“İstanbul’un 100 Şiiri” Yayında

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş., yüzlerce yıldır şair yetiştiren büyülü şehir İstanbul için yazılan 100 şiiri “İstanbul’un Yüzleri” projesi kapsamında kitaplaştırdı.

Şair Enver Ercan tarafından yayına hazırlanan 100 şiirlik seçkide, bilinen ilk İstanbullu ozan  Moiro’dan, divan edebiyatının önemli kadın şairi Leyla Hanım’a, 27 Aralık’ta 79. vefat yıldönümü olan İstiklal Şairi Mehmet Akif’ten İstanbul’un her semtine bir ömür feda eden Yahya Kemal’e, Kaldırımlar Şairi Necip Fazıl’dan yakın zamanda hayatını kaybeden Gülten Akın’a, Memleket Şairi Nazım Hikmet’ten Orhan Veli’ye kadar 100 unutulmaz şairin şiiri buluyor.

istanbulun100siiriUnutulmaz Şiirler Eşliğinde İstanbul Yolculuğu

Kenti farklı dönemlerde, farklı boyutlarıyla anlatan “İstanbul’un 100 Şiiri” isimli kitap, okuyucuyu unutulmaz şiirlerin yol arkadaşlığında upuzun ve keyifli bir yolculuğa çıkarıyor. Seçilen örneklerde, hem İstanbul’daki hem de şiirdeki değişim ve gelişim göze çarpıyor.

Kitapta, dünden bu güne “İstanbul” şiirinin bir parçası olmuş ve İstanbul’dan aldıkları parçalarla şiirini oluşturmuş Attila İlhan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Cahit Külebi, Murathan Mungan, Cahit Zarifoğlu, Edip Cansever, Sezai Karakoç, Cemal Süreyya, Yavuz Bülent Bakiler, Ziya Paşa, Asaf Halet Çelebi, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Can Yücel, Ahmet Muhip Dıranas ve Ümit Yaşar Oğuzcan’ın şiirleri de bulunuyor.

İşte İstanbul’a adanmış 100 unutulmaz şiir!

 

MOIRO (MÖ 300 dolayları)

Tapınağa Sunulan Üzüm Salkımı

Dionysos’un şerbetiyle dopdolu,

asılıp kalmışsın ey salkım

altın kapısına Aphrodite tapınağının

saramaz artık seni zarif dallarıyla anacığın asma,

yayamaz başının üst üne o güzel kokulu yapraklarını.

İMPARATOR IULIANUS (MS 300 – 400)

Konstantinopolis’te Bir Kilise Orgu Üstüne

Ne tuhaf şu gördüğüm kamışlar!

Başka bir toprak yetiştirmiş olmalı,

belki bir tunç tarlası,

doğurmuş büyütmüş bu yabanıl kavalları.

Havadaki yel değil onları öttüren,

Aiolos’un tulumuna benzer bir boğa gönünden,

deli bir rüzgâr esip yollar açıyor

kendine oyuk kamışların kökleri dibinden,

ünlü bir çalgıcı, ayakta durmuş,

çevik parmaklarını gezdiriyor,

borulara ses veren tuşların üstünde

ve parmakların küçük sıçramalarından,

ne tuhaf! Tatlı ezgiler doğuyor önümüzde.

AVNÎ (Fatih Sultan Mehmed)

İstanbul’un Fethine Tarih

Feth-i İstanbûl’a fursat bulamadılar evvelûn

Feth edüp Sultan Muhammed dedi târih: âhirûn

ŞEREF HANIM (İstanbul, 1809)

Kıta

Gencîne-i irfân olan İslâmbûl

Mahbûbe-i büldân olan İslâmbûl

Müştâk senî görmeğe gayretle Şeref

Ey mecmâ’-i yârân olan İslâmbûl

MEHMET ÂKİF ERSOY

İstanbul’a Dönüş

Bir de İstanbul’a geldim ki: bütün çarşı, Pazar

Nâradan  çalkanıyor, öyle ya…

Hürriyet var!

Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş… doğru!

Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru,

Kimse farkında değil, anlaşılan, yapdığının;

Kafalar tütsülü hulya ile, gözler kızgın.

Sanki zincirdekiler hep boşanıp zincirden,

Yıkıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden!

Zurnalar şehrin ahalisini takmış peşine;

Yedisinden tutarak tâ dayanın yetmişine!

Eli bayraklı alaylar yürüyor dört keçeli.

En ağır başlısının bir zili eksik, belli;

Ötüyor her taşın üstünde birer dilli düdük,

Dinliyor kaplamış etrafını yüzlerce hödük!

Kim ne söylerse, hemen el vurup alkışlanacak…

-Yaşasın

-Kim yaşasın?

-Ömrü olan…

-Şak! Şak! Şak!

LEYLÂ HANIM

Şarkı

Vaktidir ey Pâdişâh-i mehlikâ

Kasr-i Kağıdhânede eyle safâ

Gül açıl bülbüller itdikce nevâ

Kasr-i Kağıdhânedê eyle safâ

Sürdiğîçün pâyinê rûy-î niyâz

Reşk-i Me’vâdır Behariyye bu yâz

Dinle bülbül çaldırub ney ince-sâz

Kasr-i Kâğıdhânede eyle safâ

Gâh gâh itdikce seyr-i mâhtâb

Mâh ider mihr-î cemâlinden hicâb

Bin yaşâ ey Pâdişâh-î cem-cenâb

Kasr-i Kâğıdhânede eyle safâ

Virdi mihr-i tal’atin gülzâra fer

Hep açıldı gonca-i nevresteler

Söylesûn Leylâ kulun güfteler

Kasr-i Kâğıdhânede eyle safâ

AHMET HAMDİ TANPINAR

Bir Gün İcadiye’de

Bir gün İcadiye`de veya Sultantepe`de,

Bir beste kanatlanır, birden olduğun yerde

Bir kâinat açılır, geniş, sonsuz, büyülü,

Bugünün rüzgârında yıkanan mazi gülü

Dağılır yaprak yaprak hayâlindeki suya

Bir başka gözle bakarsın ömür denen uykuya…

Belki en hülyalısı duyduğun masalların

O şafak saltanatı korularda dalların,

Her ufku tek başına bekleyen eski çamlar

Bir sır gibi ömründen sızdırılmış akşamlar,

Ardıçla kestanenin her yılık macerası

Harap mezarlıklarda ölülerin rüyâsı

Gelir ve tekrar doğar ölmüş sandığın aşka

Anlarsın ölüm yoktur geçen zamandan başka!

NÂZIM HİKMET

Ceviz Ağacı

Başım köpük köpük bulut, içim dışım deniz,

ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda,

budak budak, şerham şerham ihtiyar bir ceviz…

Ne sen bunun farkındasın, ne polis farkında.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda.

Yapraklarım suda balık gibi kıvıl kıvıl.

Yapraklarım ipek mendil gibi tiril tiril,

koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil.

Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var.

Yüzbin elle dokunurum sana, İstanbul’a.

Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım.

Yüzbin gözle seyrederim seni, İstanbul’u.

Yüzbin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.

Ben bir ceviz ağacıyım Gülhane Parkı’nda.

Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında

NECİP FAZIL KISAKÜREK

Canım İstanbul

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;

Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.

İçimde tüten bir şey; hava, renk, edâ, iklim;

O benim, zaman, mekân aşıp geçmiş sevgilim.

Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;

Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.

Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,

Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

İstanbul benim canım;

Vatanım da vatanım

İstanbul,

İstanbul…

ORHAN VELİ KANIK

İstanbul Türküsü

İstanbul’da, Boğaziçi’nde,

Bir fakir Orhan Veli’yim;

Veli’nin oğluyum,

Târifsiz kederler içinde.

