Kâinatın Kayıtsızlığına Karşı Koyabilmek İçin Küçücüklüğün Keşfi

Burak Erdoğdu @_burakerdogdu

Hakkımızdaki hüküm çoktan verildi, tek yaptığımız infaz anının gelmesini beklemekten ibaret. Kaçımız o lanetlenesi an bilinmezliğin koyu dehlizlerinden çıkıp ansızın peyda olduğunda hazırım “gel hadi al beni” diyebilecek? Ölüme yazgılı idam mahkûmlarıyız hepsi bu… Ölüm emrimiz bunu idrak edebilecek kadar soyut düşündüğümüz ilk anda suratımıza çarpıldı. Kaçamadığımız ancak beraber yaşamayı da bir türlü öğrenemediğimiz kahredici hakikat işte bu! Buna karşın tek yapabildiğimiz ölmek ve yaşamak arasında bir yerlerde sıkışıp kalmak… Pres makinasında ezilircesine iç organlarımızı parçalayan ezici bir sıkışmışlığın ortasında bir ömür can çekişip duruyoruz. Ölüm daha bugünden suyumuzu çıkartıyor yavaş yavaş ve kesintisiz bir şekilde sürekli can veriyoruz. Victor Hugo’nun bir idam mahkûmunun son gününü anlattığı romanının başkahramanından ne farkımız var? Oysa ona acırız değil mi? Onun için yas tutar ve içleniriz. Bizim ölümümüze daha çokça zaman vardır çünkü… Daha birçok şey yapacak vaktimiz, anılar biriktirebilme imkânımız, dostluklar edinme şansımız, hayallere dalabilme lüksümüz vardır. Bir yanımız böyle düşünerek rahatlar ve sıkıştığı anda derhal ölümü dışlar. Diğer yanımızsa öleceğini bilmenin dehşeti içerisindedir ve bundan ötürü bacaklarına diz seviyesine kadar beton dökülmüşçesine kalakalır. İnsanın tek yapabildiği bu ikilem arasında sıkışıp kalmak ve paniklemeden ölmeyi beklemekten ibarettir! Ölümü beklerken oyalanmak için de amansız bir yarışın içine girer, sorgusuz sualsiz her konuda herkesi bir şekilde geçmeye çalışırız. Tek istediğimiz rakiplerimizi veya rakip sandıklarımızı egale etmektir. Nereye varacağımızla zerrece ilgilenmeksizin öylece koşuşturuz işte. Durup düşünmenin yaratacağı ölümcül panikle kim baş başa kalmak ister ki? Dilimize çöreklenmiş söyleyiş kalıplarından da belli değil midir? Hangimiz ne var ne yok sorusuna “hiiiç koşuşturmaca işte” diye cevap vermeyiz ki… En nihayette alacağımız mutlak yenilgiyi içten içe bilir, ona olan hıncımızı nereye kusacağımızı bilmeden savrulup dururuz. Yenilmekten, diğerleri tarafından geçilmek ve geride bırakılmaktan delice korkar ve kınarız; geride kalanları, beceriksizleri, güçsüzleri, duygularını belli edenleri…

Sahi en son ne zaman tüm zarafetinle yenilebildin? Farklı farklı alanlarda, bambaşka zamanlarda tadılmış zincirleme kati mağlubiyetlerle taçlandırılarak yere serilmeden kendini tanıyabilir misin? Soğuk zeminin metalik tadıyla ne zaman buluştu zevkten zevke koşmayı iş edinmiş dilin? Başını duvarlara vura vura yanlışlarından hayıflandın mı hiç? Hangi antioksidan hür iradeyle yenilgiyi kabullenip bir şeyden vazgeçmekten daha arındırıcı olabilir? Vazgeçmeyi hep tembellikle ilişkilendirir, onu harikulade bir senkronizasyonla hep bir ağızdan esefle lanetler, insanlara süslü başarı hikâyeleri uydururuz. Diğerlerinin bizimle alakasız koşullar altında elde ettikleri başarılarda ilham ararız… Sonuçta onların da aslında tek yaptıklarının mutlak yenilgilerini biraz daha geciktirmekten ibaret olduğunu hiç düşünmeyiz. Oysa kazanabileceğimiz en büyük başarı dünyaya özenle kazıdığımız izlerin silindiği ve artık atom altı parçacıklarımıza değin çözündüğümüz o ana erişinceye kadar asilce savaşmaktan ibaretken; geçici zaferlerin peşinde zihnimizi köreltiriz. Yenilginin eşsiz lezzetini ve sonrasındaki kabullenmeyle gelen hafifliği arzulayabilecek düşünsel erginliğe bir türlü ulaşamayız.

