Dünya Gurbetinden Ne Güzel Geçti: Kâbe’nin Oğlu Ali

Hatice Eğilmez Kaya

Kâinatın en tuhaf ve elbette en muamma varlığı insan. Zahiri sır, batını sır, aksi takdirde bütünüyle varlığa ayna olabilir miydi hiç?

İlknur Altıntaş kaleminin ucunu insana dair açmış bir yazar. Öylesine törpülemiş ki kalemini; daha inceye, daha derine, daha içe inebilmiş böylece. “Lebbeyk ya Ğali!” diyerek bitirdiği Kâbe’nin Oğlu Ali’de de aynı incelik, aynı derinlik, aynı içsellik mevcut. Şaşırmamalıyız ki insana dair yazdıkça dünyaya, evrene, varoluşa, Yaratıcı’ya dair de söz ediyor. Bilirsiniz parça bütünden haber verir.

İlk beş kitabını bazen soluksuz, bazen de durup durup düşünerek okuduğumuz yazar, altıncı kitabında hem yaşantısı, hem de bu masmavi fakat aynı zamanda yanardöner gezegendeki sabitkadem duruşuyla çağlara damgasını vuran Hz. Ali’yi anlatıyor.

Ali, Müslümanlığı ilk kabul eden çocuk, hakikate sevdası tarife sığmayan cengâver. İslâm Peygamberinin “Al-i Abâm” dediği Ehli Beyt’in babası. Allah’ın aslanı Ali! Onlarca yiğidin hâkim olmakta zorlanacağı Zülfikâr’a sözünü geçiren savaşçı. Ve dünya gurbetinden ne güzel geçti.

Hasmı yüzüne tükürdüğünde mesela, kendi öfkesine yenik düşmemek için kılıcını kınına soktu. Hâlbuki karşısındaki günahsız bir atın bacaklarını kesecek kadar zalimdi:

“Ne duruyorsun Ali, öldür beni…” diye haykırdı Amr!

Oysa Ali sırtını dönüp uzaklaşmıştı birkaç adım, çok uzaklardaydı sanki yine de vazgeçmedi, “Ali, Ali!” diye bağırdı. Ali durdu, başını göğe kaldırıp öylece durup bekledi, bekledi, bekledi! Sonra aniden dönüp hızlı adımlarla yaklaştı, yüzünde silik bir gülümsemeydi belli belirsiz.

“Yüzüme tükürdüğünde çok öfkelendim, seni hemen oracıkta öldürmek istedim, ama bu öfkedendi, kişiseldi, iyi değildi. Ben İslâm adına savaşıyorum, Allah adına! Zalime karşı, düşmana karşı! Seni uyardım Amr, kan dökmek istemediğimi söyledim ama sen beni ciddiye almadın, sen bizi aşağıladın, sen inancımıza küfrettin! Sen hiç gereği yokken masum bir atın ayaklarını kestin, sen öfkene yenildin, bencilliğine, sen kendini bizden üstün gördün oysa Allah her yarattığını eşit yaratmıştır. Ben senin gibi değilim, öfkeme yenilmem, kibre boyun eğmem, zalimi de hiç sevmem!  Evet, öfkeliydim ama rüzgâr öfkeyi bedenimden sıyırdı gitti, bu yüzden bekledim. Amacım sana daha fazla acı çektirmek değildi, eğer seni öfkeliyken öldürseydim bu Allah’ın hoşuna gitmezdi, bu onu kızdırırdı, ama şimdi öfkeli değilim ve inan bana şu anda seni öldürecek olmam da kişisel değil…” dedi ve kılıcını havaya kaldırdı Ali.

Her ne kadar insan, dünya ve kâinat tartışma kabul etmeyecek bir durulukla gözlerimizin önünde serilse de bizler sayısız pencereden gözleriz olup biteni.  Her birimizin gördüğü, her birimizin algıladığı bambaşka olur bu yüzden. Tabii ki kimimizin camları kirli ve paslıdır, kimimizin tertemiz. İlknur Altıntaş Kâbe’nin Oğlu Ali’de onlarca pencereden aktarıyor Hulefayı Raşidin’i, insanı ve bilcümle varlığı…  İçlerinden en dikkat çekici olanlar Marwan, Ali, Muaviye ve Selmanı Farisi’nin bakış açıları.

