Milenyum Sanatçısının Sancıları

BURAK ÇAKIR@tburakcakir

19.yüzyılın ikinci yarısı itibariyle başlayan ve süregelen doğu-batı ikilemlerimiz ve kısmi aşağılık komplekslerimizi hariç tutacak olursak biz, bizden önceki kuşakların aksine ne yıkılmak üzere olan bir imparatorluğun, ne dünya harplerinin, ne büyük buhranların ne de darbelerin gölgesinde serpilmiş sanatkârlar değiliz. İmkânlarımız geçmişe oranla oldukça geniş ve çeşitli. Bu bakımdan çocukluğu veya ilk gençliği milenyumla kesişen bizim kuşağımızın çıkmazları daha şahsi problemlere ve tükenmek bilmeyen ikilemlere dayanıyor. Çünkü artık hepimizin eli kalem tutuyor, sanattan ve dünyadan iyi kötü haberdarız, kendimizi bir dörtlükle şair, cep telefonumuz ile çektiğimiz kısa bir video ile yönetmen, sadece birkaç ders devam ettiğimiz gitar kursuyla müzisyen ilan edebiliyoruz. Dün dedelerimize taşrada takılan lakaplar yerine bugün şehirlerde kendimize koca koca sıfatlar takıp takıştırıyoruz ve telaşımız bu sıfatlara çevrimizdeki insanları inandırmaktan ibaret.

Bolca sanat tüketiyor, daha çok tüketmek için aylık ve yıllık hedefler belirliyor, bu yoğun tüketime uymayan kimseleri küçümsüyoruz. Beylik beyanatları tekrarlayarak, çok tüketmeden iyi sanat üretilemeyeceğini iddia ediyoruz.  Kuytuda bulduğumuz ve çokça beğendiğimiz eserleri çocuksu bir kıskançlıkla saklamak, kimseye duyurmamak istiyoruz. Entelektüel olmakla sanatçı olmayı birbirine karıştırıyoruz. Yeni öğrendiğimiz her şeyi hemen eserlerimize aktarmaya çabalıyoruz. Çektiğimiz filmi ünlü bir yönetmenin bilinmeyen, vurucu bir sözü ile noktalıyor, yazdığımız romanın betimlemesinde türünde klasik haline gelmiş bir başka romandan alıntı yapıyoruz ve entelektüel kaygılarla yaptığımız bu ufak tefek eklemlerin bizi ne kadar küçük düşürdüğünü fark etmeden “Neden?” diyoruz, “Neden Tarkovski olamıyorum?”[1]

Korkak bir çekingenlikle kimseyi eleştirmiyor, yapılan yanlışlar hakkında yorum yapmıyoruz. Entelektüelliğimiz kapsamlı ve derin olmadığından fikir beyan ederken “bence” demeden cümleye başlayamıyoruz. Sanatta gösterdiğimiz bu politik tutumumuza karşın sosyal ve siyasi meselelerde kendimizi bir otorite, bilirkişi gibi konumlandırıyor, en ilginç açıklamada bulunmak için yarışıyoruz. Sanatçı kimliğimizi bu kez aktivist kişiliğimizle karıştırıyoruz. Kimlik bunalımı yaşıyoruz. İstediğimiz sıfatı ismimizin önüne koyabilmek lüksü ile kuruyemiş seçer gibi özgeçmişimize her sanattan biraz biraz ekliyor ama hiçbir dalda yetkin olamıyoruz.

Kolaya kaçıyoruz. Büyük bir sanatçı olmaktansa büyük bir sanatçı gibi görünmeyi tercih ediyoruz. İlkel bir oyunculukla bu büyük sanatkârların hayat ve rutinlerini taklit ederek büyük sanatkârlar olacağımızı varsayıyoruz. Yanılıyoruz. İkaz edildiğimizde sanatın ve estetik yargıların göreceliliğinden ahkâm kesiyoruz. Bir kez daha kaçıyoruz. Neden kaçmayalım? Başarısızlığımız yekten yüzümüze vurulursa kendimize bir başka uğraş buluruz. Nihayetinde şair olmak için kalemimiz, yönetmen olmak için telefonumuz, müzisyen olmak için gitarımız hazır.

[1] Murat Düzgünoğlu’nun yönettiği “Neden Tarkovski Olamıyorum” filmi bahsettiğimiz sanatçı profilini işlemesi itibariyle önemli bir eser.

İlginizi Çekebilir

baymavislotbarportbet