Suyun Gölgesi’ne Düşen Öyküler

Hatice Eğilmez Kaya

Suyun Gölgesi, yirmi öyküden oluşan; yükte hafif, pahada ağır bir kitap… Şöyle ki içindeki öyküler öyle uzun uzadıya yazılmamışlar, her biri ikişer üçer sayfadan ibaret. Şiir gibi damıtılmış ve darası alınmışlar.

Nurşen Kaygısız her şeyden önce bir şair. Bu yüzden olsa gerek öyküleri de sanki satırlardan değil, dizelerden ibaret:

Aşk senin gözlerinde tüter Asya. Sevgi senin gözlerinde.”

“Elvan elvan çiçeksin gözbebeğimde.”

“Zaman kurak bir tarla gibiydi. Sürülmüş…”

“Yüklü bir kadındı zaman. Zifiri oğlanlar doğurdu yarınlara.”

Yazar okurlarının zihinlerinde soru işaretleri bırakmaktan, onların hayal güçlerini devreye geçirmekten yana kullanıyor tercihini. Kapalı bir üslupla kaleme alınmış öykülerin hemen hemen hepsi bitimsiz sonlara sahip.

Kapıda birkaç gündür biriktiği belli gazeteler duruyordu. Kapı koluna da belki dün akşamdan kalma bir somun ekmek asılmıştı.

“İçeride biri var mıydı? Galiba yok. Olsaydı bunların burada ne işi olurdu,” dedi son anda zile basmaktan vazgeçen adam.

Acaba dışarıda birileri var mıydı? Sadece birileri…

İnsanı çevreleyen boyutlardandır zaman ve mekân.  Varoluşumuz zaman ve mekân kaplarında demlenir. Maddesel varlığın bu iki boyutu felsefi derinliği olan bir bakış açısıyla hareket eden Nurşen Kaygısız tarafından iç içe tasvir edilmiş çoğu kez:

İlk yaz başlangıcında Karankı Derenin yolunda yürümeyi severdi. Yalınlığını yalnızlığıyla sarmalar yürürdü. Doğayı selamlardı gülümseyerek. Kuşların ötüşlerine dair öyküler kurgulardı. Otlara, çalılara, ağaçlara bakınca içinde gürül gürül akan nehirlerin çağlayanların sesini duyardı. Kayalara gelince saygı ve ürkü arasında bir duyguyla eğilirdi başı. Ne çok efsane bilirdi kayalara dair ne çok mit. Her geceye her güne bir tane anlatsa bitirebilir miydi?

Uçsuz bucaksız zannettiğimiz reel evren hakkında ne kadar az bilgimiz varsa insanın neliğini ve kimliğini bilme konusunda da o kadar yetersiziz. Yine de yekpare bir özellik taşıyan zamanın içerisinde bir kelebeğinkini anımsatan ömürlerimizde ne de çok önerme oluştururuz binlerce yıllık ortak meselemize dair. İşte Suyun Gölgesi’nden bir kesit:

Şu tarlada yeni gövermiş ekindi. Ağaçta tomurcuk, toprakta koku. Belki de dağın zirvesinde bir top kardı. Evet! Evet, kesinlikle bir top kardı Mustafa. Gün biraz daha tepeye yükseldiğinde eriyiverecek bir top kar.

Bizim gibi ülkelerde kadınlar ve çocuklar azınlık hükmünde yaşarlar. Yoksulluğun, yoksunluğun, cehaletin, acının faturası en çok onlara kesilir. Nurşen Kaygısız çocuklara ve kadınlara ilişkin yazdığı öykülerle dikkat çekiyor Suyun Gölgesi’nde… Ayrıca töre, yoksulluk, toplum içerisindeki sosyal eşitsizlikler eserde ele alınan diğer önemli temalar… Yazar kahramanlarını küçük dünyaları olan, yarınlara umutla bakamayan, ekmek davasına düşmüş insanlardan seçmiş.

Hüzün biz doğu halklarının ortak duygusu. Akşamın oluşu, sonbahar, ayrılıklar, umutsuz aşk serencamlarımız, ölüm, yoksulluklarımız ve daha birçok hüzün kaynağımız var.  “Kayboldum yıllar içinde bir gözüm hüzün, bir gözüm hazan.”  Yazar bir öyküsünü tam da böyle bitirmiş. Bazen bir dosta hoş geldin derken hissedilir yazarın hüznü, bazen bir babanın evinin önündeki kalabalığa bakıp “kızım öldü…” demesinde…

Gözlerinde biriken birer inci tanesi gibi yanaklarına süzülen yaşları parmaklarıyla silerken:

“Hoş geldin,” dedi.

Sadece bu bölümde değil sık sık ağlar Nurşen Kaygısız’ın kadınları… Hepimiz, ortak hüzünlerimiz, ülkemiz ve tüm insanlık içindir aslında bu gözyaşları…

Suyun Gölgesi’nde dış dünyaya açılan kapılardan çok kahramanların iç dünyalarına açılan kapılar var. Neredeyse her şey insan ruhunda olup bitiyor. Anılar, yaşanmışlıklar, kurgulamalar, çocuksu neşeler, keder, umut, kavga…

Kendinden çıkıp uzun bir yolculuğa dalmıştı yine. Gözleriyle yüreğiyle dağlar tepeler aşıyordu. Bir hayalin ardı sıra yürümek. Ne huzur dolu bir yolculuktu bu. Ne renkli yollardan geçmişti. Yeşilin ve mavinin her tonunu görmüş, her yaprağın kokusunu içine çekmişti doya doya.

