Çaresiz Geleceğimizin İzinde: Nautilia

Yuja Dab @yujadab

Donald John Trump, yenilmiş ve yenilgiyi hazmedemediği için güç yüzüğünü (tanrısallık) sonsuza dek parmaklarında hissetmesi adına Twitter’da kışkırtıcı ve saldırgan paylaşımlar yapmaya başlar ve Trump destekçileri alevlenerek orman yangınına doğru sürüklemeye başlar Amerika’yı. Sonra, birdenbire kutsal bir el iner ve Trump’a şöyle seslenir:

“Hesabınız kalıcı olarak engellendi” Bu ne anlama geliyor biliyor musunuz? Amerika’da yakacak orman kalmadı, hepsi betonlaştı, hayır hayır tabii ki de yeşili korumaya devam ediyorlar ve halen ormanların yanışına tanıklık ediyoruz. Vazifemiz yani koca evren fanusunda yaşayan insanlar olarak tek gayemiz bu değil mi zaten: var olan bütün güzellikleri yok etmek!

Twitter’ın Trump’a bu Tanrısal dokunuşunu şu şekilde açıklayabilir:

Dünyanın kilit taşları yaşlandı ve değişime uğruyor. Devletler ölüyor, şirketler güçleniyor. Devletler ve yönetimler ve ahlaki normlar yok oluyor; bunların yerine, reklamlar, logolar, manipülasyonlar, bencillik ve belki de insansızlık geliyor. Yani taşlar yeniden dağıtılıyor. Fevkalade. Peki bu taşlar neden sadece Anadolu’da, Ortadoğu’da, Doğu’da, daha da doğuda dağıtılmak zorunda. Oyun alanı tam olarak burası mı? Şu bastığım yerde stratejik yaptırımlar mı var, neden? Ya da neden Amerika?

Şirketler ve reklamlar su damlacıkları gibidir. Sabırla ve zamanla zihnimize kadar girmeyi başarıp bizlere güzel, renkli, şatafatlı prangalarımızı vurup yıkımın ellerini oluşturdular. Trump’ın halkı galeyana getiren paylaşımlarda bulunması yadsınamaz bir şey fakat burada sunulan resim bu değil, resim şu: birilerinin gücü artmış ve birilerinin gücü azalmış. Denge!

O zaman, merhaba Nautilia’ya hoş geldiniz.

“Ne Ortadoğu’nun petrolü ne dinler ne de sınıf ayrımlar çıkarttı savaşı. Şirketler yaptı bunu.” Şirketlerin ütopik dünyası Nautilia. Kitap, günümüz kaos seviciliğini ve geçmişin doğa ile bütün olan insan kavramının ortasına dikilmiş bir pencere. Nereden bakmaya başlasak gördüklerimiz tüylerimizin incinmesine, türümüzün gerçeğine savuruyor bizi. Hızlı tüketim çağının oluşturduğu hızlı üretim zemini beraberinde savaşı ve yıkımı getiriyor. Peki, Sapiens ve Neandertal ikilisini bir kenara bırakıp teknolojik aptallık üzerine yolumuza devam edelim:

Aptal insanların teknoloji ile olan bağları gittikçe arttı ve buna paralel olarak teknolojinin bizden aldıkları oldu. Belli bir teknolojik alanda uzmanlaşmak için yıllarca ar-ge çalışmaları yapan insanoğlunun dünyanın halihazırdaki varlığını korumak için hiçbir şey yapmaması gayet normal karşılanabilir. Çünkü aptallık! Peki, bu sonsuz düzene ihtiyaçlarını sağlayacak bir sonsuzluk maddesi var mıydı? Yani durmadan artan nüfus, durmadan artan apartman sayıları, durmadan artan otomobiller, oyun konsolları, seks oyuncakları, durmadan büyüyen uçkurlar… Bunlar için herhangi bir önlem alınabilir miydi? Anatolia, Ekoterya, Dünya, Nautilia hangi isim hoşunuza gider? Önemi yok, isimlerin bir önemi yok. Sadece şuna odaklanalım:

