“Kimi Okur Denize Sırt Çevirip Geldiği Yöne Doğru Yürür…”

Röportaj: Aydın Meral

Her öykü kendi özgünlüğünde olmasına rağmen bazılarında ortak temalar var: delilik, futbol, Adana… Kaan KARA’nın kurgulama eğilimi bağımsız parçalar arasında bir bütünlük sağlamak mı?

İlk kitabın oluşması için öncelikle kafamın içinde bir sahne oluşturmam gerekiyordu. Sahtekar bir amca, ufak bir meyhane, rekabetçi bakkallar, halı saha maçları, köşe başında bekleyen taksi şoförü, tıklım tıklım dolu kıraathane, deliler ve sokak hayvanları gibi unsurlar bana 90’lı yılları temsil eden bir “mahalle” atmosferi sundu. Eldeki dekor ve unsurlar bunlar olunca senaryo da kendiliğinden gelişti. Her köşe başında ayrı bir vaka meydana gelse de, her binada ayrı bir aile tantanası kopsa da bütünü oluşturan parçalar gibi öyküler de birbirlerini tamamlar nitelikte görevler üstlendi. Doğup büyüdüğüm yer olan Adana ve hayatımda önemli bir yeri olan futbol tutkum ister istemez yazdığım öykülere yansıdı. Neticede bir yazar önce kendi coğrafyasını, o coğrafyanın insanını ve o insanların dertlerini anlatmaya çalışıyor diye düşünüyorum. Tabii kendi dürbününden bakarak…

Bir yazar olarak sizi yazmaya iten acı, kurgusaldan alımlanan mı yoksa gerçeklikte tanık olunan mıdır?

Sanırım bir yazar için her türlü acı iş görür. Üretkenlik için mutluluk bir işe yaramasa da acı her zaman etkin bir itici güç olmuştur. Çünkü insan ne öğrenmişse acıdan öğrenmiştir. Mutluluk; kullanışsız, ucuz ve yanıltıcıdır, etkisi uzun sürmez. Bu bağlamda insan bazen çektiği acıdan kurtulmak için hayal denilen limanına demir atıp oraya sığınabilir. Yazma eylemi de bu limanda hissedilen huzur ve yalnızlıktan doğuyor bence.

Öyküleriniz ne kadar gerçek değildi?

Kurgu olarak ele alacak olursam; öykülerin tamamı uydurmaca. Birkaç karakter dışında tanıdığım kimse yok öykülerde. Ama bu durum bilmediğim insanları anlatmış olmakla karıştırılmamalı. Çarşıya pazara çıkıp dolaşınca rastlayabileceğiniz türde karakter hepsi. Çukurova insanının profilini çizip başta doğallıklarını ve çılgınlıklarını anlatmaya çalıştım. Gerçek ya da tecrübe edilen bir olayı yazmak ile tamamen kurgusal bir metin yazmak arasında büyük fark var. Gerçek bir olayı kâğıda dökmek iyi bir hafıza ve çözümleme gücü gerektiriyor. Kurgusal metin yazmaksa görülen rüyayı anımsayabilme ve şekillendirebilme yeteneği gerektiriyor. İkisi de ayrı ayrı önemli olsa da sanırım ben rüya görmeyi daha çok seviyorum.

Bir okuyucu olarak öykülerinizde gözüme en çok çarpan şey gözlemin yerindeliği… Tiyatrodaki “sahnede silah varsa o silah patlar” saiki gibi kurgusal metinlerin harcı dış dünyadan alınan ve olması gereken yöne giden bir akışın mı ürünü?

Gözlem gücü sanatın her alanında çok önem teşkil eden bir unsurdur. Edebiyatta da doğru baharatın doğru yemeğe konulması gibi önemlidir. Çehov’un “silah” ifadesi planlı ya da çalakalem tekniği için de olması gerekeni belirtir. Neden sonuç ilişkisini tutarlı hale getirmek için gösterdiğin silahı patlatmak zorundasın. Bazen metinde öne çıkan bir unsur, cümle ya da ayrıntı yazarı da ikna ederek kendi peşine takıp etkili bir sonuca götürebiliyor. Yazma uğraşının en güzel yanlarından biri de budur; hikâyenin nerede biteceğini ya da finale dair farklı birkaç sondan hangisinin ipi göğüsleyeceğini yazarın da bilmemesi. Edebiyat denilen sonsuz manzaraya sahip bir yolda yolu sadece yazar biliyormuş gibi düşünülse de direksiyonun başına bazen başka yolların da olduğunu bilen yazının ya da hikâyenin kendisi geçebiliyor.

Öykülerde yerleşik tabuların, putların yıkımı göze çarpıyor:  Kutsallıklar, toplumsal alışkanlıklar ve yerleşik körlükler… Ve bunlar genel olarak deli –Ziver, Goncilli- veya topluma aykırı tipler üzerinden –Nevzat-  üzerinden gidiyor. Bunun böyle olması toplumun yeni görüşlere olan direnç tamponunu atlatabilmek mi yoksa salt kurgunun gereği mi?

