kartal escort

Evcil Bitkilerden Sistematik Fikirlere; Ortalama Filozofun Saçmalama Alanı

Burak Erdoğdu @_burakerdogdu

Savaşmak, kaçmak ya da donmak… Bir zamanlar bütün mesele buydu. Kısacık süreleri ölçmek üzere evirilen zihinlerimizin idrak etmekte epey zorlanacağı kadar uzun bir süre boyunca savaştık, kaçtık ya da donduk. Hayatta kalmak üzerine geliştirdiğimiz ve nesilden nesile mükemmelleştirdiğimiz aletler, basit av taktikleri ve klanı diri tutmaya yarayan hiyerarşiye dayalı sosyal ilişkiler… Hepsi bu! Ne ellerimiz ne de zihinlerimiz özgürdü. Türümüzün üzerine kâbus gibi çöreklenen “yaşamak” baskısı tarafından yoğurulmamış tek bir davranışımız olmadı. Bizi ve ait olduğumuz sınırlı sayıdaki insanı koruyup doyurarak çoğaltmaya adanmamış fikirler doğduğu anda yok olmaya mahkûmdu.

Binlerce yıl bu şekilde birbirini kovaladıktan sonra buğday başaklarını evcilleştirmeyi başardık; böylelikle çok daha uzun süreler boyunca daha kalabalık nüfusları besleyebilmek mümkün olabildi. Kimileri nesiller boyunca biriken doğal zenginliklerden daha fazla beslenebildi kimileri daha az… İnsanlar arasında servet ve güç birikimine dayanan eşitsizlikler bu sayede büyüyüp serpilebildi. Pamuksu elleri orak ve tırpan yüzü görmek zorunda kalmayan varlıklı nesiller türedi ve medeniyetin orantısız bacakları üzerinde kendi bilgilerini kendileri yaratan insanlar peyda oldu. Bugünkü karmaşıklığımızın ilk ve en önemli öncülü olan felsefe böylelikle doğmuş oldu.

İlk keşfimiz cehaletimiz oldu. Doğaya dair hiçbir şey bilmiyorduk. Tek yaptığımız masallar uydurmak ve aradan birkaç nesil geçtikten sonra onlara inanmaktan ibaretti. Tabiat tarafından hırpalanmadan kafasında dönen var oluşsal sorulara yanıt arayamayan insanlık için destanlar yaratmak ve hurafelere bel bağlamak kaçınılmazdı. Dipsiz kuyunun kör karanlığına ilk kibriti çakan; karnı tok, tepesinde damı olan ve kışın yakacak derdi çekmeyen zenginlerdi. Vahşi bir yırtıcının pençesinden kurtulmaya yaramayan düşünceler ürettiler. Hurafelerin tesiri devam etse de medeniyetimizin durmaksızın karmaşıklaşmaya devam edebilmesinin tek makul izahı olan “aklı” kullandılar. Bazılarının düşünceleri daha sistemli ve tutarlıydı. Bütüncüllük arz eden bu fikirler o dönemin insanları tarafından benimsendi ve yayıldı. Kendine has fikirlere sahip olmak ve bunları çevresindekilere yayabilmek karşı konulamaz çekiciliğe sahip bir prestij sağladığından daha çok insan varsayımlar geliştirerek etrafında cereyan eden gündelik hadiseleri sistematik bir dille tasnif etme yarışına girişti. Her yarış gibi bunun da kazananları oldu. Onların fikirleri zamanın yok ediciliğine direnerek hayatta kalmayı başardı ve biz onlara “filozoflar” yani “bilgiyi sevenler” dedik.

