Çavdar Tarlasında Çocuklar: “Herkesi Özlemeye Başlıyorsunuz Sonra”

Yuja Dab @yujadab

Sesinizi kesmeniz gerektiğinde en çok neyi söylemek istersiniz? “sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.” Kırılmanın sesini duydunuz mu? Siz konuşmasanız da olurmuş. Bizi hangi kalıpların ağırlığında boğdular bu kadar? Kilitli kapılara gömüğ cesetlerimizi, sonrada “bunlar olmamış” deyip neden kovdular. Kovulduk mu? Bizi kovduran şeyler nelerdi? Geri zekalı oluşumuz mu? Kutuya uygun kalemleri seçemediğimiz için mi? Durun buldum! Sanırım sizin ışığınızı kapatıyoruz. Tanrının elleriyle size sunduğu ışık değil, sizin ellerinizle mahvederek ürettiğiniz ışık. “Siz” kimdir? Yolda olanlar, kaçanlar, uygunsuzlar değil: ahlakın, kuşları öldürüp kanatlarıyla özgürlüğün vasıflarını anlatmaya çalışan ışık parçacıklarıdır!

Birine hem şiddetlice sarılmak isteyip hem de nefret ettiğiniz oldu mu? Peki, bu eylemler ahlak yasalarına ne kadar uygunsuzdu? Okulların paslı sıralarında, vişne kokulu ağızlarda okutulan kitap sonrasında “aykırı” bulunduğu gerekçesiyle yasaklanıyor. Neden? Sonra sevmediğiniz kahve çekirdeği gibi kokuyor diye sarıldığınız bedeni cesede çevirip yok ediyorsunuz. Güzel fikir!

Holden, yapay çiçeklerin üretildiği fabrikalarca durmadan kovulup kendi hikâyesini yazmaya karar verdiğinde Sdradlater, ona büyük bir travma yaşatır ve yol başlar.

İnsanlar daha fazla ne kadar sahte olabilirlerdi?” sorusunun derinlemesine işlenmiş, belki de en güzel sayfalarca aktarımı sağlanmış kitapta şu cümle ile birlikte kolunuzdaki ağırlığı hissedebilirsiniz:

“…Neymiş, biftek çıkarıyorlarmış size. Bin kâğıdına bahse girerim ki, bunu yapmalarının nedeni, çoğu ailelerin Pazar günleri okula çocuklarını ziyarete gelmesi ve bizim Thurmer’ın hesabına göre sevgili oğulcuklarına akşam ne yediniz diye soracak olmasıydı, o da “biftek”, diyecekti. İyi tezgah, değil mi?” Tezgahı beğendiniz mi? Çok profesyonelce, değil mi? İşte size Holden’ın uyumsuzluğunun sebebi: sahtelik! Toprak yerine çakıl taşı, güneş yerine led ışıklar, su yerine toz bezleri. Yapmacık. İnsanlığın temel problemi. Holden, bu kaos üzerinde debeleniyor ve isyanını özgün bir kültür ile yansıtmaya çalışıyor. Peki, bu kolay mıdır? Yetişkinlerin öyle olmasını istediği düzende yalınayak koşmak, kolay mıydı? Çizilen yolu takip etmezsen sırtındaki izlerden görünmez yüzün.

Sanat ile çok yakın temas kurduğuna dair entelektüel çıkarımlarda bulunan koltukların, asıl problemi bir dram izlemek değil de kendi hikâyesini herkese okutmak. Bunu yaparken sanata sarılarak küstah gözleriyle bulutları kışkırtıyor. Bulutları kışkırtmak. Hayır, ahlak canınız sıkıldığında değiştirebileceğiniz bir kıyafet değildir! Hele, bahsini ettiğimiz kıyafeti Holden giyecekse, korkarım ki birkaç beden aşağılık olacaktır dikimleriniz. Neden dürüstçe yapay çiçeklerden nefret ettiğinizi belirtmiyorsunuz ki? Belirtmiyoruz? Ben de aynı kökün tutanağıyım. Holden da öyle. Hatta Ackley. Sunny, berbat bir çizimdir resimde. Sally’in yapma bir çiçek olmadığına yemin edebilirim!

