Esiyor Bad-ı Saba

Hatice Eğilmez Kaya

Rüzgâr ki havanın delişmen, yerinde durmaz yanıdır;  en basit şekilde hareket hâlindeki hava diye tanımlanır. Hiçbir yerde eylenmez o, daima gezer; esaret kabul etmez, hiçbir nesneye bağlanmaz. Kâh başlarını okşar muhataplarının, ninniler söyler kulaklarına; kâh eser kükrer, korkular saçar yüreklerine.  Bazen ılık nefesiyle serinletir onları, bazen yakar kavurur. Fırtına olur, tufan olur, boran olur sinirlendiğinde, yıkar önüne çıkan her şeyi. Beyan da etmez kendisini, neyin böyle acımasız bir afete çevirdiğini. Seyyahtır, vefasız bir yolcudur, habercidir, ulaktır o… Üstelik kalpsiz ve duygusuzdur!

Ne çok sever şairler rüzgârla söyleşmeyi. Divan şairi de bîkarar rüzgâra, esaret kabul etmez yanından ötürü iltifat eder; halk şairi de, modern şair de. Hem iltifat ederler hem de benzemek isterler her biri ona. Şiire dair aşinalıkları ve bağlılıklarıdır onların gönüllerini sıradan insanlarınkinden farklı kılan, üfül üfül yele dönüşmelerini sağlayan. Rüzgâr misali dağ başlarına çıkıp âlemi seyran edebilmeleri; yine rüzgârlara denk, okyanuslar ötesi memleketlere tayy-i mekân gerçekleştirebilmeleri, hâlden hâle geçebilmeleri, bir kararda durmamaları hep bu aşinalık ve bağlılıktandır.

“Seher yeli çık dağlara/ Güneş topla benim için/ Haber ilet dört yana/ Güneş topla benim için”[1] diyen bir ozandır. “Eser bad- ı saba değer sem gibi/ Var mıdır âlemde olmuş ben gibi/ Vay biçare Nazî yâr de sen gibi/ Ciğerinden yanıp tutuşur m’ola”[2] diyen de… Biri toplumsal kaygılarla kaleme almış şiirini öteki ciğerindeki yangını duyurmak için.

Güneş toplamak elbette ki rüzgârın mesleğidir. Yaşamamızın sebebi, gözlerimizin nuru güneş… Karanlık nasıl ki kötülüklerin, geri kalmışlığın, fakirliğin, acizliğin, zulmün ve bağnazlığın simgesiyse; iyiliğin, ilerlemenin, varlığın, gücün ve merhametin simgesi de aydınlıktır. Daima doğrudan yana olmak içgüdüsüne sahip olan şair, ışığı devşirebilme yeteneğine malik olan seher yelinden elbette ki ışığı yani güneşi toplamasını isteyecektir insanlık için, karanlığı ve zulmeti değil.

Aşk derdinden şikâyetçi bir şair ise gönül yarasıyla acı çekip yumuşacık esen rüzgârdan dahi incinecek, başkalarına tatlı tatlı nağmeler söyleyen sabah rüzgârı onun canını acıtacaktır. Oysa bad-ı saba, halk arasında sevginin, anlayışın, tebessümün nefesidir. Samyelidir halk tarafından pek de kabul görmeyen. Samyeli, sert esişleriyle kavgayı, sıkıntıyı, zorlukları çağrıştırır. Şair “Eser bad-ı saba değer sem gibi.” diyerek ellere sevimli gelen sabah rüzgârının samyeli gibi hoyrat olduğunu, gönül yaralarına değdiğini belirtmektedir.   Gülen yüzleri, kaygısız yaşayanları görünce dertli şair, âlemde kendisine eş birinin olmadığı zannına kapılacaktır. Gezen, gezdiği için de sayısız çehre tanıyan rüzgârdan şahitlik umup “Var mıdır âlemde olmuş ben gibi”  diye ona soracaktır. Şüphesiz dertler; en çok ciğere işler, dost meclisinin çerağı misali ciğeri yakıp tutuşturur. Başkaları sadece ışığını görseler de bu çerağın sahibi acısını çeker. Yâri de tutuşsaydı, dert ortağı olsaydı şaire keşke. Acaba bad-ı saba, şairin yârini gördü mü? Onun ciğeri de yanıyor mudur?

