Sahneye Fıstık Atmayınız!

BERKAY BERKMAN@berkmanberkay

Günün birinde üstad İsmail Dümbüllü sahnede iken seyirciler arasında oturmakta olan ”den yoksunu” bir zat-ı muhterem sahneye bir adet hıyar fırlatır. Üstadımız işbu hadiseyi derhal tuluata dahil etmek suretiyle yerdeki hıyarı alır ve seyircilere dönüp şöyle der; ”Biri hüviyetini düşürmüş.”

Sözü geçen dönemin hıyar hüviyetlisi salonda yek kişi iken, günümüzde tiyatroya oyun izlemek amacı ile giden hakiki seyirciler salonlarda yek kalmaya başladılar. Köfte ekmek artı tiyatro izlencesinin tek biletle satıldığı ve işçilerin, memurların öğle tatillerinde bir yandan karınlarını doyurup öte yandan oyun izleyebildikleri, tiyatroya akşam vakti gidilecek ise takım elbise giyilmek suretiyle sahne üzerindeki seyirliğe saygının her haliyle görsele büründüğü, genç yaşlı cümbür cemaat oyunlar izlenip de hafta boyu sahnedeki kıssanın tartışılıp konuşma akçesi edildiği yıllar sanki binlerce yıl evvelinde kaldı. Oysa kavuk teslim töreninde ne diyordu Ferhan Şensoy kavuğunu devrettiği Rasim Öztekin için, her oyunumuzda en ön sırada oturan bir genç bütün replikleri ezbere biliyordu, sonrasında ise aramıza katıldı. Yani bir oyunu defalarca izleyen, ardından o sahneye çıkan ve süre içerisinde Türk tiyatrosunun kavuklusu olma şerefine nail olan birinden bahsediliyordu. Rasim Öztekin ise aynı durumu, en ön sıradan ayaklarımı sahneye dayar, sanki sahne üzerindeymişim gibi hissederdim diye aktarıyordu salondakilere. Beri yandan bir konuşmasında Cem Yılmaz; Kemal Sunal, Metin Akpınar, Zeki Alasya için, beni bu adamlar zehirledi diyordu nükteli bir dil ile. Devekuşu kabareyi çocuk yaştayken sahne üzerinde gördüğünü ve bu mesleğe böyle yöneldiğini söylüyordu. Örnekler çoğaltılıp belki binleri bulabilir. Zannediyorum günümüz tiyatro sanatçılarının geçmişe dair illa ki böylesi anıları mevcuttur. Lakin yıllar sonrasında benzer hikayeleri anlatabilecek bir kuşak yetişmekte midir, şüpheliyim. Öyle ya, bizimkiler az daha sahneye fıstık atacaklar…

Tiyatro sanatının öznesi ”şöhretli oyuncu”, günün amacı ise ”şöhretliyi yakından görmek, onunla fotoğraf çekilmek” oldu!

Teşbihte hata olmamasını diliyor ve fakat kelamıma da kelepçe vuramıyorum, üzülerek bildiriyorum, hayvanat bahçesinin kafesleri önünde durup olağan bir günde ve olağan bir mekanda göremeyeceği canlıya yakından bakmak arzusu ile dolup taşan seyirciler görüyorum yurdun farklı kentlerinde ve farklı salonlarında. Şu halde, İstanbul’u bir nebze olsun tenzih edebilmek mümkün, çünkü ”şöhretli” diye tabir ettiğimiz canlılar, memleketin bu yakasında sokakta rastlayabileceğiniz ve sıradanlaşan vaziyetteler. Ben böylesi düşünedurayım, şöhretli bir büyüğümden dinliyorum İstanbul’un göbeğinde yaşanan hadiseyi. Bir seyirci geliyor, oyuna bilet alıyor, kulise dalıp biletini gösteriyor ve ”Sizinle fotoğraf çektireceğim” diyor. Fotoğraf işi hallediliyor ve sözümona seyirci, bileti masanın üzerine bırakıp kulisten çıkıyor. Sanatçı sesleniyor arkasından,

– ”Durun nereye gidiyorsunuz, oyun daha başlamadı.”

