Alman Doxa’sında Doğu

Necmettin Doğan

‘Marx, anti-emperyalisttir ama, Hindistan’ın İngilizler tarafından işgali Hindistan’da ilerlemeye vesile olmuştur sözüyle emperyalizmi onaylar’ der bir çok Marx eleştirmeni. Bilindiği üzere, Marx’ın bu düşüncesi daha genel bir kavrama, daha kadim bir hikayeye dayanır. Doğunun hareketsizliği, sulama kanalları, coğrafi şartların toplumsal hayat üzerindeki etkisi vs. Batıda 19. Yüzyılda yaygın olan streotiplerdir. J. M. Blaut ise Weber’i Avrupa-merkezci (en merkezci) sekiz tarihçi arasında sayar. Weber iyi bilidiği üzere, rasyonalizmin Batının özgünlüğü olduğunu düşünmüş, siyasetten dine, bürokrasiden müziğe kadar tüm ‘Batı’ kurumlarında rasyonalitenin izini sürmüş, bunu yaparken bir taraftan da, ötekinin, Doğunun ne kadar irrasyonel olduğunu göstermeye çalışmıştır. Weber İslam’ı da savaşçı bir din olarak değerlendirmiş, kapitalizmin ortaya çıkmasını sağlayabilecek rasyonel özelliklerden yoksun olduğunu ifade etmiştir. Fakat Weber ve Marx’ın Doğu hakkındaki kanaatleri bir çok çalışmada eleştirel olarak değerlendirilmişti. Bugüne kadar pek gündeme gelmeyen ise onların oryantalist bakış açılarına kaynaklı eden düşünsel birikimdi.

Oysa Alman felsefesi ve sosyal bilim disiplinlerinde Doğu hakkında yapılan sosyolojik tahlilleri etkileyecek önemli oranda stereotip üretilmişti. Marchand, Edward Said’in Alman oryantalizminin daha rafine, daha az politik ve Doğu ile daha dolaylı bir ilişkiye sahip olduğu yönündeki yargısını eleştirmiştir. Ona göre Alman oryantalizmi diğer birçok ülkedeki oryantalist gelenek gibi dinsel bir meraktan ortaya çıkmış, fakat zamanla farklı boyutlar kazanmıştır. Marchand’ın vurguladığı önemli nokta Alman oryantalizminin oluşumunda Alman coğrafyasının Osmanlı İmparatorluğu ile yaşadığı tecrübenin önemidir (Marchand, 2009: xıx). Almanya’da oryantalizm 19. yüzyıl başında Fransız Oryantalist Silvestre de Sacy’nin öğrencileri tarafından geliştirilmişti (Macfie, 2002: 37). Fakat Alman oryantalizmini besleyen önemli unsurlardan biri de, henüz Doğu hakkında uzmanlaşma ortaya çıkmadan önce, Alman teolog ve filozoflar tarafından Doğu hakkında oluşturulan imajlardır. Marx ve birçok Batılı düşünürün Doğu ile ilgili görüşlerinin şekillenmesinde 16. ve 17. yüzyıl Avrupalı seyyahların yazılarının ve Aydınlanma düşünürlerinin etkisine birçok çalışmada değinilmiştir (Curtis, 2010: 9). Fakat Marx ve Weber ile ilgili yapılan çalışmaların, söz konusu düşünürler üzerinde de etkili olan, Alman düşüncesindeki Doğu algısını ihmal ettikleri görülmektedir. Oysa Osmanlı tehlikesini en çok yaşayan Alman dünyasında Doğu ve özellikle Osmanlı ile ilgili zengin bir kanaat birikimi vardır. Bugüne kadar pek gündeme gelmeyen bu Oryantalist söylem kaynağı, Almond’un çalışmasıyla gündeme geldi: Alman felsefesinde İslam, Türk ve Doğu algısı. Bu çalışma şüphesiz Alman düşüncesindeki, sosyolojisindeki ve siyasetindeki (özellikle bugünlerde giderek yaygınlaşan İslamafobiye dikkat çekelim) İslam algısının kökenlerinden birine dair ciddi bir ışık tutuyor. Almond bu eserinde Leibniz, Kant, Herder, Göthe, Freidrich Schlegel, Hegel, Marx ve Nietzsche’nin İslam, Araplar, Türkler ve İranlılar hakkındaki düşüncelerini eleştirel bir tarzda inceliyor.