Bad-ı saba Osmanlıca bir sözcük… Sabah ezanı okunduğunda mümin, mütevekkil evlerde pencereler ve kapılar açılır, melekler binlerce kanat şakırtısıyla evlere girerler. İşte bad-ı saba bu kanat çırpınışlarından oluşan rüzgârdır. Bu kadar tatlı ve mübarek bir rüzgâr şairlere nasıl ilham kaynaklığı etmesin? “Yari olan arar yarini bulur / Eser bad-ı saba gönlüm de farır/ Yükün katerlenmiş Nevruz’dan gelir  /Azizim sultanım sen safa geldin”[3]

“Bu dünyada kıymetli birçok nesne var, fakat en kıymetlisi ille de yâr, ille de yâr!” Pir Sultan Abdal ikrar etmede şu gerçeği: Bir sevdiği olan mutlaka arar bulur; dağın başına, taşın kovuğuna saklansa bile onu… “Hava kadar lâzım, ekmek kadar mübarek, su gibi aziz bir şeysin, nimettensin, nimettensin.”[4] diye seslenir ona. Hem gözünden hem de gönlünden ırağa atılsa bile sevdiğinin… Ayrılık günlerinde öyle büyük bir keder gelip yerleşir ki ozanın gönlüne, inceden inceye esen sabah rüzgârı bile bu gönülde fırtına etkisiyle onulmaz yıkımlar gerçekleştirir. Mutasavvıf bir şair olmasından da bellidir ki Pir Sultan’ın yâri, Hüsn-ü Mutlak’tır. Pir Sultan da diğer Hak âşıkları gibi O’nun rahmetine ve cemaline hayrandır. Dünyadaki tek gayesi O’nu aramak ve bulmaktır. Yusuf Hayaloğlu da ne soruyor bakın sevdiğine: “Şu dağlarda kar olsaydım / Bir asi rüzgâr olsaydım / Arar bulur muydun beni / Sahipsiz mezar olsaydım”

Şairin en büyük korkusu unutulmak… Sevdiği tarafından kendisine kıymet verilmediği hissi rahatsız eder onu. Bir gün sevdiğinden ayrı düştüğünde, isyankâr bir rüzgâr misali uzaklara gittiğinde anılmamak ihtimaliyle kederlenir. Aklına sahipsiz mezarlar gelir. Kendisi de sahipsiz bir mezar olursa şayet sevdiğinin onu arayıp bulacağından emin olmak ister. Fakat hep bir şüphe vardır kalbinde bu arzuya dair… Dörtlükte şair, rüzgârın asi yanından dem vurmakta… Rüzgâr asi olduğundan, hiçbir zincire boyun eğmediğinden kolayca çekip gidebilmektedir. Peki ya insanlar onun kadar asi ve özgür olabilirler mi? Hele ki şairimiz gibi başka diyarlara gittiğinde peşinden gelinmeyeceği endişesine sahip olan zavallı âşıklar!

Cahit Sıtkı Tarancı, Desem ki isimli meşhur şiirinde sevdiğinden kendisine doğru esen ferahlatıcı bir rüzgârdan söz ediyor. Bu rüzgâr tatlı nisan akşamlarının nefesiyle üflemektedir şairin gönlüne: “Desem ki vakitlerden bir nisan akşamıdır / Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor / Sende seyrediyorum denizlerin en mavisini / Ormanların en kuytusunu sende gezmekteyim…”

Halk şiirimizin tanınmış ozanlarından birisi olan Emrah da bad- ı saba ile sohbet edenlerden. Aşkı uğruna birçok emek harcayan şair, bu emeklerin heba olmayacağından emindir. Çünkü bilmektedir ki tertemiz bir kalple seven insanın en yakın yardımcısı Hazret-i Mevla’dır. O, Kendisinden başka hiç varlığa kulluk etmeyen her âşığa, yardımını esirgemeyen adil ve cömert bir sultandır. Bu hakikati hatırlattıktan sonra Emrah, sabah rüzgârından bir ricada bulunur. Bu rica şairin geldiğini yâre haber vermektir:“Emrah emeklerin olmasın heba / Kuluna yardımcı Hazret-i Mevla / Ricam budur sennen ey bad-ı Saba /  Emrah geldi diye bir haber eyle” 