Marwan bin Hakem… Namı diğer Kertenkele’nin oğlu… Halife Osman’ın kuzeni… Öyleyse Beni Kureyş’in ileri gelenlerinden!  Hırslı ve kinci bir yapısı var.  Peygamberimiz her ne kadar aileler ve kabileler arası düşmanlığı şiddetle reddetse de geçmişten gelen düşmanlıklar asla sona ermiyor. Marwan babası Hakem’in Hz. Muhammed’e karşı beslediği kinin benzerini, belki de daha şiddetlisini Ali’ye karşı hissediyor. Cemel vakasında da bu kinini devam ettiren, hatta ağır yaralanan Marwan, sonunda Ali’ye biat etse de sanmayız ki genetik kini son bulsun. İlknur Altıntaş’ın ona söylettiği bir paragraf oldukça dikkat çekici. “İnsanlar senden hoşlanmıyorlar” diyen amcasının oğlu Velid bin Utbe’ye şöyle cevap verir Marwan:

“Benden hoşlanmadıklarını biliyorum. Bana güvenmiyorlar, güvenmesinler de zaten, ben de onlara güvenmiyorum. Hiçbirine! Çünkü insanlara asla güvenilmez, asla Velid! Bu boktan dünyada kimseye güvenemezsin. Mutlu mu olmak istiyorsun? Aptal olacaksın! Gerçeği mi istiyorsun? Acı çekeceksin! Ya da bunu kabulleneceksin kuzen, mutluluk bu dünyadan değil, bu dünyada da değil! O yüzden onu arama, asla bulamazsın, bilmelisin ki şu koca evrende yapayalnızsın. Kimse derdini sormaz, kimse gözyaşını silmez, onlar sadece isterler. Lanet olası insanlar senden hep bir şeyler beklerler! Bunu öğrendiğin zaman, onlar için hiçbir değerin olmadığını kendi değerini biçersin! İnsanlar lanetlidir Velid! O aptallara izin vereceğimi mi sanıyorsun? Beni kimse yok edemez, hiç kimse beni yok sayamaz. Ben, Marwan bin Hakem! Taif’in ateş çukurlarından, cehennem kuyularından sağ çıkan Marwan bin Hakem! Kalbim ateşle dağlandı, aklım kinimle bileylendi. Beni kimse yenemez!”

Marwan’dan bu sözlerini işittiğimizde, bu sözler de ancak ona yakışırdı, diyoruz!

Peygamberimiz Ali için “Ali’de kin yok, Ali’de kibir yok” demişti.  Eğer olsaydı o da zalimlerden olurdu ve yine o da zalimlerle olurdu. Oysa Allah’ın aslanı hep mazlumlarlaydı. Ali merhameti ve savaşçılığı bünyesinde harmanlayan adam. Hasımlarıyla teke tek cenk edeceği zaman bile onlara tekrar tekrar barış ve kardeşlik elini uzatan da odur. Bir hamlede karşısındakinin hayatına son veren de…  Konuştuğunda çevresine hikmetler dağıtan da odur, uzun uzun susan da… Eserin başında yer alan dörtlükte şairin, “Ben onun gibi zayi olmuş bir hak görmedim!” dediği Ali. Birçok kışkırtmaya rağmen İslâm’ın huzuru için yıllarca sabreden Ali… Bu nedenle Veliullahtır ya zaten. Kâbe’nin Oğlu Ali’de karşılaştığımız konuşmalarının hemen hepsi birer inci niteliğinde:

