Kim ve Düşündürdükleri

Barış Viran

Son yıllarda sürekli duyduğumuz ve her “nitelikli eser nedir, klasik eser nedir” tartışmasının döndüğü sırada karşımıza çıkan cümlelerin başında gelir başyapıtların sona erdiği ve büyük sözlerin bittiği bir çağda olduğumuz. Tüm bunlara rağmen, nitelikli kitapları okumamız için bir engel olmadığına inananlardanım. Demek istediğim, hiçbir yazardan bir Suç ve Ceza, Sefiller, Paris Sıkıntısı, Cehennemde Bir Mevsim beklemiyoruz. günümüz dünyasında bunu beklemek de budalalık olur zaten. Ama, “son” kelimesini okuduktan sonra, iyi bir eser okumanın hazzını elimizden almasına da kimsenin hakkı yok sanırım.

Bu “büyük söylemler çağı sona erdi” sözü garip bir şekilde ülkemizde de söyleniyor ve daha da fenası, henüz bizim klasiğimiz de budur şeklinde bir görüş birliğine varamamışken nitelikli eserlerden de uzaklaşmak işin kolayına kaçmaktan başka bir şey değil. Yunus Emre, Mevlânâ ve daha birçok ismi ayrı tutarak söylemek gerekir ki, bilhassa ‘çağdaş’ yazarlar ve eserleri içerisinde yarına kalacak isimler bir elin parmağını geçmeyecek kadar az. Bunun sebeplerini değerlendirmek çok daha uzun bir yazının ve belki de büyük çaplı bir dosyanın, tartışmanın konusu. Fakat yayın dünyasının zaman zaman ‘içerisindeki’ duruma tanıklık etmiş birisi olarak, doğru bir şekilde sektörleşemeden, endüstri olduğuna inananların yaptıkları hatalar bizi tek kelimeyle ‘kötü’ eserler okumak zorunda bırakıyor. Bugün ilk romanını / öykü derlemesini yayımlatmak isteyen bir yazar adayı olarak (yani hiç ismi duyulmamış biri olarak) son derece güvendiğiniz ve görüşüne inandığınız insanların da beğendiği bir dosyayı, piyasadaki birçok yayınevine gönderdiğiniz zaman yarısından fazlası ya dosyayı okumayacak, ya da okusa bile yayımlamayacak, ya da (ki en fenası) neden yayımlamayacağını size hiçbir şekilde açıklamayacaktır. Bunun başında gelen sebep, sizin kimse tarafından tanınmayan bir yazar adayı olmanız, yani ‘çok satar’ / ‘çok satacak’ bir yazar olmamanız veya kitabınızda gündeme gelecek bir sansasyona yer vermiyor olmanızdır. Hasılı kelam, aranızda yazdıklarını bir yerlere göndermek isteyene şimdiden tavsiye edeceğim şey ‘sağlam bir tanıdığınız’ yoksa bu işe hiç bulaşmamanız olacaktır.

Bu kadar laf salatası, günümüz yayıncılarını ve belki de haksız bir şekilde nice iyi yazarı da kıyımdan geçirdiğimiz bir girizgah yapmamızın sebebi, Nuriye Akman’ın Kim isimli kitabıdır. Yayımlandığı günden beri birçok gazete ve internet sitesinde hakkında yazılar ve röportajlar yayınlanan kitabın konusunu şöyle bir özetleyelim: 50’nci yaşını 30’uncu kitabıyla kutlamaya hazırlanan bir yazar olan Aydın Aytaç, yirmi yaşında yazdığı ilk kitabından sonra her yıl bir kitap yayımlama yemini eden ve bunu başaran bir yazardır. Ayrıca, başta Türkiye olmak üzere başka ülkelerde de bütün kitapları çok satmıştır. Ancak ne gerçek kimliğini açıklamıştır ne de bir röportaj vermiştir. Son kitabı Ben, şimdiye kadar yazdığı kitapların konularını nereden aldığını ve bir yandan da kendine dair işaretleri verir. Kitabı tamamladıktan sonra kendini bir sahil kasabasında tatille ödüllendirir. Ancak, yayınevine göndereceği çıktıları yanına almamıştır, tedarikli yazar yanında bulundurduğu flash diskteki kitabın, kasabadaki internet kafede bir çıktısını alır. Fakat tam bu sırada köpeği Kral’ın başından geçen bir olay dolayısıyla çıktıyı kafede bırakarak köpeğine yardıma koşar. Kimliği gizli yazarın yayımlanmamış kitabı, alenen kafedekilerin kötü emellerine alet olacak şekilde savunmasızdır. Köpeğinin çaresiz yüzünde bir an kendi suratını gören yazar, bir süre sonra aynı çaresizliğe düşecektir. Bu ‘hazin’ olaydan sonra yazarın kasabadaki günleri ve bütün hayatı bambaşka bir hal alır. Amansız bir hastalığa yakalanır, kadın veya erkek olduğuna emin olamadığı Suat isimli doktora birtakım hisler beslemeye başlar, tek dostu köpeği Kral artık onun yüzüne bile bakmaz. Bütün egosu sarsılırken artık büyük bir paranoyanın eşiğine gelir. Kendini, yazdıklarını, hayatını, insanları sorgulamaya başlar ve bir taraftan da bu durumdan kurtulmanın yollarını arar. Yıllardır reddettiği ailesi, kızı; umursamadığı okurları ve tüm insanları düşünerek sıra dışı bir vicdan muhasebesine gömülür. Ona bu çetin yolda hiç ummadığı bir insan yardım eder ve herkesin saygı duyduğu bu adam sayesinde, üzerinde oynanan oyunlar da açığa çıkar…

Akman’ın bir ihtimal, üzerinde biraz daha çok uğraşsa hal yoluna koyacağı roman bu haliyle birçok şeyi yapmak isteyip hiçbir şey yapamayan romanımsı bir kitaptan öteye geçememiş. Ne etkileyici bir kurgusu, ne incelikli bir dili, ne de derinlikli bir karakteri olan roman, insanda sadece şu hissi uyandırıyor: “Bu ne şimdi?” Kimi yazılarda ve röportajlarda söylendiği üzere, Akman, Kim’de kahramanı aracılığıyla bizim de birtakım kavramları ve bilhassa ‘ego’ mefhumunu sorgulamamızı ne yazık ki sağlayamıyor.

İnsan haliyle sormadan edemiyor: Söz konusu kitabı hiçbir şeyine dokunmadan yeniden “word” dosyası halinde dizsek ve ama hiç bilinmeyen bir yazar adayının ilk romanı olarak yayınevlerine göndersek, acaba aynı yayınevi veya diğerleri yine yayımlarlar mıydı? Şahsen bir yayıncı olsaydım, kesinlikle ismin hiç tanınmış olmasından dolayı değil, romanın kusurlarından dolayı yayımlamazdım. Emin olun ki, bu haliyle de birçok yayınevi aynı şeyi yapardı. Durum böyle olunca da insan sormadan edemiyor: Kim isimli kitabın yayımlanmasının tek sebebi yazarının Nuriye Akman olması ve onun çalıştığı müesseseler ve daha önce yaptığı röportajlar mıdır?

Sanırım ve ne yazık ki evet…

kim_onkapak

Kim, Nuriye Akman, Doğan Kitap, İstanbul 2011, 264 s.

İlginizi Çekebilir