Kendi ‘küçücüklüğünün’ keşfinde acze düşen sözde galipler, günün sonunda hükmen yenik sayılacaklardır. Hakkımızdaki huzur verici yegâne gerçeklik şudur; bizler yüksek debili bir derede filizlenen su kabarcığı kadar kısacık bir ömre sahip, ihmal edilebilir varlıklarız. Biz küçücüğüz. Tek kayda değer niteliğimiz özensizce, bir çırpıda göz ardı edilebilmekten ibaret. İddiasızlığın muhteşem ve kavrayıcı hafifliğini ciğerlerine çekmeyenler şunu anlayamazlar; eğer bir şey bir mana içerisiyorsa, ya da kâinatta gerçekten var olabilen bir mana varsa bu; ‘küçücüklüğün’ soylu keşfinden öte bir şey değildir. Her geçen saniye içten içe çürüyor ve komik çırpınışlarla yaşama soyut pençeler geçirmeye çalışıyoruz. İçi küflenen bir ağacız biz, dışımız ne denli göze hoş gelen oymalarla da bezeli olsa içten içe bozulmaya mahkûmuz. Arkamızda bıraktığımız izler, bütün o özene bezene tasarladığımız eserlerin hepsi uzay boşluğunun sonsuzluğunda yok olup gidecek.

Hiçlikten geldik, geri ona döneceğiz. İstisna olan var olmak, istisna olan yaşamak! Asıl olansa sadece sonsuz bilinçsizlik. Minicik el fenerleriyle devasa projektörlerce aydınlatılmaya muhtaç alanları görmeye çalışıyoruz, çabamız hayli komik ve hayli eğlenceli. Başarısızlığa yazgılıyız, yenilecek, devrilecek ve yere serileceğiz. İnsan sahip olduğu tüm düşüncelerini bu hakikatin üzerine inşa etmelidir. Eninde sonunda yenileceğini anlamayanın tüm uğraşları çiğdir ve sadece ağızda kekremsi, mayhoş bir tat bırakmaya yarar. Camus’un da bahsettiği ünlü Sisifos gibi kayayı yuvarlayarak zirveye taşımak, onun kendi ağırlığıyla aşağı düşüşünü izlemek ve en baştan kayayı tekrar zirveye taşımak ve tekrar düşüşüne katlanmak ve bunu son ana kadar devam ettirmek gerekir. Sürekli yenilmek ve tekrar denemeye devam etmekten daha asilce bir yaşam biçimi düşünülemez. Başarısızlık ve yenilgi var oluşumuza anlam katan yegâne şeydir. Başaramayacağını bilerek ama yine de buna rağmen tüm güçleriyle çabalayan insanlar en büyük ödülle mükâfatlandırılır ve anlam dolu bir hayat yaşarlar. En büyük ödül elbette mutlak yenilgi anı geldiği ve tüm başarıların anlamsızlaştığı ana gelindiğinde soylu bir savaşçı gibi yiğitçe çarpışarak yenilmiş olmaktır. Bu ödülün en güzel tarafı başka hiç kimseye ihtiyaç duymamasıdır. Kişinin ancak kendisinin kedisine verebileceği bir armağandır bu. Ödülün en kötü yanıysa yeterince denememiş olmanıza rağmen ödülü elde etmek için tam olarak tanıyamadığınız kendinizi asla kandıramayacak olmanızdır. Sadece kendiyle tanışamayanlar kendilerini aldatmaya çalışırlar. Kendiyle yüzleşme cesaretine sahip olanlarsa bunun absürt, işlevsiz ve de olanaksız olduğunu çok iyi bilirler.

