Suyun Gölgesi

Nurşen Kaygısız

“Az ilerde oturuyor. ”dedi dingin bir bakışla adres soranı süzdükten sonra.

“On beş bilemedin yirmi beş metre git. Sola dön. Bahçesinde koca bir dut ağacı var göreceksin. Mutlaka o ağacın altında bir sandalye atmış oturuyordur. Önce konuşmaz, rahatsız olur. Her hareketiyle belli eder rahatsızlığını. Ancak aldırma sen. Kolay vazgeçer tutumundan. Isınır yavaş yavaş.”

Güneş geniş sokağın kaldırımlarında top oynayan cıvıl cıvıl çocukların arasında koşuyordu sanki. Çocuklar bir yana, güneş bir yana. Ne koşuydu ama. Güneşle koşu aydınlık, umutlu ve davetkârdı.

“Ben de katılmalıyım ”diye geçirdi bir an. Ben de bu sonsuz koşuya katılmalıyım”

O sırada çocuklardan biri önündeki taşa takılarak tökezledi. Acı içinde kıvranıyordu. Dizi kaldırımın kenarındaki taşa sürtmüştü. Çiziklerden kan sızıyordu.

Boğuk sesli bir genç:

“”Hacı abi ”dedi.

Hacıdan ses gelmedi. Koca dut ağacının gölgelediği masaya oturmuş başını öne eğmişti. Şapkası yana doğru kaymıştı.

“Gittiler, diyor. Yarın sabaha varmış olurlar. Yolda başlarına bir hal gelmez ise…”

Garson merakla sözü takip ediyor.

Masaya katılan konuk dilinin ucunda birkaç soru beklemede. Kolay olmayacağını biliyor. Bir salkımdaki üzüm tanelerinin kararıp olgunlaşmasının bile sıralı olduğunu düşünüyor.

Garson hacıya merakla yaklaşıyor:

“Kim gitti? Ne zaman gitti? Evde ne kadar zaman geçiriyorsun ki misafir ağırladın bir de yolcu ettin? Dudaklarından merak silinip ince bir alay yerleşiyor. Devam ediyor sorulara;

“Bizim de hiç haberimiz olmadı hani. Dargın da değiliz ya. Artık neden her neyse… İşin sırı sende ”deyip çayı masaya koydu.

Uzun bacaklarının üzerindeki gövdeye belirsiz bir tiksintiyle baktı. Ne güzel çocuktun sen. Ne güzel çocuklardınız. Siz sokağa çıktığınızda ben de doğru bahçeye çıkardım. Bayram gelmiş sanırdım. Bir cıvıltı dalgası kaplardı her yeri. Bir koşuşturmaca. Şarkılar, türküler oyunlar. Sizleri duymak için kulak kesilirdim. Bir romanın en canlı, en akıcı sahnesini okur gibi zamanlar diz ağrılarım bu kadar azmamıştı. Bu sol bacak da henüz terk etmemişti beni. Hatırlar mısın iğde ağacının yanında kümelenirdiniz. Kiminiz özenle o sararmış iğdeleri soyar ağzına atardınız, kiminiz çekirdeklerini çıkarıp üzerini çizmeye çalışır, kiminiz de çekirdekleri bir diğerine atıp değdirmeye çalışırdı. Küçük bir kuş sürüsü gibiydiniz. En küçük bir sese dikkat kesilirdiniz. Kör şahit Kerim’in oğlu:

“Haydin derdi. Vakit tamamdır. Takılın peşime gidiyoruz.” Hepiniz bir araya gelir sokağın sonundaki terk edilmiş harabe evin önünde dururdunuz. Zamanın aşındırdığı briketlerin arasında oluşan oyuklardan içeriye bir göz atardı Kerim’in oğlu.

“Ne var içerde oğlum?”

Sorusunu hemen yanıtlamazdı.

“Hiçbir şey yok. İstersen gel sen de bak.”

Yaşlı kadınların sokak sohbetlerinde bolca anlatılan cin, peri, şeytan hikâyelerinin bir bölümünü seyretme hevesiyle hepiniz sıraya girerdiniz. Baktığı oyuktan hiçbir şey görememiş olanlar boyunlarını bükerek uzaklaşır, küskün küskün birbirlerine bakarlardı göz ucuyla. Bazen biri dinlediği öykülere kendini kaptırıp

“Ben görüyorum.” derdi.