Öncelikle doğayı idrak etmeye çaba gösterdiler. Çevrelerini saran fiziksel ve kimyasal olayları tasnifleyerek açıklama gayretine giriştiler. Bedenlerinde hapsettikleri ilave kalorileri gezegenin işleyiş mekanizmalarını açıklamak için geliştirilmiş bütüncül teorilere dönüştürebildiler. Yeterince tutarlı, açıklayıcı ve şanslı olanlar insanlık tarihine doğa filozofları olarak geçtiler. Elbette Miletli Thales’den önce yaşayan filozoflar da oldu ancak her şeyin sudan meydana geldiği savı üzerine bir fiziksel Dünya modeli yaratmak 2500 yıl öncesi için epey sansasyonel sayılacağından öncesindeki ve çağdaşı birçok fikri gölgede bırakabildi. Nerede ve ne zaman ortaya çıktığı o kadar da önemli değil, mühim olan uzay-zamanda bir yerlerde başlamış olan felsefi çabanın bin yıllardır artarak devam etmesi ve bugün medeniyetimizin genlerine işlemiş olmasıdır.

Binlerce yıl evvel deli-dahi karışımı filozofların zihinlerinde dönenmiş sorular… Maddenin, hareketin, canlılığın kaynağına ilişkin yanıtlar… Yılan sokması veya ayı saldırısı esnasında hiçbir işe yaramayacak, yıldızların konumlarından hareketle hububat tohumlarının ekim zamanını kararlaştırmada kullanılamayacak bilgiler… Tüm bunlar felsefe nüvelerinin toplumun kılcal damarlarına yayılırken kullandığı araçlar oldular. Bugünün “doğa bilimlerinin” hemen hepsi ambarında depoladığı tahılın, tarlasında çalıştırdığı kölenin ve atalarından miras kalan servetin omuzlarına basarak yükselen özgür zihinlerin eseridir.

Erdemlilik, ahlak ve mutluluk gibi konuların filozofların yoğun gündemlerini doldurması birkaç yüzyıllık zaman zarfında gerçekleşti. Dönemin teknolojik koşullarındaki yetersizlikler ilk maddenin ne olduğuna ilişkin üretilebilecek teorilerde kısırlığın meydana gelmesine neden oldu. Bazı filozoflar dudak uçurtacak bir tutarlılıkla bugün dahi kısmen geçerli olan hiçbir “şey”in bilinemezliği hususunda aydınlanarak kendilerini mutluluğun keşfine adadılar. Politika, estetik, bilgi ve ahlak gibi konularda kuramlar geliştirdiler. İnsan sonunda felsefe aynasını kendisine doğrultarak sahip olduğu kısacık sürenin anlamını arama telaşına koyuldu. Tüm filozoflar zihinlerinin eşsiz çabasını kısıtlı zamanın nasıl tatmin dolu bir yoğunluk ile tüketilebileceği sorusunun yanıtını bulmaya adadı.

Benzer patikalardan geçerek neredeyse eşdeğer gerçekliklere erişen zihinler; Epiküros, Kıbrıslı Zenon ve daha niceleri… Doyasıya tadı çıkartılacak kısacık mutluluk anlarıyla hangi şartlarda karşılaşabileceğimizi açıklayan engin dimağlar… Felsefe beşeri konuları dert edinmesi sayesinde rahatlıkla toplumun geneline sirayet edebilmiş ve gündelik yaşamda uygulama alanı edinmiştir.

