mektubu çok önemlidir. Demek ki sanat kuruluşları kendi özgün yapılarını oluşturacak bir esnekliğe bağlı olmalıdırlar. Oradaki ustaların sanatı kurmada buldukları yöntemlerle geliştirdikleri bir yapıdır bu. Bu YÖK’ün ya da herhangi bir katı kurumun işleyişine bağlanamaz. Bir örnek vereyim; bir oyunculuk hocası YÖK uygulamaları çerçevesinde sanatta yeterlilik yapmak zorundadır, eğer hoca olarak devam etmek istiyorsa. Bu sene konservatuvarın lisans birinci sınıfındaki bir iki öğrencimiz öyle bir vize sınavı verdi ki, bence o an için sanatta yeterliliklerini almaları lazımdı. Ben açıkçası onların yaptıklarını beceremezdim. Bu çocukları hemen hoca yapalım demiyorum ama “Sanatta Yeterlilik” kavramının göreceli olduğunu söylüyorum. Kavramın kendisi doktora karşılığı kullanılıyor. Bunun anlamı şu; YÖK uygulamalı sanatlarda “doktora” yapılmasının doktora mantığına ve yöntemine uymadığını fark ettiği için ”Master Of Art” kavramını sanatta yeterlilik olarak kullanmış ve bunu da bir sınav prosedürüne bağlamıştır. Bu tür prosedürler içerisinde çok başarılı olamıyoruz. Çünkü sanatın hiyerarşisi bürokratik olamaz. Olsaydı Chopin, Chopin olmazdı.

İlginizi Çekebilir

betpas

canlı bahis

güvenilir bahis siteleri