Urumelihisarı’na oturmuşum;

Oturmuş da bir türkü tutturmuşum:

(……)

ATTİLÂ İLHAN

İstanbul Şehri Ağlıyor

şimdi gökler mecnun rüzgâr yolcu bulutlar

şimdi yürek sarhoş kâğıt sarhoş kalem sarhoş

minareler elpençe divan durmaktan usanmış

mavi yeşil neon lâmbaları bir sönüp bir yanıyor

son tramvaylar fren çözüp uykuya doğru uzamış

ve iliklerine kadar geçmiş efkâr

istanbul şehri ağlıyor

(….)

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN

İstanbul

Evin içinde bir oda, odada İstanbul

Odanın içinde bir ayna, aynada İstanbul

Adam sigarasını yaktı, bir İstanbul dumanı

Kadın çantasını açtı, çantada İstanbul

Çocuk bir olta atmıştı denize, gördüm

Çekmeğe başladı, oltada İstanbul

Bu ne biçim su, bu nasıl şehir

Şişede İstanbul, masada İstanbul

Yürüsek yürüyor, dursak duruyor, şaşırdık

Bir yanda o, bir yanda ben, ortada İstanbul

İnsan bir kere sevmeye görsün, anladım

Nereye gidersen git, orada İstanbul.

GÜLTEN AKIN

Yalnızlık Camları

Açıktayız gözlerimizin ardı kapkara

Bir ayrılışta yıkılıyoruz

Bir ayrılışta bağlarımız kopuyor

Burası İstanbul

Bazı adamlar var şaşıyoruz

Avuçlarında sıcağı nasıl

Düzenlerini nasıl yitirmiyorlar

Şaşıyoruz burası İstanbul

Akşam kuşlarını İstanbul’un

Damlar üzerinden bir kaldırıp

Başka damlara konduruyoruz

Dışardan yukardan gözlerimizle

Bu camlar yalnızlık camları

Bu camlara yağmur yağdırıyoruz

SEZAİ KARAKOÇ

Alınyazısı Saati

Yeryüzüne ayı indir o bir şehir olsun

Yaklaştıkça büyüyen

Ayrıntıları setleri bahçeleri

Yumuşak çizgileriyle ortaya çıkan

İşte ben o şehri yaşadım yıllarca

İstanbul’da parça parça

Çeşmelerinde ayı yaşadım

Servilerinde ayla birlik bölündüm

Ayla birlik yaralandım

İstanbul mezarlıklarını aydınlatan ayla

Soludum bölük bölük ahiretin

Keskin çizgili özgürlüğünü

Kanlı canlı özgürlüğünü ay kesmesi

İçtim sıcak bir yaz günü içilen buz gibi bir vişne şurubu benzeri

CAHİT ZARİFOĞLU

İstanbul

Bir tohumdan daha az değil

Fatihin büyük güvercin kanatları

Meleklerin sık aralıklarla

Dokunduğu toprak.

Güzel buyruklar

Gürbüz havalar

Boğaziçi bir akımdır

Bir akan sudur

Nice dergâhlar

Dinler gibi nabzını

Yeni doğan çocukların

ATAOL BEHRAMOĞLU

İstanbul

Göğsüme bir istanbul çiziyorum

Başparmağımla, kelebek biçiminde

Çocukmuşum gibi aynanın önünde

Yüzümü saçlarımı okşuyorum

Kadıköyden herhangi bir deniz

Tenha bir tramvay şişliden

Samatyadan belki sultanahmetten

İncir ağaçları anmsıyorum

Göğsüme bir İstanbul çiziyorum

Başparmağımla, kelebek biçiminde

Biraz umutsuzum, biraz yorgun işte

En çok gözlerimi seviyorum

(…)

MURATHAN MUNGAN

Bir Kadeh Beyoğlu

(…)

siz tanımazsınız beni

(eskiden sokaklar daha dardı)

evler, cumbalar dantellerdi gökyüzünü

ve yokuşlar öylesine manidar

bu şapkalar gökyüzü

İlginizi Çekebilir

süperbetin giriş