Ateş Böceklerinin Biricik Işığı ve Zamanı Büken Toplumların Önyargısızlığı

Burak Erdoğdu @_burakerdogdu

Medeniyet duvarlarıyla çepeçevre kıstırdığımız maymun can çekişiyor. Ellerimizde obsidyen taştan ucu sivri mızraklarımız, dillerimizde ahenkli av şarkıları, yarı çıplak ve yalın ayak olmasak da içimizdeki primat derin bir örtünün altında uyanık bekliyor. İçimizdeki maymun ihtiyaç duymadığımız meziyetlere sahip ve onlarla kararlarımıza yön veriyor. Oysa biz avcı-toplayıcı büyük dedelerimiz kadar hızlı karar vermek zorunda değiliz. Onlar kadar atik ve hazırlıklı olmamıza da gerek yok. Çok daha yavaş bir ritimde yaşayabilir, ağır çekim telaşsız hayatlar sürebiliriz.

Eğer sabit fikirli gen dizilimlerimiz buna engel olmasaydı hayati tehlike içermeyen hiçbir durumda telaşa kapılmazdık. Primat beynimizin geliştirdiği savunma mekanizmaları geçmişteki yaşam koşullarında oldukça başarılıydı ancak içinde bulunduğumuz konforlu şehir şartlarında işlevsizleşti. Buna rağmen yine de bizi sanal tehlikelerden korumaya devam etti. Tarım devriminden önceki çağda epey fonksiyonel olan hızlı karar verme becerilerimiz bugün gökdelenlerle donattığımız betonarme ormanlarda bol keseden hoyratça savurduğumuz önyargılarımıza dönüştü.

Şehrin sıkışmışlığı ve artan iletişim hızı dedikodu yapma yeteneğimizdeki olağanüstülükle de birleşince önyargılar tarafından pandemik bir yaygınlıkla kuşatılmayan hiçbir şey kalmadı. Çoğumuzun sahip olduğu fikirler başkalarına ait ve onlar da basit bir izlenim tarafından dürtüsellikle elde edilmiş önyargılardan ibaret. Önyargı, bizi hayatta tuttuğu, karşımızdaki hayvanın bize derhal zarar verip vermeyeceği bilgisinin hayati öneme sahip olduğu zamanlar oldukça işlevseldi. Edindiğimiz birkaç küçük veri sayesinde çok daha uzun ömürler sürdük. Şimdiyse önyargının maliyeti korkunç bir şekilde arttı. Önyargı halen bizi tehlikelere karşı hayatta tutsa da korkunç yan etkileriyle benliğimizi zımparalıyor. Bizi zihinsel hapishanelere tıkarak biricikliğimizin parlak ışığını yaymamızı böylece zamanı büken bir ateş böceğine dönüşmemizi engelliyor.

Önyargının kıskaçlı kollarından kurtulan zihin savunmasız hissettiği bir “keşif bölgesine” çekilmiş olur. Hiçbir şeyin göründüğü kadar basit olmadığı kolektif bir muğlaklığın kol gezdiği “harikalar diyarına” bir kez giren zihin asla eskisi gibi prangalara vurulmak istemez. İnsan, özgürlüğün tadına bir kez vardıktan sonra, gen diziliminin ve toplumsal etmenlerin el birliğiyle vurduğu düşünsel şablonların klostrofobik sıkışmışlığı altında yaşayanlara ancak acıyan gözlerle bakabilir. Zihinlerindeki önyargı duvarını aşmaya cesaret edemeyenler adını koyamadıkları, sebebini bir türlü kavrayamadıkları, anlamsız bir huzursuzluk yaşarlar. Sayıca epey fazla olan kesin yargılar sayesinde gündelik davranışlarını rahatlıkla düzenleseler de bilinçlerinin derinliklerinde farkında olmadan sahip oldukları yargılara güvenmezler. Huzursuzluk bu çelişkili güvensizlikten gelir. Oysa iç ve dış dünyasını keşfe çıkan düşünce yolcusu hiçbir şeyden emin değildir ve emin olduğu nadir birkaç şey hakkındaki düşüncelerinin tekinsizliğinden o denli emindir ki bu sayede huzur dolu muğlaklığının içerisinde yaşamaya katlanabilir.

Didik didik edilmemiş ve örselenerek her bir taraftan taciz edilmemiş hazır sunulan keskin yargılar bize huzursuzluktan başka hiçbir şey getirmez. Midemize oturan bol kalorili ancak zararlı yağlarla donatılmış fabrikasyon gıdalar gibidir. Beynimizi hazır fikirlerle tıka basa doldurursak manevi hazımsızlığa boğuluruz. Zihinsel obeziteden kurtulmanın tek yolu fikir detoksları yaparak zararlı düşünsel yağlardan arınmak ve hafifleyerek sağlıklı ve dengeli bir manevi yaşama sahip olmaktan geçer. Kendi yargılarına zahmetle, yavaş yavaş, kendisi varmayı seçen, zihnini özgür bırakarak önyargılardan arınmış olan insan kendi “biricikliğini” inşa etme yolunda ilk ve en önemli adımı atmış olur.