Felsefenin zincirlerinden bir türlü kopamadığı şeytani ikiz kardeşi “mistisizm” olmasaydı; aklın aydınlığı tarih boyunca kesintisiz bir şekilde ilişkilerimize sinebilir ve ilkel benliğimizi bilinçaltımızın karanlık odalarında hapsetmemizi sağlayabilirdi. Mistik sosa bulanarak lezzetlendirilen hakikatin sindirimi belki daha kolaydı ve anlık haz sağlıyordu ancak bugün sofralarımızdan uzak tutmaya çalıştığımız suni tatlandırıcılar gibi hem düşünce sağlığımızı bozuyor hem de gerçekliğin esas lezzetinin zihnimizde yaratacağı elektrik sinyallerinin tadına varmamıza mani oluyordu. Mistisizm felsefenin yakasını bir türlü bırakmadı ve filozofun saçmalama alanını daralttı. Felsefe eski yüzyıllardaki akışkanlığını yitirerek durağanlaştı. Belirli bir kalıba ve var oluş amacına sahip olan felsefede artık “saçmaya” yer yoktu. Felsefi örüntüler kadim düşünceleri ve inanışları daha açık bir dille açıklayabildikleri ölçüde muteber kabul edildiler. Derinliğini yitirerek halka yayılan felsefi düşünceler, kaynağını kontrolsüz yaygınlaşmadan alan bir mistik bir otoriteye sahip oldular. Filozoflar seleflerinin düşüncelerine hiçbir şekilde karşı duramadılar. Aristoteles’in fikirleri bin yıl boyunca tiranlığını ilan etti ve özellikle Avrupa Kıtası tarihte eşine az rastlanır bir karanlığa mahkûm oldu.

Akıldan karanlık yayılmasının sebebi, onun ürünlerinin mistik bir otoriteye sahip olması ve tartışılmaz tek doğru olarak dayatılmasıydı. Çağındaki kümülatif bilgi birikiminin kıtlığına rağmen olağanüstü bir içgörü sahibi olan Aristoteles’in evrenin doğasına ilişkin yargıları bin yıl boyunca zihinleri baskılamış ve insanlığa hiçbir saçmalama alanı bırakmamıştır. Özgürce karşı çıkılamayan Aristoteles fiziğine ek olarak Augustinus, Platinos ve Gazali gibi düşünürler Platon’un radikalleşmeye açık idealizmini dinsel bir keskinliğe erdirmişlerdir. Felsefe böylelikle bambaşka bir yöne evrilerek sonucu baştan belli olan yargılara farklı ve daha süslü yollardan ulaşma sanatına indirgenmiş oldu.

Karanlığın hükümdarlığı sonsuza kadar sürecek değildi. İnsan Hume’un nedenselliğinden çok daha önce dogmatik uykusundan uyanma belirtileri gösterecekti. Ockhamlı William usturasıyla felsefeye tekrar sadeliği getirdi. Basitlik ve tutarlılık arayışı felsefeyi mistik hülyalardan arındırmayı başardı. Düşünürler meydana gelen olguları meleklerin kanat çırpışına, Tanrı’nın insan tarafından tetiklenen gazabına, şeytanın irademizi yanıltmak için giriştiği akıl almaz çabalara indirgemekten vazgeçebildiler. Basitlik ve aleladeliğin keşfiyle başladı ikinci aydınlanmanın epik öyküsü. Akla yatkın neden-sonuç ilişkileri açıklanamaz hurafelere üstün geldi. Felsefe mistik ya da halefleri tarafından mistikleştirilmiş filozofların prangalarını kırabildi. Ockham’lı William’ın usturasının aklın üstünlüğüne dayandığını ve akıl ile inanç arasında bir sınır çekilmesi gerektiğini tüm dünyaya gösterense Thomas Aquinas oldu.

Aklın zaferinin gösterişi yüzyılları kapsayan sonsuz bir renk cümbüşü, bitmeyen bir havai fişek gösterisi, tınısı kulaklardan silinmeyen bir senfoniydi.  Bugün de yaşanmaya devam eden baş döndürücü dönüşüm böylelikle başladı ve bunun neticesinde insanlık doğaüstü konumuna erişti. İnsan, hayal gücünün çeperlerinin epey ötesindeki bu gelişme hızını sindirmekte zorlandı. Aklın etkin kullanımının olağan meyveleri insana doğa üzerinde hiçbir canlının elde edemeyeceği tahakküm gücü sundu. Makineleri kontrol etmeye başladık ve işler kolaylaştı. Dev gemiler, uçaklar ve yaptık mesafeler kısaldı. Depolayabildiğimiz ısı enerjisiyle iklimin etkisini baskıladık. Türümüzün hürce bekasına hizmet eden hayvanlar yetiştirdik. Yiyecekleri dondurarak aylarca sakladık. Gezegenin fiziksel sınırlarının dışına taşmaya başladık ve tüm bu yaptıklarımız şimdilik mümkün olmayan daha olağanüstü şeylerin mümkün olabileceğine dair inancımızı kamçıladı. Doğaya kafa tutmaya başladık. Tarihin gördüğü en büyük ve kalıcı sıçrama küresel çapta buhran dolu gelgitlerle, devasa boyutlara varan toplu cinayetlerle, genele yayılmış düşünsel anomalilerle birlikte görüldü.

