Pek Kutsal Bir Çerçeveden Dünyayı İzledim

Yuja Dab

Yanıma üçlü priz alıp, dünyayı tavaf etmeye başlayabilirim. Birinde telefon, diğerinde buzdolabı, diğeri kendinden aciz dilimi, konuşmayı beceremeyenlere anlatmakla dolu belki de.

“I want to go”

cevap veriyor dilimin ağrılı taraflarına konan “yabancılar”, kendime ne kadar tanıdık geldiysem o kadar uzağım:

“Şimdiiii, buradan go go go. Sonra sağa ay em pencil, oranç, ee, hav ar yu…”

Ben gitmek istiyorum. Duvarların ahlaki boyutlarını anlamaya çalışmak istiyorum. Bir duvar sadece duvar mıdır? Tuğla, harç, haraç, işçi ölümü, örümceklerin ağını örmek… Gitmek istiyorum ve dil ne kadar hazırlıksız kalıyor buna! Yazın deri kokutan sıcaklığında, gri şapkalarıyla duvar örenlerin, taş dizenlerin yüzlerine baktıkça; piramitlerin albenili çağlarına düşmüşüm gibi, düşmüşüm de ritüelleri kaçırdığım için izin kâğıdı almam gerektiğini söylemeye çalışıyorlarmış.

“Sayın ruhani lider, ben geç kaldım. Zaten hiçbir yere zamanında yetişemedim. Otobüste taş devri belgeseli vardı, son durağa kadar dalmışım. Üzgünüm. Nereye doğru ağlayacağız, ben size yetişirim. Yeteri kadar doluyum.”

Beni kovuyorlar. Düşüncesiz. Bu böyle değil midir? Bir inşaat gökdelen şantiyesinde sigaranla, uzun hayallerin peşine koşuyorsun (sigarasız içeri almıyorlar, tahkir ediyorlar) son dübeli tuğlanın kalbine çakıp yemeğe gideceksin. Yemekten sonra tekrar iş, tekrar güneş, kar, ev, ayaz, su kaçıran duvar.

Reklamlarda bağıra bağıra ısı yalıtımından bahsederken yakası ütülüler, pat diye düşüvereceksin. Tanıtım devam edecek, hastanedesin. Müşterilere bitmiş evler gezdirilecek, havuzlar, bahçeler, parklar, spor salonları, saunalar gösterilecek; hastanede meyve suyu içeceksin. Sigaraya hasretsin, belki de ölü. Mezarın mermerden ya da tahtadandır. Toprağında yaban otlar bitmiş. Kalbin dinamit gibi, patlamış.

“Ey sayın, pek değerli ruhani liderimiz” diyeceksin “nereye ağlıyoruz. neden ağlıyoruz?” Sessizlik. Lütfen sessizlik! Ayin esnasında gürültü yapmayın, kınıyorlar. Senin ne kadar kanadığın mühim mi?

Şu raydan çıkmış treni durdurmak senin mi haddin? Herkes bunca mutluyken, kültüre alışmışken neden çıkıp soru sorarsın ki? Oturup yuvarlak, derin masalarda daha önce hiç duymadığın kelimelerle konuşanlar rahat rahat kahvelerini yudumlasınlar diye varsan, senin haddin ne? Gitmek mi istiyorum, belki hayır. Kaldığım için yorgunum. Go go go, burası istenmeyen tüylerle dolu. O istenmeyen tüyler pratik köleler. Köleler bizleriz. Sahipler kim? Siz, hangi tarafın soluğunda yaşıyorsunuz? Durmadan kazanmanın ve mutluluk pompalamanın mı? Yoksa durmadan çalışıp umut aşılamanın mı? Neredesiniz, dilim asitli. Kelimeleri birleştiremiyorum. Konuşsam da en çok, otobüs durağına kadar anlayabilirsiniz.

“I want to go, ı want to go.”

“He, kardeşim bak ne dediğini anlamıyorum. Ama bak karşı bakkalın çırağı Nurettin var. O seni belki anlar. Üniversite okumuş çocuk. Bilsin o kadarını. O bilmeyecek de ben mi bileceğim. Ha, bak tam şurası, karşısı. Go go go”

“Hı?”

Yapılan her iş kutsal mıdır? Tanrı mükâfat verir mi bize? Mezarlığın karşısındaki “Yas Mermer Atölyesi” ne kadar kutsaldır. Ne kadar doğrudur, malzemeye verilen değerin işçiden çalınan haklarla kazanılması. Ne kadar doğrudur hırsızlık ve gücün haklılığı? Güçlü olan mı kazansın, yoksa derisi yazın sıcağında kavrulan adamlar mı? Siz, sahi nereye gidiyorsunuz? Go’ya mı? Beni bir şeylerden kurtaracak mısınız? Yoksa bu kaçışlarınız güzelliklere karşı olan alerjilerinizden mi? Çocukları öldürmekten ne zaman kaçacaksınız peki? Güçsüz olan her şeyi yok etmekten ne zaman vaz… Vişne suyu döküldü diye kahrolduğunuz kıyafetleriniz kadar, ne zaman kahrolacaksınız sokak ortasında dövülen kadınlar için? Kılınız kıpırdayacak mı televizyon kumandasına komut vermenin dışında?

Yanıma üçlü priz alıp dünyayı tavaf ederken ortada boş kalan yere sorular ektim. Yüzünüze çarptıkça rahatsız olmanızı istiyorum. Kanınıza rahatlığın değil, utanmanın çerçevesi eklendiğinde yetişmiş olacağım sayın ruhbanlar, sayın tüccarlar, sevgili minyatür kalpler.