Kasımpatı: Hiçbir Zaman Kazanılmayacak Bir Savaşa Girişmek

Yuja Dab @yujadab

Ölümün ve sevincin çiçeği Kasımpatı’nın hikâyesi bu. Cem Karaca’nın şarkısında geçen o cümleye tekabül ediyor “doğuma da ölüme de çiçekler yolluyoruz

İnsan kendi ayrıcalığını bu şekilde ortaya koyuyor işte; kanayan yerlerin bedbahtlığına aldanıp, gülen her şeyi yok etme isteğiyle uyanıyor sabaha ve intikam…

Neden intikam hissiyatı içine düşeriz bilir misiniz? Kaybedince, zarar görünce, haksızlığa uğrarken veyahut öfkelenince. Peki, sevincin kitabı olur mu? Kasımpatı, mutluluk üzerine uzunca yazılmış bir kitap olabilir miydi?

Mehmet Rıza, her şeye yeniden başlamanın ve karakteristik özelliklerine aykırı, belki de öyle olması gereken insanların hayatlarına değinmiş. Kasımpatı, konu bakımından birbirini tekrar eden olayların evirilerek boğuntu halini almasıyla devam eder. Karakterlerimizin belirgin özellikleri neredeyse yoktur. Bir resmi izlemeye nasıl başlarsınız? Tabloda herkesi etkisi altına alacak en az bir özellik bulunur. Bir çağrışım. Çağrışım uyandırmayan bir eserde hayalini kurduğumuz sahnelerin geçişlerini nasıl yaşayabiliriz?

Kitap bize ne anlatır? İçeriye girip, peşinden koşacağımız olaylar kısır döngüler yaşatmak üzre karşımıza çıkacaksa yumruğu yediğimizin kanıtı değil midir? Mekân, olay, karakter iskeletleri zayıfsa o hayatın duvarlarını aşabilmemiz mümkün müdür? Taşları yontmaya çalışırken, asıl konudan uzaklaştığımızı görebiliriz. Bu, hep böyle değil midir? Doksan dakikadan uzun süren bir film iddialı olmalı mıdır? Şahsım adına, evet. Peki, pastanın malzemesinin az olduğunu bildiğimiz halde büyük parçalar koparmaya çalışmamız vasat değil midir? Krallar açgözlü olabilir, illüzyonlara da alışığız ama her şey olduğu gibi değildir. Kitap aynı sokağı defalarca dönecekse o sokağın dışına çıkarız. Duvarları aşmak için. Sınırlar olacaksa hayaller kısıtlanır. Düş örüntüsüne bizi sürükleyen bir şeyler yoksa o kağıtlar arasında, sıkışırız. Mengeneyi bilir misiniz? İki demir yığını arasında sıkıştığınızı düşünün kafanızı yukarı kaldırıp gökyüzünü ararsınız ya da bataklıkta…

Bircan, kendi yolunu ararken tutulduğu kargaşada kayboluncaya dek umut dizip durmaktadır içinde. İnsanı yok eden inançsızlığı değil midir? Bircan da buna inanmaktadır belki de. Bu sebepten ötürü kendine olan inancını da yitirinceye kadar taşları özenle dizmeye odaklanmıştır. İntihar mı? Cinayet mi? Bu sorunsalın peşine düşülür ve olaylar devam eder. Fakat aradığımız derinliği bulamadığımız her cümlede aldığımız enerjiyi de tüketmekteyiz.

Bu kuvvetli, sağlıklı, hayat dolu insanla bir araya geldiklerinde, beraber geçirdikleri zaman içinde durmadan konuşuyorlar ve hep gülüyorlardı. Nazmi’nin konuşmaları sırasında hep daha fazlasını hissettiği bir mutluluğun esintisini buldukça ister istemez heyecanlara kapılıp onu önüne katıp sürükleyen bu canlandırıcı kuvveti, onun yokluğunda da üzerinde taşımaya başlamıştı.”

Sevgi her şeyin üzerindedir, demekten alıkoyamıyoruz kendimizi. Körlüğün de ötesine gidiliyor, adeta tüm uyarıcılar ve algılar kapanıyor. Bircan, her şeyi unutuyor; ailesini bile. Tüm hayatı Nazmi’nin gözlerinin dokunduğu yüzü oluyor. İki kişilik bir dünyada mutluluktan boğulmak… Fakat gerçek kapıyı çalıp durduğunda kulaklar sağır, diller lal. Hayatın kıskacında neden hep saflığın yenilgisiyle karşılaşırız? Gerçek olan hep kötü müdür? Ya da gerçeklik kötülükle mi ortaya çıkar. Bir şey nasıl kötü olur? Kötülüğün ölçüsü var mıdır? Bu soruların peşinde kitabı okumaya devam ediyoruz. Cevaplar mı? Onları da gökyüzüne bakarken yakalıyoruz. Tabii bataklık kahrolası sonların öncülüdür.