Kara parçasının sonuna gelip denize ulaşıldığında dünya bitmiş olmuyor. Başka bir dünyanın ürünü olmasa da başka bir yaşam alanıyla karşılaşıyor insan. Kimi okur denize sırt çevirip geldiği yöne doğru yürür kimiyse o suya atlamak için soyunmaya başlar. Edebiyat da böyledir. Bazen kişinin sınırlarını zorlayan rahatsızlık ve acı veren işkence aletine dönüşebilir. Başka hayatların, başka yasaların ve farklı düşünce yapılarının olduğunu kabul etmek zorundadır bazen okur. Okurken huzurunu kaçırdığı için yazarın başka kitaplarını okumak istemeyen okur kitlesi var. Bu çok anlamsız… Bir kitap sadece gerçeklerden kaçıp huzuru bulmak için okunmaz. Gerçeklik duvarına sertçe çarpıp acı içinde kıvranman ve bu nedenle hakiki bir empati yapabilmen için de okunmalıdır. Çünkü edebiyatın görevlerinden biri de acı çektirmektir. Hayatın sadece senin bakış açından, geleneklerinden ve alışkanlıklarından ibaret olmadığını kabul etmen gerekir. Dilde aykırılık, hayal gücünde aykırılık ya da aykırı karakterlerin varlığı edebiyata her zaman renk katmıştır. Aynaya bakıp kendi siluetinden sıkılan insan, kendine hiç benzemeyen ve kendisi gibi olmayan bir karaktere hayran olabilir ve ondan bir şeyler öğrenebilir. Ben de öykülerimde toplumun sırt çevirdiği ya da görmezden geldiği insanları anlatmayı seviyorum.

Neden öykü türü? Öykünün romana göre dar kesitliliği yazara nasıl bir dayatma getirir?

Romana kıyasla öykü yazmanın daha keyifli olduğunu düşünüyorum. İkisinin de ayrı özellikleri ve çalışma şekli var. Biri güneşin doğuşunu, diğeri de günbatımını izlemek gibi… Belki de beni bağlayan, çok daha uzun süre masada tutan, uzadıkça uzayan bir metine gereken sabrı gösteremiyorum. Bir olayı kısaca anlatmak varken uzun uzadıya, daha detaylı anlatmak ne kadar doğru, sorusunu bazen kendime sorsam da romanın var oluş mantığı sonunda ikna ediyor beni. Öykü türünü denemiş, romanı ise deneyen biri olarak öykünün samimiyetine daha çok inanıyorum. Romanda deyim yerindeyse; at koşturmak serbest. Ama öyküde ne yapılması gerekiyorsa o kısa alanda ve zamanda yapılmak zorunda. Az cephaneyle maksimum tahribat yaratma eylemine benziyor öykü yazmak. Ama romanın mantığı biraz daha farklı. Bazen bir romanı bir cümle, bir paragraf ya da bir sayfa için okursun. Peki, o önemli kısım için o roman baştan sona okunmalı mı? Bence; evet…

Öykülerin bazılarının sonunu açıkta bırakıyorsunuz. Sonrasında bu karakterlerin beyninizde dönüp dolaştığı oluyor mu? Zira bitmemişlik kendini tamamlatmak ister.

Aslında ilk kitapta yazdığım her öykü bitmesi gereken yerde bitti, diye düşünüyorum. Mesela “Takımdan Ayrı Düz Koşu” isimli öykümde Tamer’in hikâyesi Tamer’e, ailesine ve çevresine göre bitmedi. Ama bana göre bitti. Tamer üzerinden anlatmak istediğim şeye ulaştığımda Tamer’le ve o öyküyle işim bitmiş oldu. Saatlerce yürüyüp bir çıkmaz yola vardığında boşa yürümüş olmazsın aslında. O yolun vardığı çıkmaz sokak da bir sondur ve bu absürt sonu kabul etmen gerekir. Her öykünün ya da romanın sormak istediği bir soru olmalı. Yazar, o soruya uygun cevabı bulunca metinden ayrılmak zorundadır. Ama bu durum hikâyenin bittiği anlamına gelmiyor tabii ki. Belli mi olur, Ayfer Tunç’un “Saklı – Evvelotel” eserinde yaptığı gibi yıllar sonra Tamer’in hikâyesinin devamını da anlatabilirim. Yani iş sadece bende bitmiyor. Tamer’in yakama yapışıp; “Dinle beni, başka şeyler de yaşadım, sana anlatmam gerek,” demesi lazım. Çünkü yazdığım öykülerdeki karakterler benim gerçek akrabam. Hepsini seviyorum ve her birini çok iyi tanıyorum. Ara sıra oturup konuştuğumuz, dertleşip hasret giderdiğimiz de oluyor tabii ki.

Yazar kimdir, neyin sonucudur?

Yazarlık bir meslek olmamakla birlikte her mesleği temsil edebilen, her mesleğe bürünebilen bir uğraştır. Yazar; akla gelen her şey olabilir. Robert Walser gibi delirip aklın sınırlarının ötesinde de gezinendir. Gidilmemiş bir gezegende algı kapılarını yıkan bir nesneye de bürünebilir. Aklın sınırları dâhilinde mantığa yatan her şeye ya da saçmalığın daniskasına hizmet de edebilendir. Gerçek yaşamdan keyif almayıp hayal âleminde yaşamayı sevenlerin yolculuğu ve bu yolculuktan alınan büyük keyif de diyebiliriz yazma uğraşı için. Gündelik yaşamın sunduğu keşmekeşten ve anlamsız düşünce yığınlarından kurtulmak için çok eğlenceli bir yöntem bulmuş, edebiyata, topluma ve kendisine sorumluluğunu unutmayan ve bu nedenle politik tavır takınan emekçi bir kâşiftir yazar. Bunların hepsi; yazarak dünyayı daha iyi bir yere getireceğine inanmış, Don Kişot’çuluk oynamanın verdiği hazzın sonucudur.

İlginizi Çekebilir