Bir kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman, bunu yazan keşke çok yakın bir arkadaşım olsaydı da, canım her istediğinde onu telefonla arayıp konuşabilseydim, diyorsanız, o kitap bence gerçekten iyidir”

Jerome David Salinger, kendisiyle tanışmak ister miydim, bilmiyorum. Fakat Holden’ı ziyaret etmeyi çok isterdim. Görebilseydim eğer ona şunu soracaktım:

“kovulduğun bir cennet miydi?” muhtemelen o da bana şunu söyleyecekti:

“hayır, berbat sahte bir sirkti”

Salinger’in bu kitabı modern çağın başyapıtları arasında yer alırken, bir yandan da ahlak dışı, olarak da görüldüğü için Amerika’da birçok bölgede yasaklanmıştır. Okullarda da okutulmuş, komünizme özendiriyor diye de dışlanmış. Günümüzde halen güncelliğini koruyan bu kitap toplumun kalıplarına birkaç yenilik katmıştır. Yani, biri aşağılık davranışlarda bulunuyorsa onu kurallara uyuyor diye affetmeyin. Phoebe, size gerçeği anlatacaktır.

Tanıştığıma hiç memnun olmadığım kimselere, durmadan, tanıştığıma memnun oldum, demek beni öldürüyor. Ama hayatta kalmak istiyorsanız, ille de bu zırvaları söylemek zorundasınız.” Bizi en çok yoran durumlar da bunlar değil midir: “merhaba”, “günaydın”, “iyiyim”, “iyi geceler”… Kalıpların arasında sıkışmış, çenesi kopacak derecede yorgun olan yaşantılarla beraber, gün geçtikçe daha da dibe sürükleyen bataklığın içerisinde zoraki gülümsemeler sıçratan sıçanlardan farkımız nedir? Kuyruk? Yumruğunuzu hazırladığınızı görebiliyorum. Ne var bunda? Evet, ne var ki bunda! Günaydınlar, bugün deniz gökyüzüne doğru mırıldanırken, sabahın en sabah olduğu saatlerde uyanmak zorunda olduğumuz için günaydın! İyi günler, bugün gövdesi parçalanmış ağacın birine rastladım, pek mesudum. İyiyim, tabii. Baksana, en iyi ben gülümsüyorum. O kadar iyiyim ki, bunun ne olduğunu bile bilmiyorum. Ama uygunluk testinden geçmem gerekiyor değil mi, yoksa bana neyimin olduğunu sorarsınız. Hatta kötülüğün tılsımını üzerimde barındırıyorum diye beni lanetleyebilirsiniz gerçeği söylersem. Gerçeği söyleyen kaybeder. Öyle değil mi Sally? Jane, seni bu tablonun arasında görmek ne güzel! Bu arada iyi geceler, gecelerin şaşkın saatlerinde iyiliğin örtüsü üzerinizde olsun. İyi. Her şey “iyi” olmak zorunda mıdır? Öyle söylemek zorundasınız çünkü kimsenin sizi dinleyecek vakti yoktur. Hey, bir dakika aslında hiç iyi değilim. Sus. Merak etmiyoruz. Bu sadece giriş için yapılan tören. Saatini evde unutmuş şaşalı bir tören.

Öyle olduğu için değil, öyle olması gerektiği için buradayız ve asla kendi gerçeğimizi bulmak konusunda uzman olamayacağız. Kah yarış atı, kah kabuğuna ev çizilmiş kaplumbağa, bazen çakal sürüsü, bazen de ağlayan talaşlar olarak yaşantılarımızı sürdüreceğiz. Bunun bize faydası nedir? Holden, bunun ne anlama geldiğini sorgularken izleyebilirsiniz onu.

Gelişim çağındaki bir çocuğun dilinden ayna ayna tutulmuş hayatlarımızı okuyoruz. Yapmacık, sahte, gelişigüzel ve gerçekliğini yitirmiş olan hayatlarımız. Sizi hem kendinden nefret ettirir, hem de kendine hayran bırakır. Aynalar böyle değil midir zaten?

Gördüğümüz biziz, görmek istemediklerimiz de yaptıklarımız. Peki, gerçeğin tutkusuyla ne kadar sevildik? Aynaya baktığımızda kusacak kadar midemizi bulandıran o yüzleri görüyor muyuz?

Çavdar Tarlasında Çocuklar, Jerome David Salinger, Çev.: Coşkun Yerli, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 1997, 198 s.

İlginizi Çekebilir