Issızlığın Ortasında

Burak Erdoğdu

Şıp şıp şıp şıp, su damlıyordu. Kim bilir musluk ne zamandan beri bozuktu. Conta sıyırmıştı ve bu konuda herhangi bir girişimde bulunmak hiç içinden gelmiyordu. Kireçli ve içilebilirliği şüpheli şebeke suyu pas dolu lavaboya ince ince nüfuz ederken, paçaları yerleri süpüren pejmurde pijamasıyla mutfağa geldi. Etrafına şöyle bir usulca bakındı ve buzdolabının kapağını açtı. İçerideki envai çeşit zervezatla soğukça selamlaştı, yaşama tutunarak çürümeye direnç gösterme gayretlerini takdir etti, sonuç kaçınılmaz ve geri döndürülemez bir deformasyon olsa da bunu bilerek kendilerini koyvermemeleri takdiri hak ediyordu.

Mutfak tezgahının üzerinde kendini tarihi eser sanan sigara külleri, karbon yaşı ölçülse şaşırtıcı sonuçlar doğurması muhtemel izmaritler, lekelerinden asıl rengi belli olmayan alacalı bardaklar vardı. Salondan gelen detone sesler ve ona refakat eden tekdüze ritim yalnızlığını bastırmasını sağladı. Ödenmemiş faturalar, aidatlar, zafiri tüketmekte olan doğalgaz en büyük yoldaşlarıydı. Bu akşam da hayatının son akşamı olmayacaktı. Bu gerçekle yüzleşti ve onu ustaca içine çekerek sindirmesini bildi, tıpkı bundan önceki her gecede yaptığı gibi ustalıkla becerdi bunu.

Kapı çaldı, yaklaşık birkaç kez tekrarlandı bu. Ortalamanın üzerindeki bu yersiz ısrarın sebebini önemsemedi. Ne kadar önemli olabilirdi ki. Eğer yeterince cesur bir adam olsaydı kalkar o kapıyı açar ve hayatındaki diğer insanlar tarafından takatinin son damlasına kadar sömürülmemişçesine ziyaretçisiyle konuşurdu. Bunu yapmadı. Bunu yapacak cesareti olsaydı zaten hayatı bambaşka olurdu, daha fazla kafa yormayı gereksiz buldu ve zihninde konunun kendiliğinden soğuyarak kapanmasına göz yumdu. Kahredici bir bulantı midesine geldi oturdu, boşluk hissi tarafından kıskıvrak ele geçirildi. Bir şeylere tutunmayı öylesine istedi ki… Aslında bunu denemişti. Bir zamanlar çok zengin ve güçlü bir adam olma hayaliyle yanıp tutuşmuştu, daha sonra bunun gereksiz yoruculuğu ile yüzleşti ve bir aile kurarak huzur dolu sakin bir hayat diledi. Bunu gerekten denedi, daha sonra eline yüzüne bulaştırdı, artık ben olgunlaştım dediği sırada ölümsüzlüğe erişmeye çalışan bir sanatçı gibi davranmaya soyundu. İnsanlığa armağan edeceği ölümsüz eserleri olacaktı. İnsanlık için faydalı şeyler üretecek ve eserleriyle ölümsüzlüğe erişeccekti. Neyse ki bu halüsinatif ve yanıltıcı dönem de fazla uzun sürmedi. Sonunda eylemsizlik galip geldi, zaten eninde sonunda eylemsizlik kazanacaktı sadece onun hayatında bu daha erken olmuştu o.

Açık denizin ortasında dönenip duran bir anafor gibiydi eylemsizlik, onu içine çektikçe çekti ve en sonunda d yuttu. Hiçlik sonunda galip gelecekti elbette, onun bilinci de yok oluşla birlikte huzur bulacaktı ama şimdi değil, şimdi yaşamak ve sancı duymak zamanıydı.