“Tohumu yarana ve insanı yaratana and olsun ki eğer hilafet peşinde koşsaydım hakkım olanı ilk kâseyle içerdim. Bilirsiniz ki benim için makamın, şu sahte dünyanın, deve sümüğü kadar bile değeri yoktur. Ben bana bırakılan emaneti ömrüm boyunca taşırım. Bilesiniz ki Allah zalimlerin çatlayasıya doyarken, mazlumların açlıktan kırılması hususunda âlimlerden söz almıştır. Ve süre daha dolmamıştır. Sen Abdurrahman, sanır mısın ki ihanetini görmedim, bilmezdim! Duvarlar arkasındaki fısıltıları duymadım mı? Gözlerden akan ihaneti, dudaklardan dökülen kini ve o küçük hesapları anlamamış olabilir miyim? Elbette biliyordum. Ne olduğunu, ne olacağını da! Ben her şeyi bilen, duyanım! Şunu asla unutmayın. Her ne olduysa benimle birlikte oldu ve her ne olacaksa benimle birlikte olacaktır. Neden buradaydım söyleyeyim. Şahit olmak istedim. Görmek istedim! Bir kez daha ihanetinize! Kalleşliliğinize! Sen ki, tüm âlem bilmez mi ki ben ne Ebu Bekr’e ne de Ömer’e asla biat etmeyenim! Ben ki elinden hakkı, mirası zorla gasp edilenim. Şimdi benim olanı bana vermek için ucuz söz oyunlarıyla beni mi kandıracaktınız? Bana zulmü, ihaneti, hırsızlığı mı onaylatacaktınız? Siz kimin malını emanetini kime verirsiniz? Allah’ın emrini, Resulullah’ın sözünü çiğnersiniz!  Ben ki onun kardeşi, onun tek halefi Ğali! Ben ki amcası Hamza Allah’ın ve Resulullah’ın aslanı şehitlerin efendisi Ğali! Ben ki İslâm’ı ilk kabul eden Ğali, ömrü boyunca Allah’tan başkasına ibadet etmeyen, ben ki Uhud’da gökten Zülfikar indirilen Ğali. Ben ki Resul-u Ekrem, Hendek savaşında, ‘Bugün İslâm’ın tümü küfrün tümüyle savaşmaya gitti, Hendek günü Ali’nin darbesi tüm insan ve cinlerin ibadetinden daha hayırlıdır’ denen Ğali! Ben ki Ğadir-i Hum’da Peygamber’in İslâm’ı emanet ettiği Ğali! Kâbe’deki putları kıran Ğali! Gerçekten de bana sırf makam uğruna Ebu Bekr ve Ömer’e biat ettirebileceğinizi mi sandınız? Elbette bunu biliyordunuz? Ama bunu istiyorsunuz ki bir kez daha haksızlıklarınız, oyunlarınız ve alçaklıklarınıza gölge düşmesin! Ve sen Osman! Gözlerindeki heyecanı ve açlığı görüyorum. Tıpkı midesini düşünen zavallı bir karga gibisin karşımda şu an! Ve bunu başaracaksın da. Her yerini dolduracaksın altınla. Ve o doymak bilmeyen açlığın sonun olacak bunu da unutma. İşkemben öyle bir dolacak ve öyle bir patlayacak ki etraf pislik kokacak. Açgözlülüğün sonun olacak Osman! Felaketin olacak! Ve sizler! Sizi Allah’a havale ediyorum, hesabınızı O’na verirsiniz! Benden yana bir itiraz yoktur, ben yine sabrederim! Ben yine beklerim! Elbet sizin de zamanınız dolacak ve pişmanlık er geç kapınızı çalacak. Benim emanetimi hakkıyla taşımam için hilafet koltuğuna ihtiyacım yok. O bana evvelden bahşedilendir, o makamların en yükseğidir ahir bende mühürlüdür! Bu gözler bir kez daha görmez olaydı da ihaneti yine de bir hayır vardır derim, Rabbimden gelen her ne varsa daima başım üstündedir.”

Muaviye… Emevilerin ilk halifesi. Ebu Sufyan’ın Hint’ten doğan oğlu. O Hint ki Hz. Hamza’nın kalbini yerinden sökecek, ciğerlerini  Mekke’nin köpeklerine yedirecek kadar ilk Müslümanlara ve Peygamberimizin ailesine kini olan kadın! Yezid’in babası Muaviye… Kerbela’da Ehli Beyt’e kıyan Yezid’in babası… Her ne kadar sevmese de oğlunu! Zeki bir adam Muaviye. Akıllı bir siyasetçi. Halkın algısı ile oynayabilme zanaatına son derece vakıf bir devlet adamı. Nitekim Halife Osman’ın öldürülüşü sırasında vaat ettiği orduyu Şam’dan asla göndermedi. Ve onun ölümünü Ali’nin üzerine yıktı hep. Çöl insanı olsa da çölden hoşlanmıyor. Yüzünü hep Batı’ya dönmüş. Kurduğu devleti Batı’ya doğru genişletme çabası da bundan. İpekli kıyafetler giyiyor, lükse son derece düşkün. Muaviye’yi görenler onun bir Arap değil de Bizanslı olduğunu sanıyorlar. İlknur Altıntaş Muaviye’nin ağzından sayısız hakikati dile getiriyor yine de. Çünkü son derece güçlü ve akıllı bir devlet adamıdır Muaviye. Aynı zamanda Batı ve Doğu kaynaklı ilimlere, felsefeye yabancı değildir. Onun dilinden dökülenlere dikkat kesilmeli okur:

