Beyaz Güvercin

Ersin İzgi

Hüseyin Akyüz, seksenli yıllardan sonra edebiyat dergilerinde yayınlanan fabrika işçileri, diğer emekçiler ve onların yaşadığı sorunları ele alan onlarca öyküyle dikkat çekmiş, üç önemli ödüle değer görülmüş, dört öykü kitabı yayınlanmış ama bunlara karşılık yeterince değerlendirilmemiş bir öykü yazarımız.

Akyüz’ün “Beyaz Güvercin” adlı öykü dosyası 1982 Akademi Kitapevi Öykü Birincilik Ödülünü kazandı ve yapıt daha sonra 1983 yılında Varlık Yayınları tarafından basılarak yayınladı. Bu kitap aynı zamanda Varlık Yayınlarının klasik cep boy serisinden normal boyuta geçtiği ilk kitaplardandır.

Hüseyin Akyüz, “Beyaz Güvercin”i yazdığı yıllar bir fabrikada işçi olarak çalışıyordu, (otuz dokuz senedir aralıksız çalıştığı bu fabrikada halen görevini sürdürüyor) bu yüzden olacak öykülerinin hepsinde işçi ve işçi emeklilerini anlatıyor. Onların yaşamlarından, bu yaşamın belirlediği iç dünyalardan kesitler sunuyor. Uygunsuz çalışma ortamları, zor yaşam koşulları ve bunların doğurduğu ekonomik ve ruhsal sorunlara değiniliyor: işçi emeklilerinin yalnızlığı, iş kazalarının doğurduğu sorunlar, işten atılma korkusu, gelişen teknolojiye ayak uyduramama, yabancılaşma, geçim derdi…

Öykülerin kahramanları doğrudan doğruya üretimin içinde bulunan ya da oradan emekli olan sıradan işçiler. Geçim derdiyle bunalan, sıkıntılı, tedirgin; yaşam içinde kolay yol alamayan, zorluklar karşısında çoğunlukla, umarsız kalan insanlar.

Kitaba adını veren “Beyaz Güvercin” de bir ailenin içine düştüğü ekonomik bunalım, umarsızlık bunların toplumsal ilişkilere yansıyışı, ruhsal sonuçları tüm ayrıntılarıyla somut bir olayın çevresinde inandırıcı biçimde dile getirilir. Bir ailenin yaşam zorluğundan yola çıkılarak, bir yaşam biçiminin eleştirisinin yapıldığı; insanın en doğal hakkı olan yaşamını sürdürmesinin niçin, neden nasıl yok edildiği gözler önüne serilir. Aynı zamanda en ağır koşullarda bile, kişiliğin, onurun korunması gösterilir. Kızını içkici, yaşlı olduğuna aldırmadan varlıklı olduğu için Manifaturacı Necati’yle evlendirmek isteyen babanın karısı karşısındaki savunması oldukça düşündürücüdür:

“… Dinle kadın, aklını başına topla, dırdırlanmak kolay. Mahallede kimsenin yüzüne bakamaz oldum. Oraya borç, buraya borç. Gırtlağımıza kadar gömüldük içine. Üç aylık maaşım dersen üç günlük. Böyle gitmez bu. Necati iyi çocuk. Evi var, dükkânı var, parası var… Sana küçük bir dükkân açarız diyor, bana. Hem kız iyi gün yüzü görür, hem biz düze çıkarız. Sermaye için üç beş ne gerekirse verecek, tüccara da kefil olacak. Küçük bir dükkân olsa yeter bana. Bardak, tabak, çocuklara lâstik top, misket falan satsam yine ekmek parasını çıkartırım…” s. 47

Demir Ustanın tek çıkar yolu kızını Manifaturacı Necati’ye vermektir. Elbette yanlış yoldur bu ama kızamıyoruz Demir Ustaya. Doğru bulmasak da doğal karşılamaktan alamıyoruz kendimizi. Yüreğimizde ona karşı olan hıncımız, kırgınlığımız tümden yok olmasa da birazcık yumuşuyor. Nitekim Akyüz’de bunun geçersizliğini öykünün sonucuyla doğruluyor. Kızının evlendikten birkaç gün sonra eli yüzü kan içinde ağlayarak geri gelmesi, Necati’nin ileri geri konuşması karşısında onurunu, insanlığını, kişiliğini korumasını da bilir. Kolundan tuttuğu gibi kapı dışarı eder Necati’yi. (Unutmayalım: Necati, Demir Ustamın tek umudu tek güvencesidir.) Akyüz, Demir Usta’nın acılı, içli, duygulu, yoksul ama onurlu dünyasına bizi de sokar. Çocuğunu okutamayacağı da kesinleşince içine düştüğü üzünçlü dünya bizi de sarıp sarmalar. Demir Ustanın yerine kendimizi kor neden, niçin sorularını biz sorarız. H. Akyüz, onların iç dünyalarını, çelişkili yapılarını, çatışmalarını yansıtırken bunların ardında yatan ekonomik nedenlere boş vermez. Böylece insan bütünsel olarak kavranır.