Önyargılardan arınarak yaşamanın ağır bir maliyeti vardır. Sonunda “biricik”  hale gelip etrafını aydınlatacak olan insan bu yolda birtakım bedellere katlanmak zorundadır. Kesin cevaplar ile belirli davranış ve düşünce kalıplarına bağlı kalmadan yaşamak ilkin tüyler ürpertici bir deneyim olacaktır. Rotasını şaşırmış dümensiz bir geminin kaptanı gibi hissetmek doğaldır.  Yalnızlık ve çaresizlik içerisinde olmak insanı ürkütebilir. Tüm bu zorluklara rağmen emin adımlarla ilerlemeye devam edebilenler bir daha sanrılar yaratan önyargı gözlüklerini takmaya asla yeltenmezler. Onlar bilinmezliğe giden dümensiz bir geminin kaptanı olduklarının bilincine varır ve gemiyi belirli bir yöne çevirebilmek için ağır ağır kürek çekmek ve zahmete katlanmak zorunda olduklarını bilirler. Önyargı gözlüklerini çıkarmaya korkanlarsa gemilerini akıntının ve rüzgarın insafına bırakırlar. Akıntı ve rüzgar nereye savurursa gemileri de oraya gider…

Yargılarımıza yön ve yoğunluk katan sosyal tutkallarımızın hammaddesi önyargıdır. Köfte harcını bir arada tutan un ve yumurta gibi benliğimizi şekillendirir. Amorf ve biricik düşünce sistemi geliştirebilme yolunda en kuvvetli sosyal tutkal olan önyargıdan arınmak ürkütücü bir hafiflik doğurur. Sancılar ve onlara sadakatle eşlik eden bulantılar başgösterebilir. Orası muğlaklığın hüküm sürdüğü bir masalsı diyara benzer. Her şeyi hayal etmek mümkündür, sonsuzluk kadar ihtimal birden insanın kapısında beliriverir. Çello virtüözü olmak, dünyanın sayılı cerrahlarından birisi olmak, sokak hayvanlarının yardımına koşmak, eylemleriyle doğayı koruma yolunda gönüllü bir aktiviste dönüşmek, tabiatın zorlu engellerine meydan okuyan bir maceraperest olarak doğanın  karanlık dehlizlerine nüfuz etmek, sanatla uğraşmak, çevresindeki insanların dertleriyle yakından ve samimiyetle ilgilenmek ve daha sayısız ihtimal biriciğin zihninde bitmek bilmeyen bir bilek güreşine tutuşur. Düşünsel özgürlüğün beraberinde getirdiği kaotik ortamdan ancak disiplinli bireyler kurtulabilir. Aksi takdirde sonunda psikolojik sorunların görüldüğü lanetli bir doymamışlıkla insan her şeye bir anda saldırır. Disiplinsiz birinin önyargılarının prangalarını kırdıktan sonra yularından boşanan bir at gibi çatlayana kadar çelişik istikametlere koşup kendisini telef etmesi kaçınılmazdır.

Önyargılarından arınan ve zihnini terbiye ederek kasıtlı istikametlerde yoğunlaştırabilen ışığıyla topluma yön verecek biricik ateş böceği adayı, ilk olarak yavaşladığını fark edecektir. Her şeye bir tutam anlamsızlık ve dinginlik katan yargısızlık dolu bir yavaşlıktır bu. Düşünsel yavaşlıkla harmanlanarak olgunlaşır ve hoşgörü sahibi oluruz. Tahammülsüz bir aceleciliğe boğulmadan sakince akıl yürütebilen disiplinli zihnimizin amorf biçimleri en nihayetinde varacağımız yargımızı eşsiz ve yansız kılar.

Disiplinli zihnin ilk keşfi yabancılıktır. Hayretler içerisinde ön lobumuzun kalın kemiklerle korunan karanlık kafesinde hapsettiğimiz benlik hakkında ne kadar az şey bildiğimizi keşfederiz. Sabırla biriktirdiğimiz hakikat kırıntılarıyla kendimizi tanımaya çalıştıkça evrende kapladığımız yerin ihmal edilebilir değersizliğiyle yüzleşiriz. Özgürlük hissinin zirveye vardığı bu anda parmak uçlarımıza kadar hafifler, iddiasız bir sükunete erişiriz. Kendi biricikliğini bulan ve onu evrensel ölçeğin haşmetiyle paralayanlar derhal hiçbir şeyin merkezinde olmadıklarını kavrarlar. Bilakis bizler kıyıda köşede kalmış, kainatın kayıtsız kaldığı ve bakmayı reddettiği istenmeyen çocuklarıyız.