“Çünkü teknolojiyi yaratanlar, onunla ne yapacağını bilmiyordu” diyor kitapta. Evet, tam da bu. Bizler artık ihtiyacın ötesine geçtik.  Devletlerin, siyasetin, hukukun ötesindeyiz. Artık, Kfc, Nike, Twitter, Zuckerberg, Apple, Microsoft, Musk… büyük dijital çağın, büyük dijital patronlarının ellerindeyiz. Kültür yapımızı onlara uyarladık, inanışlarımız değişti. Apple gibi düşünmek, Kfc tarzı yemek, Nike şeklinde koşmak zorundayız. Bizi hayata bağlayan tüm normlarımız değişti ve bunun bilincinde değiliz, belki de bunu bilmekten korkuyoruz. Değiştik!

Patronlar savaşır, devletler izler, halk asgaridir. Tabii, alışılagelmiş bu düzeni hemencecik devirmek biraz zor olabilirdi. Bunun yerine yavaş yavaş içimize sinerek, zehri akıtmayı tercih ettiler. Politika aynı: bir şeyleri bedava verdiğini söylemek.  Facebook’un sloganı şöyledir “ücretsiz ve her zaman ücretsiz olacak” Sonra birdenbire bir ayakkabı reklamı çıkıyor ana sayfanızda önünüze. Bu da ne! İhtiyacınız varmış, alıyorsunuz. Basit, değil mi? İhtiyaç olmayan şeyler ihtiyaç doğuruyor. Acıktınız mı? Kesin acıkmışsınızdır, çünkü bu hamburgerler çok güzel!

Aldığınız ikinci ürün hiçbir zaman bedava olmadı ve hiçbir zaman yapay çiçeklerin girdiği yerlere gerçek bitkileri sokmadılar. İşte şimdi Şirketlerin savaşındayız ve bu kitap ütopik değil, asla değil. Fantastik hiç değil. Tam da biziz, şu an. Çağımıza nüfuz eden bu güç savaşını öylece ayna tutarak vuruyor yüzümüze.

Köleler kendi kaderlerini tayin hakkını elde edebilir mi? Stepneler kendi varlıklarının farkında olamaya başladıklarında isyan haklarını ellerine verecekler mi? İsyan hak mıdır?

“…garipti ki bu hakkın yüceliği dillere her çağda pelesenk edilmişti. Ama reel politik bu hakkı hiçbir zaman öncelikli kılmadı ve kılmayacaktı” Neden kılsın ki? Herkes hakkını isterse kim kimi sömürecek? Sömürecek alan kalacak mı? Bu kötü çocuklar nerelerde çamura batıracaklar dünyayı? Bu olmaz işte. Hakkı istediğiniz gibi değil, verildiği ölçüde alırsınız. Yani sizin ne istediğinizin bir önemi yok. O taşı at, bu ekmeği böl, buradan da iki öğrenci al. Hepsi bu kadar.

Siz aslında onurunuz için savaşırsınız, fakat tuttuğunuz silah bir kaos yaratıcısının ellerinden çıkmıştır. Bilmediğiniz, tanımadığınız birine hizmet etmektesiniz. Ne yapardınız?

Nautilia, Burak Erdoğdu’nun hayal gücünün uçurumlarına kurduğu mayınlar üzerine yazılmış Neo-Fantazya serisinin bir eseri. Pelosium taşına ve Eflatun’a belki de Gri Ankara’yı izlerken (okumaktan ziyade) yıkımın içinde Güneş’in nasıl açtığını görmeye değiyoruz.

Peki, sizce hangisi:

Neandertaller mi? Saphiensler mi? Bence portakal soyma makinası.

Nautilia, Burak Erdoğdu, Roza Yayınevi, İstanbul 2020, 224 s.

İlginizi Çekebilir

istanbul escort bayan