Bad- ı saba dosttan gelen, yârden gelen bir selam kadar kıymetlidir, incedir, hislidir; hem insan gönlüne hem de dış âleme neşe saçar, ümit saçar, şevk saçar. Bununla birlikte şairin sevdiği o kadar narindir ki sabah rüzgârının titrek nefesinden dahi korunmalıdır. Şair bad-ı sabaya adeta yalvarır, yârin tel tel olan zülfüne dokunmaması için. O zülüf dağılmaya o kadar meyyaldir ki bad-ı sabadan gelen bir dokunuşla darmadağın olur, incinir. Sonra da şair gönlünden feryat edip ağlamamasını ister; yârin rengiyle, kokusuyla gonca güllere eş yanaklarının incinmesinden korktuğu için:  “Dokunma ey saba zülf-i dildara / Dolaştırma tel incinmesin / Düşme ey dil sende feryad-u zara / Yanağında gonca gül incinmesin” [5]

Günümüzde sevenlerin birbirlerine kavuşmaları sosyal ve teknolojik açıdan geçmişe nispetle çok daha kolay… Oysa önceden öyle miydi ya! Sıra dağlar, aşılması güç engeller, akla hayale gelmedik yasak ve tehditlerle yanıp tutuşmaktaydı her âşık. Bu anlamda bad-ı saba maddi olarak birbirlerine çok uzak fakat gönülde yakın insanların kavuşmalarını sağlayan mucize bir varlıktı. Bu sebeple onun şairler tarafından sevilmesinden, iltifat görmesinden hatta kıskanılmasından doğal ne olabilir? “Bad-ı saba dost eline varırsan / Ya gelsin ya gidek o diyara biz / Katip arzuhalim yaz ki canana /  Ayrılalı düştük ah u zara biz”[6]

Şair kim bilir ne kadar çok özlemişti yârini? Sesini işitmek, yüzünü görmek hayaliyle ne derece yanmıştı?  Fakat bir türlü varamıyordu onun diyarına. Kendisi gurbette, dostu sılada kalmıştı. Yüzüne, sabahın erken saatlerinde değen rüzgârdan medet umuyordu. Kendisi varamasa da dostun iline, özgür tabiatlı bad-ı saba pekâlâ varırdı. Rüzgârın dosta ileteceği mesaj şuydu: Ya şair gitmeliydi onun diyarına ya da o yetişmeliydi şairin imdadına.

Sevgiliyi kıskanmak âşığın en önemli vazifesi… Âşığa sadık kalmak ise yârin en değerli hazinesi… Bu yüzden bir gül kadar güzel olan sevgili ağyardan kendisini sakınmalı. Âşık için sevgilinin ağyara açılması ölümle eş anlamlıdır. Peki ya nereden duydu âşık sevgilinin ağyarla olan muhabbetini? Elbette ki sır ortağı bir dost olan rüzgârdan (nesim)…Üstelik bu dostun ayakları şair gibi bağlı olmadığı için her yeri gezip her şeyden haberdâr olmaktadır. Nasıl ki bir dost sık sık bize uğrarsa rüzgâr da şaire belirli aralıklarla gidip gelmektedir. Ne diyelim: Dostlarımız hanemizden çekmesinler ayaklarını! “Açıldığın haber verir ağyara gül gibi / Dâim bize nesîm-i sebük-pâ gelür gider nabi”[7]

İşte bir başka şair yârine olan sevdasından başıboş diye anılır olmuş çevresinde… Onun bu serkeşliğini görenler kendisinin rüzgâr tabiatlı olduğunu zannetmektedir. Fakat şairin başıboşluğunun, serkeşliğinin nedeni yalnız ve yalnız yâridir. Şair yârine duyduğu sevdadan ötürü fena ötesi fena durumdadır. Onun üzerinde iyi ya da kötü her ne hâl varsa yârindendir:“Gören ser-geştlikde gird-bâd-ı deşt zanneyler / Fenâ-ender-fenâyım her ne varım varsa sendendir”[8]