“Ben sıradan bir adam değilim, hiç olmadım, olmayacağım da. Ve sıradan olmayan adamlar yaptıkları seçimlerle hatırlanırlar. Kim bilir, belki lanetlenecek adım, kötülüktür mirasım, belki de zehirli bir tohumdan fışkıran bir umuttur yaptıklarım. Bildiğim şu ki sıra dışı adamlar zor kararlar verirler, çok zor kararlar! Sıradan insanların düşünmeye bile korktukları. O yüzden de sıradan insanlar bazen bana gıpta ederler, nefret ederler, hatta lanet ederler. Büyük adamların kefareti de budur Yahuda! Onlar asla sevilmezler…”

Selmanı Farisi… Selman el Hayr, Selmanı Pak ya da Selman el Hakim diye de anılan; Peygamberimiz tarafından “Selman bizdendir, o Ehli Beyt’tendir. İslâm gökyüzünde yıldız olsaydı bile Selman arar bulurdu” diyerek övülen zahid, büyük kişilik. Dünya üzerindeki duruşu sufiyanedir.  Maddeyi aşmış, mananın zenginliğine ulaşmayı başarmıştır. Hem Hz. Muhammed’e hem de Ali’ye dosttur. Yıllarca aradığı hakikati onlarla bulmuş, bulduğu hazine ile aydınlanmış ve aydınlatmıştır.

Bir de Selmanı Farisi’nin penceresinden bakalım:

“Hayat sana seçenekler sunar evlat. Bir şans verir! Seçim yapma şansı verir. Bu Yüce Allah’ın iradesidir. Seçim yapmaksa en büyük sorumluluktur. Gerçeği arayacaksın! Hakikati bulacaksın! Kim olduğunu öğrenmek isteyeceksin? Neden burada olduğunu hatta. Korkmayacaksın! Ve bulduğunda ruhun eriyecektir. O’na akan bir kar tanesi gibi yok olacaksın! Bunu yapabilir misin? Ya da kaç kişi ha? Göz kara olacak biraz, insan dediğin sadece et ve kemik mi ki? Arayan kim? Soran kim? Bilmek için yanıp tutuşan kim? Bu kâinat öyle büyük bir denizdir ki, tek bir damlası boğar insanı. Ama o suya hasret çatlamış dudaklara bir damlacık değdi mi nasıl bir anda yeşeriverir tenin, ruhun şahlanır! İnsan olabilmenin şanındandır, yolu zordur, dikenler, zehirli sarmaşıklar ve tekin değildir. Üstelik bu en zor yolculukta tek başınasındır, yapayalnız ve her yer karanlıktır. Ama şafak mutlaka doğacaktır. O Yüce Allah’ın sana bir lütfudur. O yolda suçlayacak kimse yoktur, tüm olanlara ve olacaklara baştan razı olmaktır. Gönüllü teslimiyettir. Bunu yapabilir misin? Bu yolda başıma her ne gelirse ondan Allah’tan razıyım diyebilir misin?”

Ebu Zer! Kâbe’nin Oğlu Ali’de mutlaka titizlikle okunması gereken, mala mülke tamahı olmayan piri fani,  ilk ariflerinden biri Ebu Zer! Okura onu da takip etmelerini salık vermemiz gerekir.