– ”Bileti kulise girebilmek için almıştım, artık ona ihtiyacım yok.”

diyor ve ardını dönüp telefonundaki fotoğrafı kişisel sosyal medya hesaplarına yüklemek üzere çıkıp gidiyor salondan. İstanbul harici kentlerde ise durum daha da vahimleşiyor. Yerel yönetimlerin kamuya hizmetidir, sezon içerisinde tiyatro oyunlarını satın alır ve ücretsiz halde halk ile buluştururlar. Bu hadiseyi kategorize eden birçok yerel yönetim, artık tiyatro oyunlarını metinlerine, rejilerine, kıssasına, mesajına, dekoruna, emeğine bakmaksızın yalnızca ”ünlü”, ”ünsüz” diye ayırıveriyor alfabenin harfleri misali. Oyun içerisinde şöhretli bir aktör veya aktrist var ise, satın alınan bu oyuna ona göre bir bedel ödeniyor. Buraya elbette rakamları yazacak değilim, lakin şunu kesin bilgi ile belirtebilirim ki ”ünsüz” kategorisindeki oyunlara, diğerlerinin tam olarak 35’te 1’i kadar bedel ödeniyor. Dilediğiniz kadar karşı çıkabilirsiniz ancak ”Halk bunu istiyor.” deyip çıkıyorlar işin içinden. Üstüne üstlük, bünyesinde şöhretli aktörler barındırmayan tiyatrolara, sanki onları destekliyormuşçasına lütfeder bir hava estirilmesi de cabası. ”Aslında oyununuzu almayacaktık fakat küçük bir katkımız olsun.” benzeri ibareler ile… Oysa, oyun ve oyuncu kalitesine kati suretle bakılmıyor. Bu ayrışmadan mütevellit, tiyatrolar salon bulamıyor, ayakta durmakta güçlük çekiyor ve nihayet kapanıp gidiyorlar. Üstelik işin daha acı yanı, yerel yönetimlerin büyük çoğunluğu, söz konusu ayrıştırma ile kendi kentlerindeki tiyatroların yaşamına son verirken, diğer kentlerden -Büyük ölçüde İstanbul merkezli- gelen şöhretliyi bünyesinde barındıran tiyatroları ihya ediyor, görevinin tam aksine. Elbette memnun kalınıyor bu durumdan, tekrar tekrar geliniyor, şehrin güzellikleri tadılıp oyun ödemeleri alınıyor ve bir sonraki oyunda yeniden görüşmek dileği ile deniliyor. Eh, iş adamları durur mu, onlar da ekmeğini yedikleri kentin tiyatrosunu destekleyecek değiller elbette, derhal sponsorluk fırsatları değerlendiriliyor ve halk ile yeniden buluşturuluyor günün şöhretlileri. Bir adım sonrasında ise, belediye başkanlığına adaylıklar, sanata yatırım müjdeleri birbirini izliyor…

Bir tenzih de şöhretli tiyatroların içlerinde olsun, elbette tiyatro sanatına yıllarını vermiş, yanı sıra televizyonda boy göstererek buradan edindiği maddi geliri tiyatrosunu ayakta tutmak için harcayan az sayıda Don Kişot’tan bahsetmiyorum. Oyun kaliteleri ile 35 değil 50 katını hak edenler, daha doğrusu paha biçilemez eserler ortaya koyanlar da var. Sözüm, tiyatro sanatının yakınından dahi geçmemiş, hasbel kader birkaç dizide kendisine yer bulmuş ve derhal tiyatro üzerinden de para kazanmalıyım düşüncesi güden, mesnetsiz, derinliksiz, gelişigüzel tiyatro oyunları sahnelemek suretiyle, yılların emeğini çiğneyenleredir. Fakat ne olursa olsun kabahatin büyüğü seyreyleyendedir efendim. Siz fotoğraf çektirip havanızı atacaksınız diye, kaç tiyatro kapandı bir bilseniz…