Sabah rüzgârı; elinde asası, başında sarığı, sırtında hırkasıyla diyar diyar gezen bir dervişi anımsatır kimi zaman. Birçok memleket gezer, birçok insan tanır, birçok sırra ortaklık eder. Gün geçtikçe daha olgunlaşır. Bu yüzden hiçbir sırrı aşikâr etmez. Neşati’nin yâriyle olan muhabbetine de sadece sabah rüzgârı şahitlik eder. Şair ona güvendiği için yâriyle sohbetinin her zaman gizli kalacağından emindir: “Mahrem yine her hâlimize bâd-ı sabâdır / Dâim şiken-i zülf-i dil-ârâda nihânız”[9]

Şairlerin gönülleri perişandır hep. Bu gönüller sıradan insanlarınkilere benzemez. Ne sabahın oluşu ne de akşamın gelişi her gönle etki etmez. Sabah rüzgârı tatlı tatlı estiğinde ancak bir şair perişan olur, darmadağın hâle gelir, karışır. Sonra da sanki gönlü bir başka varlıkmış gibi kendinden tecrid ederek ona bir soru sorar, bu sorunun cevabını bilse bile üstelik. Acaba gönül sabah rüzgârı yüzünden mi perişandır gerçekten yoksa güzeller güzeli bir cananın aşkına esir olduğu için mi? “Esdikçe bâd-ı subh perîşânsın ey gönül / Benzer esîr-i turra-i cânânsın ey gönül”[10]

Rüzgârların içinde hüznün ve gönül kırıklığının simgesi, sonbahar rüzgârı olsa gerek. Kalplerimize en çok hüzün saçan rüzgârdır bad-ı hazan…  Öyle çok şiddetli esmez o. Yıkıp mahvetmez ortalığı. Fakat hükmü yaralı gönüllere geçer onun bir de dalda boynu bükük duran kurumuş ve sararmış hazan yapraklarına.  Ağaç içi kan ağlasa da çoktan vaz geçmiştir sarı yapraklardan. Arkalarından ağıtlar yakıyordur belki de fakat rüzgârın onları koparıp yere savurması karşısında sessiz kalır çoğu kez. Sadece gücünü yitirmiş dalların hışırtıları bozar bu sessizliği. Hele yaprak ne kadar da çok şikâyetçidir rüzgârdan, dili yok ki söylesin. Perişan bir hâlde yere düşen, ordan oraya savrulan her yaprak hem kendisini hem de bizleri hüzne salar elbette: “Bâkî çemende haylî perîşân imiş varak / Benzer ki bir şikâyeti var rûzgârdan”[11]

Bahar neşenin, ümidin ve yeniden doğmanın mevsimidir. Hazan ise gamın, kasavetin ve ölümü yâd etmenin… Bizler her bahar çiçek açar, her sonbahar yaprak dökeriz bütün bir tabiatla beraber. Bahar rüzgârlarını görüp neşelenen gönlümüz, hazan rüzgârlarını hissedip hüzünlenir. Fakat aklı eren herkes bu döngünün gelip geçiciliğinden haberdardır. Ne sevince ne de tasaya fazlaca teslim etmez ruhunu. Tıpkı maddi olarak yücelerdeyken böbürlenmeyip aşağılara düştüğünde ezilmediği gibi: “Bâğ-ı dehrin hem hazânın hem bahârın görmüşüz / Biz neşâtın da gamın da rûzgârın görmüşüz”[12]

Yalnızlık bazen bir hazinedir bazen de dipsiz bir kuyu. Melalin ve efkârın yurdudur yalnızlık, aynı zamanda da tefekkür ve tevekkül ehli olmanın anahtarı… Yalnız insan kendisiyle baş başadır. Ne yâr ne ağyar kabul etmez o. Şairin şikâyet ettiği gibi gönlümüzdeki ateşten özge yananımızın, sadık bir dostu anımsatan sabah rüzgârından gayrı arayanımızın olmaması hâlidir yalnızlık. Şairin şikâyetçi olduğunu da nereden çıkardık bilmem? Belki o da istemiyordur sahtesini hiçbir şeyin: “Ne yanar kimse bana ateşi dilden özge / Ne açar kimse kapım bad-ı sabadan gayri”[13]