Hakikat zaman zaman gizlenir ve bazen de aşikâr eder kendini bize. İstediği tek şey, tarafsızlık ve önyargısızlıktır. İlknur Altıntaş’ın kitaplarında, özellikle de  Kâbe’nin Oğlu Ali’de yazarın hakikatle olan anlaşmasının izlerini sürmek oldukça önemli bir kazanım. Yazar zülfü yâre dokunmaktan kaçınmayıp tarafımızdan çağlar sonra bile hâlâ yarı karanlıkta  bırakılmış bir dönemi aydınlatıyor. Tabuların yıkılması gerek, tıpkı bütün putların yıkılmasının gerektiği gibi. Eğer bunu başarırsak geç kalmış bir reforma imza atabiliriz belki.  Bilgi, aydınlanmayı ve uyanmayı tetikleyen bir unsur. Bilgi algıyı, algı sezgiyi tetikler. Öyleyse bilgi edinmekten korkmamalıyız. Ezbere bildiklerimizi sorgulamamıza neden olacak bir kitapla karşı karşıyayız bu anlamda.

Gadiri Hum… Peygamberimiz vefatından üç ay önce halefi olarak Ali’yi gösterse de buna binlerce Müslüman şahitlik etse de akabinde gelişen olaylar tamamen farklı boyutta ilerliyor.  Peygamber Efendimiz ölüm döşeğinde  Ali’yi ikaz ediyor. Çünkü O, geleceğin hummalı ayak seslerini hep işitiyordu. Din ve mezhep adına dökülecek kanlar kapının ardında fırsat kolluyordu. Asrı-ı Saadet sona erdiğinde yüzlerce yıl sürecek karanlık ve kanlı günler ardı ardına sökün edecekti.

“İnsan dilinin altında gizlidir Ali, gözleri perdeli, gülüşü yalandan, zalimin oyunu çoktur da en büyük gerçeği her zaman unutur!“ dedi kederle. “Mazlumun bedduası ile Allah arasında perde yoktur Ali! Daima mazlumların yanında, zalimin karşısında ol! Bana söz ver!” diye de ekledi.

“Söz veriyorum…”

“İnsan ne yaparsa onun karşılığını görür, ne yaparsa…”

“Biliyorum…”

“Sana zulmedecekler, acıyla sınanacaksın, seni inancın kurtaracak Ali, inancın, ilmin, cesaretin, adaletin…”

Ne demek istediğini anlayabilmek zordu, başka âlemlerdeydi sanki zamanın bir yerinde geçmişte ya da gelecekte.

Hz. Peygamber vefat ederken ümmetine iki vasiyette bulundu, iki hazinesini teslim etti onlara. Bunlardan birisi Kur’an- ı Kerim, diğeri Ehli Beyt’ti. Peki ya sonra ne oldu. Önce henüz doğmamış torunu Muhsin, sonra gözünün ışığı Fatıma, daha sonra Ali ve daha sonra Hasan ile Hüseyin. Siyasetin kirli oyunları sonucunda katledildiler. Ya da ölümlerine sebep olundu. Peki ya Kur’an-ı Kerim! Görünürde O’na dokunulamadı. Hakikatte yüzlerce, hatta binlerce tanrıcık üretildi kutsal kitabımızdan. Her biri bir başka çıkara hizmet etti, her biri kendi üreticisinin kalbine benzedi. Üretilen tanrıcıkların hepsine aynı isim verilince şirk bile anlaşılamadı.

Sekife’de başlayan, İslâm Peygamberinin naşının dahi üç gün bekletilmesine neden olan, daha sonraki yıllarda yüzlerce, binlerce, hatta yüz binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan Halifelik mücadeleleri Kâbe’nin Oğlu Ali’nin ana teması niteliğinde.  Dört Halife zamanında Emeviler tetikte bekliyorlar. Ebu Sufyan, eşi Hind bint Utbe, Muaviye ve Yezit… Kureyşilerin Haşimilere duydukları bitmez kin. Güç arzusu, altın ve toprak açlığı…

“Din gül ise siyaset dikenidir.” diyor İlknur Altıntaş ve ne kadar da haklı!

Kabe’nin Oğlu Ali, İlknur Altıntaş, Horus Yayınları, İstanbul 2019, 414 s.

İlginizi Çekebilir

baymavislotbarportbetgrand pasha betbahsinebetgarantigrandpashabetmeritbetkareasbet

pod mod