Bağımsız Çocuklar: Tokyo’nun Son Çocukları

Yuja Dab @yujadab

“Boğazımın derinliklerinde dünya var” diyen ve diyalogların sarsıcı düzenine gözlerimizi merakla ısıtan Yoko Tawada, Franz Kafka ve Paul Celan etkilerini vurgulayarak ipler üzerinde yürürken hem elleri titreyen hem de soğukkanlılığını üstüne işleyen bir kalem. Tokyo’nun Son Çocukları kitabını, Hüseyin Can Erkin’in çevirisiyle okuma fırsatı bulmak, dile getiremediğimiz rüyamızı izlermişçesine armağana dönüşmüştür.

Geçmişin izlerini barındıran ve bundan kopmak istemeyen aynı zamanda geleceğe yakınan derilerin kırışmış haykırışlarında kaybolmanın keyif verici serüvenine katılıyoruz. Bu ütopik evrene ayak basarken Yoşiro’nun anlam vermeye çalıştığı yeniliğin ve özlem içinde kıvrandığı geçmişin silah gibi üzerimize doğrulduğu hissiyatı içinde Mumei’nin cümleleri ardına saklanan sincap ağızlı duygularımızın yeniden ortaya çıkışına şahitlik ederken evrenin içinde gezinmek biran için kendimize ait sarı kırık evi özlerken Tomo’nun hastalığına şaşırmak her şeyi donuk bir portre gibi seyretmemize yol açacaktır.

“Kendisi çocuk kalmış insanlar çocuk yapmaya kalktıkları için dünya çocuktan geçilmiyordu” Yeni düzenlere, yeni kanunlara, yeni ahlak yasalarına uymak zorunda bırakıldığımız çağın ötesinde, çok aşağısında kaldığımızı gördükçe güneşin doğuşu veyahut gökkuşağı sadece birer olgu olarak hafızalarımıza kazınmakta. Çocukluk dönemi insanın tam olarak neresine takabül eder? Ya da eğitimsiz anne-baba çemberinde çocukluk geleceğe nasıl yansır? İlk eğitim yeri olan ailenin dünyaya nasıl etkileri ve katkıları vardır? Duygusal ve ruhsal açılardan çocukları tam olarak eğitebiliyor muyuz? Büyütmek ile eğitmek arasındaki farklılıkları kavramamız tahminen kaç bin yıl sürer? Dinozorların ağladığı çağları görene kadar mı?

Büyümeyi reddeden çocukların çocukları oluyor. Japonya içe kapanıyor ve Tokyo eski ışıltısını yitiriyor. Ölmek mümkün değil, yaşamak tam olarak ne anlama geliyor, bilinmiyor. Marika, çölünü özleyen kaktüsler gibi: ne sıcağı unutuyor ne de toprağına kavuşmak istiyor.

Öyle bir büyünün içine dalıyoruz ki, hükümet neyi nasıl hükmederse öyle olmak zorunda.

Korint düzen başlıklı bir sütunu alıp şak diye bilgisayar masasına dönüştürüyoruz ve her ikisine de: “anlaşmak zorundasınız” diyoruz. Çünkü başka çareleri yok. Eski ve yeni. Eskiyi ve yeniyi kozmik taşlar gibi çarpıştırarak ortaya bambaşka bir evren çıkarmayı planlıyoruz, fakat unuttuğumuz bir şey var:

-herkes kendi düzenine uyma konusunda profesyoneldir-

Belki de sürreal çizgilerin en derinliklerine inmek için birkaç deneme yapıyoruzdur ve ellerimizde çiviler var. Avuçlarımız kanadıkça anlıyoruz, bu sahne o sahne işte! Kıpkırmızı bir elma ve ağzımızda yaralar var. Kaçmak Tomo için mükemmel bir icat olsa da, bir gün mutlaka geri dönme umuduyla herkesin gölgesini işgal ediyor.

Hatıralarımızın sonsuz yaşamı yakaladıktan (ya da buna maruz kaldıktan) sonra gömleğimize kadar sinen kokusuyla boşlukta yaşamak nasıl bir duygu olurdu? Hiç ölmeyeceğinizi bilseydiniz neleri yaşamak ve belleğinize eklemek istemezdiniz?

Ölüm? Bir kalbe değmek? Sonsuz yemek veyahut güneşin kavurduğu derinizin ağaç gölgesine yalvarışı?

Sonsuz bir yaşama sahip olsaydınız çocuğunuzu nasıl eğitirdiniz? Çocuk mu kalmak isterdiniz? 100 yaşında ve buruşmuş geçmişinizle neleri özlerdiniz?

“Daha sonra hep birlikte kağıt keserek kasımpatı gibi bir dünya küresi yapalım, olur mu?” Olur mu? Avuçladığımız çenemizle dünyayı izlerken, kasımpatılar gibi şen olmak?

Sizce de dünyaya şeklini veren şey nedir?

Bence çocukların hayallerine sığdırdığı ve büyüklerin çocuklara eğilip gözlerine bakarak onları eğittiği şeyden şeklini alır dünya.

Kitap, bize ne anlatmak zorundadır? Hadi biraz geçmişimize tuz serpip, geleceğin patikalı yollarında yürürken ağzımız açık şaşkın şaşkın hikayenin rüzgarına kapılalım!

Tokyo’nun Son Çocukları, Yoko Tawada, Çev.: Hüseyin Can Erkin, Siren Yayınları, İstanbul 2020, 128 s.

İlginizi Çekebilir