Bad-ı sabanın bir adı da seher yeli. Ilık nefesiyle âşığın yaralı gönlüne yaranlık eder o; onulmaz dertlere ortaklık, herkesten saklanılan sırlara ulaklık… Günün ilk ışıklarıyla müjdeli haberler yayar dört bir yana seher yeli; bu haberlerin her biri kavuşmaya dairdir, mutluluğa dairdir, sevdaya dairdir… Dost köyüne çeşitli engellerden ötürü gidemeyen şair, seher yelinin bu köye uğrayacağını bilmektedir. Cümle dertten azade rüzgâra seslenerek sevdiğine selam götürmesini sıkı sıkı tembih etmekte, “Aman ha!” nidasıyla selamın götürülmesi görevini hatırlatmaktadır. Selam, Anadolu kültüründe oldukça önemli bir yere sahiptir; yerine teslim edilmeyen selam, ağyara bildirilen dost sırrı gibi omuzlarda taşınması güç bir yük olma özelliğine sahiptir. Bu anlamda rüzgârın vazifesi ne ağırdır, ne ağır: “Seher yeli dost köyüne uğrarsan / Selam götür illerine aman ha / Muhtelif olmasın ahd-ı peymanın / Dikkat eyle yollarına aman ha”[14]

Söyleyeni belirsiz bir halk türkümüzde gönüldeki dert de ortaktır,  yürekteki istek de, kafadaki soru işareti de… Âşığın seher yelinden yine bir ricası var. Ondan sevdiğine hâlini arz etmesini, ne kadar perişan olduğunu bildirmesini istemektedir. “Seher yeli nazlı yare / Bildir beni bildir beni /Düştüm elden ayaktan / Kaldır beni kaldır beni”

Aşk derdiyle öyle hırpalanmıştır ki âşık, elden ayaktan düşmüştür artık… Âşığı yerden sadece yâri kaldırabilecektir ya da gurbette yâri temsil eden seher yeli… Uzun zamandan beri yârini göremeyen zavallı âşığın yâr diyarından dönen rüzgâra üç sorusu vardır: Bunlardan birincisi ve en önemlisi yâr ellerle gezmekte midir? Bu sorunun cevabı “Evet!” olsa âşığa ölmek yaraşır. İkincisi yâr eskisinden güzel midir? Bu sorunun cevabından emindir şair belki de, çünkü yâr sevildikçe güzeldir. Fakat birileri gül benzin solduğu haberini getirmiştir âşığa. Âşığın kafasında şu düşünce belirmiş olmalı: O da benim gibi hicrandan hasta düşmüş ki benzi solmuş. Üçüncü sorusu ise o vefasız yâr gönül defterine acaba âşığı kaydedecek midir? Kaydetmese ne olur? Âşık acaba vazgeçer mi yâri sevmekten? “Yüceden mi geldin sen seher yeli / Yine yarim eller ile gezer mi / Solmuş derler de gül benzinin eziği / Bugün yarim eskisinden güzel mi / O yar beni defterine yazar mı”

Nasıl ki yüce dağların başı dumanlı olursa ehli derdin ve âşığın başı da efkârlıdır.  Bir dağın yüceliği başına çöken dumandan bellidir. Bir inansın ise aşk derdiyle efkâra düştüğü dalgınlığından, melûllüğünden ve mahzunluğundan anlaşılır. Sıradan insanlar aşk derdine düşen kişiye deli (cünun) derler, onun her hâliyle alay ederler. Oysa şairin de belirttiği gibi âşığın gönlü aşk atına binmiş, ılgıt ılgıt esen seher yeliyle yarışmaktadır. Artık o da bir rüzgâr gibi hem asi, hem deli hem de güçlüdür: “Ilgıt ılgıt seher yeli esiyor / Gâvur dağlarının başı dumanlı / Gönül binmiş aşk atına aşıyor /  Bire beyler cünunluğun zamanı” [15]