İnsan aklın sunduğu korkutucu gücü “saçmanın” keşfiyle sindirmeyi başardı. Kitle halinde imha olmanın mümkün olduğu bir çağda absürt olmayan bir gerçeklikten bahsedebilir miydik? Elbette hayır… Modern Çağın düşünürleri aklı yüceltmek yerine saçmayı yeğlediler. Felsefe kendi reddiyesinin manifestosunu yayınladı. Absürtlük ve saçmalık övüldü. Akıl ve mantık dâhil tüm değerleri alaşağı eden filozoflar peyda oldu. Her şey boşunaydı. Bollukla bezenmiş Modern Çağın yarattığı içsel boşluğun yükünü hafifletebilecek uğraşılar edinmek felsefenin en büyük gayesi oldu.

Felsefe bugünkü çizgisine yıllar boyunca dönüşerek erişti. Düşünürler kendilerinden öncekilerin hataları üzerinde yükselebildiler. Hataların yasaklanması ve hatalı olması kuvvetle muhtemel tek bir fikrin diğerlerine üstün tutulması insanlığın gelişimini baskıladı. Yıllandıkça kabuğu güçlenen sabit fikirler kurşungeçirmez hale geldi. Sıradan düşünürler ve sıradan olaylar onu yanlışlıklar üzerine inşa ettiği tahtından indiremedi. Saçma gözükene tahammül edilmeyen karanlık çağlar insanların donuklaşmış fersiz düşünceler ardında yitip gitmesine neden oldu. Her konuda tek bir doğru bakış açısının mümkün olduğunu ileri süren aşırı indirgemeci ve bütüncül dünya görüşleri nasıl akıl yürüteceğimizi, nasıl davranacağımızı, nasıl hissedeceğimizi mutlak bir keskinlikle dayattı ve böylece ortalama bir filozofa hiçbir saçmalama alanı kalmadı. Saçmalanamayan dönemlerde aklın meyveleri lanetli bir yakıcılıkla onu tadanları kahretti. İlerleyebilmek için saçmalayabilmek gerekliydi.

Düşünsel tarihimiz boyunca o kadar çok yanıldık ki ortalama bir filozof herhangi bir konuda akıl yürüttüğü zaman saçmalıyor olduğu ön kabulünde bulunmak genellikle yanlış olmaz. Saçma oldukları binlerce yıl sonra anca ortaya çıkan kuramlar, gerçekliğin özüne dair ortaya atılan ipe sapa gelmez fikirler, çekinmeden düşülen yanılgılar ve insanlığın kaderini etkileyecek devasa hatalar… Bilim ve felsefenin tarihi görkemli hatalar resmigeçidinden ibarettir. Aklın ürünlerinin cüretkâr bir özgüvenle cömertçe saçılamadığı dönemler hep karanlık galip gelmiştir. Vahşileştiğimiz, medeniyet tarafından törpülenmiş tırnaklarımızı tekrar sivrilttiğimiz zamanlar düşünürlere saçmalama alanı tanınmayan zamanlardır. Filozofların saçmalama lüksü uğruna feda edilemeyecek pek az toplumsal değer vardır. Hesapsız saçmalamak en büyük özgürlüktür!

İlginizi Çekebilir

betpas

canlı bahis

güvenilir bahis siteleri