Buzdolabının kapağını ufak çaplı bir direnişin ardından kapatmayı başardı. Evvelsi günden kalma narkotik tesirler göstermesi muhtemel çayının altını ısıttı ve normal hissetmeye çalıştı. Diğer insanların mutlu gözlerine, güler yüzlerine ve yaşama bağlılıklarına bildiği bütün galiz küfürleri savurdu. Bir müddet kadınları düşündü, hayatında kadına yer açabildiği dönemlere nostaljik bir özlem duydu. Puslu sesine, serkeş ve özentisiz yakışıklılığına, davetkar bakışlarına tutulan kadınları, aklını çelmekten haz duyduğu o güzellikleri düşündü. Daha sonra sırf heyecan olsun diye karıştığı kavgaları düşündü, sadece bir işe yarayabildiğini görmek için yaptığı iyilikleri de hayal etti. Zihni bir müddet düşünceden düşünceye sıçradı durdu. Düşünmek güzeldi ve de güvenli…

Kötülüğe bulaşmamış herhangi bir eylemin gerçekleştirilebilir olmadığına dair ipe sapa gelmez arsız fikirler üşüştü. Eylem doğası gereği kötü olmak zorundaydı. İyi olan eylemsizlik, yokluk, namevcudiyet, atalet ve bunun gibi şeylerdi. Hareket, etkileşim ve değişim iyi olamazdı. Olsa olsa bir açıdan iyi görünürken başka bir yere zarar verirdi. Klima gibi bir yeri soğuturken başka tarafları kavurması gerekiyordu.

Çayını bardağına doldurdu, varlığına alışıp duyarsızlaştığı detone müziğin artan sesine kayıtsız kalarak salona geçti. Salondaki eşyalara asla dokunmadı. Zaten fazla da bir şey yoktu. Kapı ilerleyen saatlerde birkaç kez daha çaldı, müzik programının eğreti neşesi salona yayıldı, adam bir iki bardak çayı adettendir diye içti ve koltuğunda uyuyakaldı.

Saatler geçti, haşarı, ele avuca sığmaz fettan bir kadın kadın kadar sahip olunamaz ve hükmedilemez saatler… Uyku bilincinin en tutarlı olduğu haldi. Beklentisiz, kayıtsız, tepkisiz ve huzurlu zamanlardı. Seçme şansı olsaydı bu hep sürsün isterdi ancak yoktu. Bilinci var olmamak için yanıp tutuşuyordu. Adeta bir ilüzyona sevdalanmak, gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir ideale tutulmak ve kavuşulması imkansız bir sevgiliye aşık olmak gibiydi. Çekiciliği kendiliğinden midir yoksa imkansız oluşundan mıdır bilinmez, sorgulanmaz ve tahmin dahi edilmez bir durumdu. Uyku güzeldi ve sırf bunun için bile yaşamaya değerdi.

Ne yazık ki bu saadet dolu saatlerin de bir sonu vardı. Nihayetinde uyku dolu güzel anlar sona erdi ve yatakta kıvranarak uyandı. En azından gözleri açıldı, kol ve bacakları kıpırdanmaya başladı ve iniltilerle karışık birtakım sesler çıkartmaya başladı. Görsel ve işitsel uyaranlar ölçülemeyecek bir süratle mahmur zihnini bombardımana tutmaya başladı. Dişlerinin arasından gece boyunca fazla mesai yapan bakterilerin yaydığı kötü kokular sızıyordu. Çapak tutmuş gözleri açılmamakta direnirken el yordamıyla güçbela yolunu buldu ve banyoya geldi. Geçerken mutfağa şöyle bir göz atayım dedi, geceden altını açık unuttuğu çay suyunun tamamı buharlaşmıştı, buzdolabının kapağı açık kaldığındna içeride kalan üç beş parça zerzevat yoğun bir yaşamm mücadelesine tutuşmuştu. Televizyonda benzer bir nakarat tutturan bir başka detone sesli kadının tekdüze şarkısı ve güneş tüm bunlara meydan okurcasına umutla parlamaktaydı.

Banyo aynasındaki yorgun yüzüne bakarak iplik inceliğinde akan suyu avucunda biriktirip suratına çarptı. Apartman boşluğundan gelen fare sesleri, kuş cıvıltıları, detone kadının anlam ihtiva etmeyen şarkı sözler ve su şırıltısı… Tam bir işitsel bulamaç! Tek gözü kapalı bir şekilde hızlıca traşını oldu ve bebek poposu kıvamına gelen sütlaca dönmüş sarkık cildini gereksiz yere birkaç kez sıvazladı.

Neşeli olmayan monoton bir ıslık tutturdu, sahte gülümseme çalışmalarına başladı ve bir yandan zavallı görünmemeye çalışırken diğer yandan ruh haliyle hiç bağdaşmayan ucuz takım elbisesini giydi. Aynanın karşısında gülüşünü kontrol etti, samimi görünmeye çalışarak tebessüm etti, gün içerisinde en çok ihtiyaç duyacağı yetenek bu olacaktı. İmitasyon deriden çantasının içerisine önemli olduğuna ikna olmuş gibi yapmayı alışkanlık edindiği evrakları tepiştirdi ve tam olarak kapanıp kapanmamasını umursamayarak kapıyı çekip çıktı.