Şairler her şeyden çok aşka önem verir. Onlara göre eğer aşk olmasa âlemin bir değeri yoktur. “Bu dünyada sevmeyen ahirette neye yarar?” düşüncesiyle insana bakan bir dünya görüşünün yansımasıdır aşka önem verilmesi düsturu. Şairin kalbinde sevdiğine karşı bir aşk oluşmuştur çoktan çünkü o, yaratılış itibariyle sevmeye meyyaldir ezelden. Fakat ya karşı tarafın kalbinde aşk yoksa? İşte bu ihtimal karşısında şair, en yakın dostu bildiği, gizli sırlarını aşikâr ettiği seher yelinden medet diler. Tıpkı her türlü nebatın tohumunu en uzaktaki mekânlara ulaştırması gibi ondan kalbindeki aşkı yâre taşımasını ve yârin kalbinde de aşkın yeşermesine sebep olmasını ister. Seher yelinden bu ricada bulunurken gözlerindeki sele benzeyen, adeta ırmaklaşan yaşları da anımsatır: “Sabah sabah esen seher yelleri / Benim sevdiğime benden aşk eyle / Irmak olup akar çeşmim selleri / Benim sevdiğime benden aşk eyle”[16]

Rüzgârının en belirgin özelliklerinden birisi de bivefa oluşudur. Uğradığı hiçbir yerde daimi kalmaz o. Bir gül bahçesi, bir dağ başı, bir göl kenarı, bereketli bir ova ya da serin bir yayla… Mekân ne kadar güzel olursa olsun onun için pek de önemli değildir. Dokunur, tatlı tatlı sohbet eder, sonra da çekip gider rüzgâr. Ona bağlanan varmış, gönül veren varmış umursamaz asla. Şairin sevgilisi de rüzgâr gibi vefasızdır. Şairin yanına kısa bir süreliğine uğrar, kendine bağlar onu; bir kere gittikten sonra geri dönmez. Geldiğinde de şanssız şairin yanına, kalıcı değildir. Bu nedenle şairin gönlü hep mahzundur. Sevgili yanında değilken özlem doludur onun gönlü, yanındayken de “Nasıl olsa gitmeyecek mi?” hissiyle tam bir mutluluk hâlinden çok uzaktadır: “Sen seher yelisin gider gelmezsin / Gelirsen de bana baki kalmazsın / Seni uçuranlar murat almasın / Kim uçurdu seni gölünden dilber”[17]

İnsan nesli rüzgâra ne kadar özenirse özensin hiçbir zaman onun kadar özgür, onun kadar cesur ve onun kadar güçlü olmayacağının farkında. Fakat bu farkındalık rüzgârın şiire konu olmasına engel teşkil edemez elbet. Rüzgâr bazen deli deli eser, bazen susar, sesi soluğu çıkmaz. Çılgınca estiğinde rüzgâr, korkutur bizleri hele bir de yolda yârimiz varsa: Bir halk türkümüzde âşık rüzgâra adeta yalvarıyor esmemesi için: “Esme bre deli rüzgâr yârim yoldadır.”

Rüzgâr tutsak gönüllere aydınlık bir müjde gibi girer, umudunu yitirmiş topraklara çoğalmaktan, filiz vermekten, meyveye durmaktan söz eder. Toprağın yarına dair hayalleridir o. Edalı kıpırtısıyla, ümit aşılayan esintisiyle zamana ve zemine müjdeler bahşeder. Soframızın bereketi, kalplerimizin neşesi, yüzlerimizin gülümsemesidir. Yağmurla birlikte rahmetin ve bolluğun nişanesidir. Öyleyse ister yavaş yavaş isterse deli; esmeli o, hep esmeli…

[1] Zülfü Livaneli

[2] Nazî

[3] Pir Sultan Abdal

[4] Cahit Sıtkı Tarancı

[5] Nazî

[6] Bayburtlu Zihni

[7] Nabi

[8] Şeyh Galib

[9] Neşati

[10] Nedim

[11] Baki

[12] Nabi

[13] Fuzuli

[14] Âşık Ruhsati

[15] Dadaloğlu

[16] Âşık Paşa

[17] Pir Sultan Abdal

İlginizi Çekebilir

baymavislotbarportbetgrand pasha bet