 Trenin hareket etmesine az bir zaman kalmıştı. Yere bıraktığı çantayı alarak ağır adımlarla ilerledi. İçinden bir ses gidişinin son derece gereksiz olduğunu söylüyor, zihnini bir sürü soru aç kurtlar gibi kemiriyordu. Hemen girişte arkalardan bir yer seçti kendine uzun uzun etraftaki çam ve dut ağaçlarına baktı. Yıllanmış çok da yaşlanmış tek katlı evlere. Usu çok uzaklarda ahşaptan yapılmış bahçesinde koca bir dut ağacı olan eve götürdü onu. Dut ağacından eve çekilen tele sakız gibi bembeyaz çamaşırlar serilmişti. Bir kadın kısa saçlı esmer oğlan çocuğuna bir şeyler tembihliyor ocakta kaynamakta olan tencereyi işaret ediyordu.

Yazarlar her şeyden önce zamana şerh düşmeliler. Oysa içinde yaşadığı toplumun sosyal problemleri her yazarın yazma gayelerinden birisi değil. Toplumcu gerçekçi bir kalem olan sevgili Kaygısız, bu görevini hakkıyla yerine getirmiş. Özellikle “Rüzgâr Saçlı Çocuklar” isimli öyküsü bize yeni gelen kuşakla ilgili umutlar bağışlıyor.

Aforizma hükmünde birçok vurucu cümlesi var Nurşen Kaygısız’ın:

Boş kafa yüktür bedene.”

“Yalnızım,” dedi.

“En azından anımsamadıklarımın sıralandığı defter sayfaları gibi boş ve yalın.”

“Her şey bir anlamsızlık çukurundaydı. Her soru bu çukura bir taş atıyordu.”

Suyun Gölgesi’nde etiyle kemiğiyle yaşıyormuşçasına gerçekçi anlatılan insanların betimlemeleri bazen ufak ipuçları ile veriliyor. Ki yazar bu betimlemelerde hem fiziksel hem de ruhsal öğeleri bir arada yansıtıyor.

Başını kaldırdığında Saliha’nın mavi gözleriyle karşı karşıya kaldı. Delici, kesici, parçalamak isteyen iki mavi göz.

Bazen de uzun uzun anlatıyor onları:

Üzerinde mavi, beyaz, pembe çiçekli pazenden bir üst donu. Çok zaman geçmiş belli. Yıllar Altın Diş Ayşe’yi değil çiçeklerini de soldurmuş pazenin. Beline yakın bir yerde kocaman bir yama. Aynı kumaştan. Lakin çiçekler capcanlı. Mavi daha mavi, pembe daha bir alımlı, beyaz o henüz kirlenmemiş bile. Çiçek tomurcukları dokunsan açıverecekler…

İnsan ve acziyet. Her ne kadar kendimizi dünyanın tek hâkimi hatta sahibi zannetsek de doğa karşısında en güçsüz canlıyız aslında. Bu gerçeğin farkına varanlarımız çok az. Yazar belki de insanların güçsüzlüğüne, zayıflığına içerliyor her satırında:

Onun sağ ayağı, sol ayağına uymakta kararsız. Sağ yanı çoktan tükenmiş, bitmiş, yorulmuş. Olduğu yerde kalıverecek bıraksa. Diğeri adeta sürüklüyor onu.

Yolu, üç tekerlekli el arabasının gıcırtıları dolduruyor.

Okur Suyun Gölgesi’nde yüzleri denemeye dönük durum kesit öyküleriyle karşılaşacak. Kurgu ya da olay değil, ruh tahlilleri ile donanmış öyküler bunlar.  Edebi portre diyebileceğimiz Sait Faik öykülerini anımsatan öyküler…

Mübeccel bir titiz bir kadındı. Ele aldığı olay her ne olursa olsun en ince ayrıntısına kadar öğrenir, sorulduğunda da tane tane, açık açık anlaşılana kadar anlatmayı severdi. Kim ne demiş, kim nereye gitmiş, kim taşınmış, kim evini satacakmış akla gelmesi mümkün olan ya da olmayan her sorunun yanıtının kolayca bulunabileceği Mübeccel bu konuda çıt sesi dahi vermiyordu. Bu konudan en küçük bir bahsin açılmaması… Garipti, çok garip.

Sadece yakın çevredeki değil, uzaklarda yaşayanların bile defterini tutardı Mübeccel… Bir insana yıllarca bu konuda eğitseniz Mübeccel kadar başarı gösterebilir mi? Asla. Çünkü Mübeccel bu ruh ile bu merak, bu ilgi ile doğmuştur. Ve bunları öylesine geliştirmiştir ki bu konuda onunla yarışmak adeta bir çılgınlık sayılabilir.

Anasırı erbanın bir kanadıdır su… Dünya serüvenimizdeki en yalın ihtiyacımızdır aynı zamanda… Canlılık ve temizlik bağışlar bize. Abı hayatı hayal edenler boşa düşlemiş olamazlar onu.  Nurşen Kaygısız, “Su her derde ilaçtı. Kire, pasa, kuraklığa susuzluğa yangına… Nerede su varsa orada yaşam vardı.” diyor. Öykülerini suya düşen gölgelere bakarak ve “peki ya Suyun Gölgesi!” diye sorgulayıp da kaleme almış. Meramını öyle ulu orta açık etmeyen, ima ve işaret eden yazar kapalı bir anlatım tarzını benimsiyor. Okurlarından bile bile yarım bıraktığı sorgusunu tamlamalarını istiyor olmalı.  Onların suya ve bize değen düşünce ufuklarını genişletmeyi umarak…

Suyun Gölgesi, Nurşen Kaygısız, Roza Yayınevi, İstanbul 2018, 80 s.