“Cankurtaran” babasının dövmelerine, sövmelerine aldırmayan, kolunu iş kazasında yitirdiği an bile sevdiği gence kaçmaya kararlı olan işçi Ayşe’yi bize tanıştırırken, “Köle” radyo fabrikasında çalışan ve çağdaş bir tutsak olduğunun bilincinde olan bir işçinin çalışma koşullarını, üretim sürecini, ilişkilerini, yabancılaşmasını eleştirel bir gözle değerlendirir. “Uçan Balonlar” bodrum katındaki bir atölyenin boğucu havasında bir saniye bile başını kaldırmadan çalışan çırak Metin’in sıkıntılı yüreğini, baloncunun elinden kurtulup özgürce gökyüzünün maviliklerinde uçan onlarca balonun sevindirmesini, ferahlatmasını anlatır.

Kitaptaki öykü kahramanlarının ortak bir özelliği var: Her ne kadar yaşamın altında ezilseler de, bireysel mutluluk özlemi duysalar da kendi küçük dünyalarının kabuğuna sığınmazlar. Acılarını dışa vurup yaygınlaştırmaya çalışmazlar. Mutlu olmasalar da mutluluğu ararlar. Hem de boş umutlar peşinde, yanlış yerlerde değil, kendi kesimindeki insanların içinde ararlar. Elbette, bu arayış belli bir düşüncenin sonucu duyulur. Akyüz’de üstü kapalı olarak sezdirir bunu. Bu doğru yaklaşım bilinçle açık olarak yansıtılsaydı, sanırız daha gerçekçi ve etkileyici olurdu.

“Çaydanlık” ve “Bir Sonbahar Günü” adlı öyküler emekli işçilerin durumunu çarpıcı biçimde koyar ortaya. Bu öykülerde işçi emeklilerinin sıkıcı, boğucu yaşamları başarılı bir şekilde sergilenir. Emekli insanların, emekliye ayrıldıktan sonra boşlukta kalmalarını tekdüze yaşamlarını, toplum dışına düşmelerini, ilgisiz kalışlarını güzel canlandırır. İşçi emeklisi Sarı Mehmet ve Erol Usta sıkıntılıdır. Tedirgindir. Her ne kadar yaşam altında ezilse de bunalıma düşme diye bir şey bilmez. Neşesini kaybetmez. Bireysel sorunlarının yatağında boğulmaz. Doğaya, topluma açılır. Yaşam sevinçlerini yitirmezler. En azından çevre edinmeye, arkadaş kazanmaya çalışırlar. Çözümü de, yüzeysel ve geçici de olsa, kendi çevrelerinde ararlar. Başka kesimden olanlara özenti bile duymazlar.

Kişilerle birlikte ele aldığı konuları da çok yönlülüğü içinde yansıtmaya çalışır, Akyüz. Basit bir olaydaki derinliği, kalıcılığı ayrıntılarla besleyerek ona, canlılık gerçeklik kazandırmasını bilir. İnsanları daha iyi anlatabilmek için onların en ufak, sıradan bir olay karşısındaki davranışlarını kaçırmaz. Ayrıntıları yakalamasını ve amaç için araç olarak kullanmasını ustalıkla gerçekleştirir. Kişilerin edimlerini olaylara, gelişmelere, düşüncelerine, konuşmalarına, izlenimlerine bağlayarak belirtmesi onları geniş çevreye yayması, kişilerini ve konularını sunuş bakımından gerçeklik ile bağı sıklaşıyor. Başka bir deyişle; nesnel ile öznel olanı birlikte veriyor.

Hüseyin Akyüz’ün içten, duygulu, rahat bir anlatımı var. Konunun gerektirdiği sözcükleri iyi seçiyor. Anlatmak istediğini gölgede bırakmıyor. Anlatımda kuruluğa, tıkanıklığa, karışıklığa rastlanmıyor. Tümcelerin sağlam, kurallı olması, üstelik bunun kısa tümcelerle yapılması anlatımdaki başarıyı daha da artırıyor. Akyüz, genel olarak, öyküde anlaşılırlıktan yana. Bu yüzden kapalı, süslü bir anlatımı yok. Soyut konuları bile örneklerle somutlayarak anlatıyor. Dolayısıyla anlatılmak istenen açık, anlaşılır biçimde ortaya çıkıyor.

Akyüz, şematik kişiler yaratmıyor. Günlük ekmek kavgası peşinde koşan, yaşama ayak uydurmaya çalışan, bütün zorluklara karşın hep ayakta durmaya çalışan, hiçbir zaman umutsuzluğa düşmeyen ve inatla direnen insanları anlatıyor. Akyüz’e göre yaşama bir bütün olarak yaklaşmamız gerekiyor; onun çirkin, kötü yanları da yaşama değerdir.

Beyaz Güvercin’in yıllar sonra yeniden okuyucu karşısına çıkması, Hüseyin Akyüz öykücülüğünün değerlendirilmesi ve edebiyatımızda hak ettiği yeri alabilmesi için hem kendisi hem de edebiyatımız adına iyi bir fırsat diye düşünüyorum.

beyazguvercin

Beyaz Güvercin, Hüseyin Akyüz, Kavim Yayıncılık, İstanbul 2012, 112 s.

İlginizi Çekebilir