Alman felsefi düşüncesinde İslam ve Türkler hakkında kimi keskin, kimi ikircikli birçok görüşle karşılaşırız. Bazı Alman düşünürleri farklı kültürler hakkında yorum yapmanın tehlikelerine dikkat çekip, İslam hakkında daha objektif olmaya çalışsalar da, genel resim pek olumlu değildir. Örneğin Herder, Doğu insanının sembolik konuşma biçimini çocuksu ve şiirsel bir şekilde anladığını söyleyerek, Doğu insanının zihinsel gelişmemişliğine gönderme yapmıştır. Alman romantiklerinin Doğu hakkında besledikleri heyecanlı duygular da, sonuç olarak Doğu hakkındaki oryantalist resmin kuvvetlenmesine katkı yapmıştır. F. Schiller, F. Schlegel gibi isimler Doğunun gizemini, maneviyatçılığını, duygusallağını, mistisizmini, sihirli ve ezoterik yönlerini anlatan imajlar oluşturmuşlardır (Marchand, 2009:53–56). İslam ve Osmanlı Devleti hakkındaki düşüncelerle ilgili olarak ise Leibniz’den itibaren başlayan bir sürece dikkat çekmek gerekir. Leibniz’den itibaren İslam artık Hristiyanlığın rakibi ve düşmanı, sapkın bir din olmaktan çıkmış, Müslümanlar Aydınlanmanın ve medeniyetin düşmanı haline gelmişlerdir.  Leibniz’le birlikte daha önce çoğu Luther kaynaklı dinsel önyargılar, daha aydınlanmacı bir ideoloji çerçevesinde dillendirilmiştir. Leibniz, Osmanlıların 1683’deki başarısızlıklarından sonra onların aşağılılıklarının aptallıktan, rasyonel düşünememelerinden, soyut düşünceler geliştirememelerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığını sormuştur. Bu anlamda Leibniz’in Mısır’ın işgal edilmesini Fransızlara teklif ettiğini ve Ortadoğu’nun kolayca ele geçirilip Hıristiyanlaştırılabileceğini söylediğini göz önüne alırsak, Said için bir ‘ideal tiple’ karşı karşıya olduğumuzu anlarız. Osmanlıların 1683’deki başarısızlığından sonra Leibniz’in dili de değişmeye başlar. Artık bir stratejist, bir Hristiyan diliyle değil, daha uzakta olan bir kültürü incelemeye çalışan bir akademisyen tavrı öne çıkar. Kant ‘Saf Aklın Eleştirisi’nde metafiziği eleştirirken ilginç bir terim kullanır. Metafiziğin tüm bilimlerin kralı olarak adlandırdığı dönemi mutlak despotizm olarak niteler. Rasyonel felsefenin yeri olarak Avrupa’yı işaret ederken, bunun karşısına ise göçebe Arapları koyar. İslam rasyonalitenin karşısında esrimeyi, hastalığı temsil eder. Kant’ın antropolojisi bu düşüncelerle birlikte, zencileri en alta koyan, insan ırkları hakkında hiyerarşik ırkçı bir düşünceye kadar uzanır. Daha sonra ise Doğuyu duygusal ve cinsel olanla, haremle tecessüm eden irrasyonalite ile özdeşleştirir. Türklerin cesaretini Leibniz gibi İslam’da izin verildiğini söylediği afyon ile ilişkilendirir. Weber’in rasyonalizmi Batıya özgü bir unsur olarak ele almasıyla bunu beraber düşündüğümüzde daha ilginç bir durum ortaya çıkıyor kuşkusuz. Kant Antropolojisinde de Türkleri genel olarak despotik olarak nitelerken, imparatorluklarında özgürlüğün olmadığını ifade eder. Herder, zaman zaman Araplara, ve Arapça’ya olumlu bakış ortaya koysa da, Türklerin Avrupa için zararlı olduğunu, Avrupa’da fethettikleri yerleri zindana dönüştürdüklerini söyler. Herder için Osmanlı İmparatorluğu 1770’lerde Ruslar karşısında alınan yenilgilere rağmen, despotizmin başarılı bir örneğidir. Göthe ise İslam’a saygı ve sempatisini