Milyonlarca yıl önce yaşayan atalarımın yediği geyiğin etinden aldığı enerjinin bunca süre boyunca bambaşka şeylere dönüşerek bugüne ulaşıp; sonrasında düşüncelerimden süzülerek kâğıdıma damlamadığını iddia edemezsiniz. Etrafınıza bir kez olsun dikkatle baktığınızda tuhaf ve eğreti bir hayretle birbirine dönüşmeyen hiçbir şeyin olmadığını fark edersiniz. Doğadan gasp ettiğimiz enerjinin fazlasını bir şekilde ona geri veririz. Aldığımız kalorileri biriktirir ve bazen kütlemizi genişletmek bazen düşüncelerimiz çeşitlendirmek için kullanır dururuz. Hiçbir şey yok olmaz sadece dönüşür bunu göremeyen sosyologlar doğa bilimcilerle biraz daha fazla zaman geçirmelidir. Ben milyarlarca yıl önce doğmuş bir yıldız tozuyum ve şimdilik bilebildiğim kadarıyla birkaç yüz milyon yıllık hata payıyla 13,7 milyar yıldır varım ve çok daha uzun bir süre daha kesinlikle var olmaya devam edeceğim. Pili yaklaşık seksen yıl kadar dayanan bilincim ise bu süre zarfında evrenin bir parçası olduğuna şükran duyacak ve tekrar sonunda karanlığa gömülecek. Hiçlikten gelip geri ona dönecek olan bir zaman yolcusuyuz. Şuurumuzun sadece bunu idrak edebilmek için yaklaşık seksen senesi var ondan sonraysa asıl eğlenceli kısım başlayacak; kâinatın organik bir parçası olduğunu keşfettikten sonra geriye kalan zamanda ne yapacağımıza karar vermek… Gerçekte yapılacak hiç bir şeyin olmadığı upuzun bir süre. Peki nasıl onu boşa harcamamış olacağız? Burada sessizliğe gömülüp, herkes hayatının anlamını kendisi yaratmak zorundadır deyip bir kenara çekilecek değilim. Çünkü yaşam tek bir doğru şekilde boşa harcanabilir; bunun bir kayıp olmadığını idrak ederek… Zaferle ayrılabileceği bir savaş alanında olmadığını anlayan insan zaten sonuçta yenik ayrılacağı hayat sahnesinde başaracağı her şeyin kazanım olduğunu kavramalıdır. Her şey en nihayette alınacak her anlamda mutlak yenilginin kavranmasıyla anlam bulur. Ondan sonra ‘yaşamak’ kaybetme ihtimalinizin olmadığı bir oyuna dönüşür. Başaracağınız her şey bir kazanım olarak bilincinizde yer eder. Ne kadar az başarırsanız o kadar az kazanırsınız ancak yine bir şey kaybetmezsiniz. Tüm bu başarılar sadece ‘küçücüklüğün’ keşfinin üzerine inşa edilebilir. Küçücüklüğünün bilincine varamayan şuur sahipleri hiçbir şey başarmış olmazlar. Onlarınki olsa olsa enerjinin yanlış yerde ve yanlış amaçla kümelenmesidir ki evrensel yasalar gereği er geç enerji doğru şekilde kümelenecektir. Sadece ‘küçücüklüğünü’ keşfedemeyen insan bir şeyleri kaybedebileceği sanrısına aldanır. Aslında kaybedilebilecek hiçbir şey yoktur. Küçücüklüğünü kabul eden insan kâinatla ve dolayısıyla onun içerisindeki her şeyle aynı özden geldiğini kavrar ve evrenin kayıtsızlığının mutlak soğukluğuna böylelikle karşı koyar. Var oluşunda umursanacak bir yan olmadığını bir kez keşfedebilen insan rotasını oluşturabilir. Hiç sorgulamadan yaşanan tatsız ve yavan yaşam ile anlamsızlık içinde boğulmayla son bulacak histerik düşünme krizlerinin karamsar bulantıları arasında ancak bu şekilde denge kurulabilir. Tek kurtuluş gözden çıkarılabilir olmak ve onu sebatla sahiplenmekten geçer.

İlginizi Çekebilir