Nazmi, kendi geçmişinin ayak bağıdır ve geleceğini kurarken büyük risklere imza atmaktan çekinmez. Büyük riskler saplantı halini aldığında kaçınılmaz son hep daha da yaklaşır ve yüzümüze üfler. Kitap, Bircan’ın bu binlerce kuşun olduğu gökyüzünde anlatılmak istenen o umut ışığı olduğunu anlatır. Ya da şöyle diyelim:

Neden köpeklerin sadıklığını anlatmak için doğadan değil de veterinerden bilgi edinirsiniz? Duygusal ve mekânsal çöküntüye uğramaz mı bütünlük? Hani her şey birbirini takip eder ya… Mekânın havaya uçtuğunu hâlihazırda görüyoruz. İskeleti yapmada her usta usta değildir, onu da bilmekteyiz ama insan etten ve kemikten ibaret değildir ki. Bunu hangi veterinere soracağız? Bircan, hangi kanın ucuna yem olarak sunulmuştu? Arif, neyin peşinde koştuğunu sanıyordu? Bircan’ın annesi arzularının kurbanı mıydı, yoksa Arif’in uçurumdan ittiği bir çiçek miydi? Çiçeklerin koparılmasına karşı tepkiniz ne olurdu? Bataklıktaki oyuna dâhil olmak mı, yoksa arzularınızın zirvesindeyken toprağa gömdüğünüz parçanıza ağlamak mı? Hangisi daha sahte? Peki, talihsiz bir ölümün sonucunda yapmanız gereken şey ne olmalıydı? Düşünün: kendinizden bile sakındığınız, dokunmaya kıyamadığınız portakalınız bir sabah uyandığınızda nahoş kokusuyla çürümeye uğramış. Yanında biraz eroin bulunmuş.

Kitabın azimetine bakıldığında yayıncının (kitabın doğumunu üstlenen kuruluş) üzerine düşen vazifeyi itinayla reddeden tavırlar sergilediğini izleriz. Redakte etmemek üzerine ant içilmiş ve bu göreve nail olmanın verdiği onurla masada ne varsa silip süpürmüştür. Bu güzel yaklaşım için ayrıca emeklerini göz ardı etmemek ve buna değinmek olmazsa olmazımızdır. Keza, yayıncı kuruluşun dokunmamışlarını görmemek mümkün değildir. Kendilerine şu soruyu sormak isterim:

Neden?

Bu kitabı neden okumadınız?

Bu hikâyenin içinde neden yüzmekten kaçındınız?

Bu eseri dünyaya tanıtmaya başlarken neden sadece sesi ile ilgilendiniz?

Bu kitapta size atfedilmiş kötücül (sizin açınızdan) bir paragrafı söküp almak istemez miydiniz? Ki, vazifeleriniz arasında olmalı böyle bir eylem. Çünkü rozetinizde böyle özellikler mevcut.

Bu kitabı okumamaya sizi ne itti?

Eseri nasıl değerlendirdiniz?

Okuma alışkanlığınız var mıdır?

Neden?

Eğer buğdayın ne işe yaradığına karar veremiyorsanız, elinizdekinin sadece buğday olduğunu bilirsiniz. Kararsızlık aynı zamanda üşengeçliğe ve umursamazlığa vaki olur. Fahriye’yi bilir misiniz? Küçücük kavanozu dünya bilen Fahriye! İşte kararsızlığın vücut bulmuş hali! İnsan kendine yaptığı kötülüğe kılıf uydurup giydikten sonra o kılıfı öper mi? Fahriye, Kasımpatı’nın ölümünden sonra öfkeden başka hiçbir şey göremeyen ve sonunda büyük hataların kurbanı olan Arif’e rakip olurken geride kalan iki çiçeğinin de günden güne solduğundan bihaber denizin dalgalarında kalbinin sesini dinlemekle meşgul olur. Artık o kavanozdaki Fahriye keşiflerde bulunmuştur. Arif, çepeçevre alevlerin arasında ecza kokulu geçmişini ceketine ilikleyip bilmediği serüvenlerin ucunda titremekte.

Kasabada her şey gizken meşrudur. Daha büyük kavanozlara sığınca gittikçe her şey kendi içimizde gizlenmeye ve yer edinmeye başlıyor. Bu “her şey” bizim korkularımızdır. Yani duyulsun istenilmeyenler.

Kitap, reddettiğimizi sandığımız duygusal, elle tutulur, karmaşık olguları aslında içimizde barındırdığımızı ve bir gün mutlaka o kutulara doğru evrildiğimizi aktarıyor. Kaçmak her ne kadar faydasızsa da, yakalanmamak için her şeyini ortaya koyuyor insan. Bunu yaparken de içindeki canavarı ve korkuyu yatıştırmaya çalışıyor.

Bircan, özsuyudur masanın. Kasımpatı, kendi çizdiğimiz ipi dişlerimizle kemirmemizi ve bunu yaparken o ipin üstünde olanların arasında olmamamız üzerine uzunca kaleme dökülmüş.

Tüm bu karmaşanın ortasında, hınca hınç kalabalığın arasından sıyrılarak elimizde bir parça eroin, biraz kan ve biraz da kaçınılmaz sonlu ecza kokusuyla şu iniltiyle koparılıyoruz daldan:

Neden?!

Kasımpatı, Mehmet Rıza, Beşbalık Yayınevi, İstanbul 2019, 479 s.

İlginizi Çekebilir