Özgürce düşünerek varılan galaktik alçakgönüllülük bazı insanların neden kendilerine ve çevrelerine karşı tevazu sahibi olmadıkları sorusunu beraberinde getirir. Ufak bir gözlem ve biraz da akıl yürütmeyle aslında kimsenin gerçek anlamda “düşünmediğini” ve aslında bu yüzden kibir yüklü olduklarını fark ederiz. Düşünmek, kafa yormak ve bunun sonucunda elde edilebilecek farklı sonuçların tümünü önyargısız kabul etmek, duygudan arındırılmış safi analitik tutum, örneğine az rastlanır bir niteliktir. Düşünmeden yaşayan karbon bazlı hepçil otomatlardan ibaret insan sürülerinin en iyi yaptıkları şeyse düşünüyor gibi görünmektir. Primitif beyinleriyle çoktan karara varmış olmalarına rağmen medeni olma baskısıyla düşünüyor gibi gözükürler. Asla tevazu sahibi olamayan bu insanlar sonsuz bir telaşın içinde, neyi neden yaptıklarını kavrayamaz halde, körlemesine yaşar ve sonra da hiç yaşamamış gibi en ufak bir iz dahi bırakamadan yitip giderler. İki yüz bin yıllık ilkel beyinlerini çağımızın durumlarına adapte edemediklerinden;  kravat takan, tırnaklarını kesen, dişlerini düzenli fırçalayan bir mağara insanı olmaktan öte geçemezler.

Kibrin bir sebebi de fikirlerinde derinleşmeyen ve cehaletiyle asla burun buruna gelmeyen insanın sığ yaşamında bir primatın arzu edebileceği her şeye sahip olmasıdır. Yapay zeka sahibi sibernetik organizmaların ve uzay-zamanın göreliliğinin hükmettiği günümüzün kuantik standartlarına uyum sağlayamayan bu kişiler; düşünsel erginliğe erişmemiş olmalarına rağmen fiziksel ihtiyaçlarını bolluk içinde tatmin edebildiklerinden kibre kapılırlar. Düşünen insan her zaman olgun, mütevazi ve ölçülü davranma eğiliminde olur. Düşünceler kısık sesle sloganlar yüksek sesle söylenir. Kitlesel önyargıların kalıplaşarak donup kaldığı coşkun ve içerisinde zeka kırıntısı barındırmayan sloganlar gururla ve haykırarak söylenir. Oysa damıtılarak edinilen rafine düşünceler sadece talep edenlere, yavaşça ve dayatılmadan sunulur. Biricikliğin keşfi bu yolla edinilir. Toplumsal kalıpları sayıklamaktan öte gidebilen, hazır şablonlara yaslanmadan yaşayan, biricikliğinin bilincindeki birey evrenle bütünleşik değersizliğini dinginlikle kabullenir.

Biricikliğini keşfedebilen insanlarda çoğu zaman yoğun bir üretme ihtiyacı görülür. Resim, müzik, heykel gibi sanatlar aracılığıyla, işe yarar aletler tasarlayarak ya da yapay zekanın algılayabileceği herhangi bir dille yazılan zincirleme komutlar sayesinde bir şeyler ortaya koymak isterler. Geçim kaygısı tarafından hoyratça örselenmeyen ve topluma karşı duyarlı olanlar sahip oldukları biriciklik halini genele yayarlar. Biriciklik sinerjisi kişiden kişiye sıçrayarak yayılır ve bir anda toplum birkaç yüzyıl ileriye sıçrar. İçine kapanarak biricikliğini bulan önyargısız insan aysız gecenin karanlığında parlayarak etrafını aydınlatan ateş böceğine benzer.

Önyargılarından arınmış ateşböcekleri toplumu süratle dönüştürürler. Zaman bükülür ve durağanlaşır. Işık saçan önyargısız biricikler tarihin olağan akışında bir kırılma yaratırlar. Birikmiş önyargısızlık kibrin ve cehaletin karanlığını aydınlatır ve toplum bir anda dönüşür. Fay hatlarında yüzbinlerce yıl boyunca biriken enerjinin bir anda açığa çıkması gibidir bu. Zaman donar, sosyal yapı değişir ve insanlık ileriye sıçrar. Örneğin; Antik Yunan toplumu biricikliğini keşfeden tek tek bireylerin önyargılarından arınmış, zihinleriyle zamanı büken ve birkaç bin yıl ileriye sıçrayan bir toplumdu. Ateş böceklerinin süratle birbirine sirayet eden bulaşıcı ışıklarıyla aydınlanarak tarihi bir dönüm noktası yaratan bu dönem; insanın ilk kez sistemli bir şekilde doğayı sorguladığı çağ olarak kayıtlara geçti. Biricik insanlardan oluşan özgür bir toplum… İnsanların birbirlerini daha iyiye, daha derine, daha karmaşığa ve daha imkansıza doğru güdülediği bir bilişsel cennet! Dünya böyle bir yer olabilir, bu bizim elimizde. Daha doğrusu ışığını yaymaktan korkmayan ateş böceklerinin elinde! Kibri boğup zamanı bükebiliriz ancak ilk önce önyargılarımızdan arınmamız gerek.

İlginizi Çekebilir