Evinin önünden geçen otobüs durağında diğer insanlarla birlikte beklerken dış görünüşüyle yargılandı. Taranmış saçları, sinekkaydı traşı ve üzerinde bol durmasına rağmen pek de fazla sırıtmayan takım elbisesiyle çevresi tarafından hoşça karşılandı ve iyi bir intiba uyandırdı. Onun gibi düzgün giyimli olan diğer insanlarla birlikte saygılı bir şekilde belediye otobüsüne bindi. Kimse konuşmuyordu ve göz göze gelerek bulaşan ölümcül bir hastalık tüm otobüsü sarmışçasına bakışlar zemine sabitlendi ve şöfor içinde biriktirdiği bazı sorunların acısını pedalından çıkarırcasına gaza yüklendi.

İş yerine en yakın durakta indi ve hiçkmseye dokunmamaya çalışarak yürümeye çalıştı. Kalabalık kaldırımda yürüyen yüzlerce farklı insan ve bir o kadar da en ufak bir kesişim kümesi barındırmayan farklı dünyalar vardı. Üç katlı , gri renkte, balkonsuz ve estetik yoksunu binadan içeri başı önde girdi ve bir önceki günün dağınıklığını halen barındıran masasına kuruldu. Daha şimdiden yorulmuştu, likralı çorapları ayak bileklerinde iz yapmıştı, kravat boğazını sıkıyordu ve ucuz oda parfümünün yapış yapış kokusu ciğerine işlemişti.

Yanındaki masaya genç görünen bir kadın oturdu. Önünde birtakım defterler, dosyalar ve kırtasiye malzemeleri vardı,bilgisayarını açtı ve ekrranda birtakım yaşam belirtileri belirmesini beklerken zarif boynunu uzatıp “Merhaba iyi günler” dedi. Sesinde metalik bir tat vardı, odada yankılandı. Kadının çorabı kaçmıştı bunu evden çıkmasına çok az bir zaman kala fark edebildi, ojesiyle alelacele bir şeyler yapmaya çalıştı. Bu esnada gideceğini söylediği günün üzerinden onbeş koca gün geçmiş olmasına karşın bir türlü evi terk etmeyen kayınvalidesinin suçlayıcı bakışlarının hedefindeydi. Çocukların yatma saatinden mutfakta pişirilececek yemeği miktar ve muhteviyatına varana dek evin tüm işleyişine en ufak bir emek harcamaksızın karışan bir kadındı. Geçinemiyorlardı, çocukları yaramazdı, sevişmiyordu, işini sevmiyordu, kocasını da ve onun lanet annesini de. Karnı açtı, ofisteki yemeklerin içine konan yağlar midesine dokunuyordu. Rahatsız koltuğunda dengede durmaya çalışarak “Merhaba iyi günler” demesi takdire şayan bir oyunculuktan ibaretti.

Kadın fazla kiloları, ağzında yapılmayı bekleyen dolgular, unutmadığı ilk aşkı ve gün be gün eriyerek yok olan gençlik ateşini zaptederek önünden geçen çaycıdan iki çay istedi. Çaycı nazik bir baş hareketiyle kendisini anladığını ifade etti ve “Hay hay efendim çaylarınız hemen geliyor” dedi. İlk ayakta yatan altılı, karısının bitmeyen dırdırı, ev sahibinin kiraya zam yapması gibi gereksiz detaylardan hiç bahsetmedi.

Çaylar geldi, adam ve kadın yan yana çaylarını yudumlamaya başladılar. Sohbet de ettiler. Yapabildiler bunu. Zihinlerinde dönenip duran başka başka meselelere hiç dokunmadan, ıssızlığın ortasında yapılacak işlere koyulmadan önce çaylarını yudumlayıp koyu bir sohbete daldılar. İçleri tuhaf bi boşlukla doluyordu ve konuştukça büyüyen bir boşluktu bu, yine de susmadılar. Sohbet ettiler ve gürültü dolu, insan yığınlarıyla çevrili, kalabalık ıssızlıklarını yaşamaya devam ettiler.