izhar etse de, Türkleri ve Osmanlı İmparatorluğu’nu düşmanlaştırır, şeytanlaştırır ve despotlaştırır. Oryantalist Heinrich von Diez’in Türkler ve Osmanlılar hakkındaki övgü dolu eserini okuyan ve onunla mektuplaşan Göthe’de söz konusu kitap hiç bir etki yapmayacak, tersine Göthe, Osmanlı Devletini Avrupa’nın dışına atmaktan, İstanbul’u tekrar almaktan, barbarlığı sürmekten bahsedecektir. Hegel de Türkleri ve Arapları kültürü üretmeye muktedir olmayan halklar olarak değerlendirir (Almond, 2010: 6–110). Hegel’e göre yönetim süreci, Oryantal, Antik Yunan, Roma ve Alman olmak üzere dört aşamadan geçmiştir. Sonuncusunda özgürlük devlet ile somutlaşmıştır. Tarih Doğudan Batıya doğru yol almış ve Avrupa’da son bulmuştur. Doğu dünyasında sadece yönetici özgürken, Yunan ve Roma da bazı insanlar özgürdür. Alman dünyasında ise herkes özgürdür. Doğunun siyasi biçimi despotizm olmuştur. Ona göre devletin ve kilisenin birliği despotizmle sonuçlanır ve bunu doğuda görmek mümkündür (Curtis, 2005: 66–67) Fakat bunda da çoğu zaman kararsızdır. Bazı yazılarında Arapları şiir ve kültürün yayılmasında rolü olan bir halk olarak nitelerken bazen de kültürün düşmanı veya kültürsüz bir halk olarak tavsif eder. Netice itibariyle Müslümanlar Hegel’in ‘tarihinin aşamalarında’ kendilerine artık yer bulamazlar. Hegel’e göre Doğunun istenci sınırlıdır. Doğuda düşünce özgürleşememekte, insan bağımsızlaşarak bireye dönüşememektedir. Doğuda hukuk ve ahlak yoktur çünkü özne özgürleşmemiştir. Ona göre Doğu ve Doğuya özgün düşünüş tarzları ve düşünce ürünleri felsefi öz ve nitelikten yoksun olduğundan felsefeden çıkarılmalıdır. Doğuda baba, kral, egemen gibi güç ve erk sahipleri Tanrı’yı temsil eder. Bu nedenle söz konusu erk ve güç kaynaklarına itaat doğaldır. Hegel’e göre Doğuda genelin iradesinden ayrı bir birey yoktur ve haktan, hukuktan yoksun bir şekilde yaşar. Ona göre Doğu insanı özgür olduğunu bilmez. Böyle bir öz bilinçten yoksundur. Özgürlük alanı, özgürlüğü başına buyrukluk olarak aklına düşeni yapabilmek olarak algılayan bir tek kişiye, despota bırakılmıştır (Kula, 2010: 104–113).

Sonuç olarak Almond, bugüne kadar çok fazla gündeme gelmemiş bir alanı, Alman düşüncesindeki Doğu algısının soy kütüğünü başarılı bir şekilde ortaya çıkarıyor. Almond’un güncel oryantalist tartışmalara girmemesi ve Alman oryantalizminin geçmiş ve güncel siyasal yansımalarını gündemine almaması çalışmanın belki eksik noktası olarak görülebilir.

Ian Almond, History of Islam in German Thought, From Leibniz to Nietzsche, Routledge, London, 2010

Kaynakça

Almond Ian (2010), History of Islam in German Thought, From Leibniz to Nietzsche, First published 2010 by Routledge 270 Madison Ave, London.

Curtis Michael (2009), Orientalism and Islam, European Thinkers on Oriental Despotism in Middle East and India, Cambridge University Press.

Kula O. Bilge (2010), Batı Felsefesinde Oryantalizm ve Türk İmgesi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul.

Marcfie A. L. (2002), Orientalism, Longman, London.

Marchand Suzanne L. (2009), German Orientalism in the Age of Empire, Religion, Race and Scholarship, Cambridge University Press.

İlginizi Çekebilir

betpas

canlı bahis

güvenilir bahis siteleri