Ortalık kızışır. Herkese bir hareket gelirdi. Oyuğa gözünü dayayıp seyre devam etmek isteyenler itişir kakışırdı.

“Aman ya biraz durun. Sessiz olun. Ürküp kaçacak şimdi. Sonra siz de hiçbir şey göremeyeceksiniz. Aman Allahlım! O da ne… O ne biçim şey öyle”

“Ne görüyorsun desene? Biz de bilelim.”

“Ne olum o gördüğün?”

“Çekilmiyorsun ordan. Bari bir yandan gördüklerini anlat.”

Duvarın üzerinden atlayan kedinin çöp tenekesini devirmesiyle çıkardığı gürültü bu büyülü oyunun sonunu getirirdi. Sorulan sorularla fazlaca sıkıştırılan çocuk hiçbir şey görmediğini sonunda itiraf eder, diğer çocukların alaylı sözleri arasından hızlıca uzaklaşırken arada bir dönüp kalanlara küfrederek evinin yolunu tutardı.

“Ooo… Anlatmaya başladın yine de konuya gelmedin henüz. Kim gitti, diye sormuştum. Sanırım bunu yanıtlaman epeyce bir vaktini alacak senin.”

“Karısı ölünce bir başına kalıverdi dünyada. Oğulları, kızları, torunları vardı. Büyük oğlu evlat acısını da tatmıştı dünyalar güzeli Semra yedi sekiz yaşlarında iken öldüğünde. Oğlunun bu acıyla yüreğinin yufkalaşacağını, merhametli bir insan olacağını ummuştu.

Güler yüzlü tatlı dilliydi Ali. Kırıp dökmez, konuşurken sesi gayet yumuşaktı. Küçük bakkal dükkânının geliriyle onca yıl geçinip gitmiş, çocuklarını büyütmüştü. Büyük kızı Nuran akılca saftı biraz. Küçük kızı Nilüfer bambaşkaydı. Akıllı, zeki ve güzel. Hepsi birer kuş gibi uçup gittiler yuvadan.

Karısı ölünce yıkılıverdi adam. Yüzündeki gülümsemeler dondu, hiç çözülmedi sonrasında. Sesi daha da inceldi. Cılızlaştı. Yaşlıları bir yana bırak gençler bile onu duymak için biraz daha yanına yaklaşıp kulaklarını açar oldular.

Kara gün kararıp kalıyor bazen. Bacaklarındaki ağrılar için az doktor gezmedi. Şifacılara hocalara gitti. Tek derdi bir ihtiyacı için kimseyle konuşmak zorunda kalmamaktı. Doktorlar ameliyat, dediler. Sattı üç beş dönümlük bağını. Yarı parasına. Parayı alınca çocukları bal görmüş sinek gibi toplaştılar başına. Üç kuruş paraydı her birinin derdi. Amaçlarına ulaşamayınca her biri ayağını kesti. Evinin yolunu unuttular. Tek başına büyük şehre gidip ameliyat olmayı da göze alamadı.

Üç gün önce duydum. Açlıktan ölmüş diyorlar. Dağlar dağ, köyler köy, insanlar insan olmaktan çoktan çıkmış oğul. Taşlaşmış her şey. Sanırsın ki koca koca beton bloklar inşa ediliyor insanların yüreğine.

Ya işte böyle.”

“Yolda bunların başına mutlaka bir şey gelmiş olmalı.”

Garson umursamaz bir tavırla masadaki boş çay bardağını aldı.

Hacı titreyen elini usulca kaldır yeni gelen kişiyi işaret ederek:

“Hatırlar mısın, dedi. Kendi meramını anlatırken aklı yerinde derler. Dinlerken seni deli ilan ederler. Ben de bıktım. Ölsek de kurtulsak.”

Aklına yeni bir gelmiş gibi harekete geçti. Ağır ve dikkatli adımlarla ilerlerken yeni gelen kişiye seslendi.

“Kız orda kaldı evladım. Elinden tut kapının önüne kadar getiriver. Yoksa oyuna dalar sokaktaki çocuklarla.”

Ağaçların gölgesi çoktan suya ermişti. Peki ya suyun gölgesi?