Romancı Düşünür Bir Kule: Saramago

Sedat Sezgin

Romanlarına ve öykülerine fikirlerini serpen yazarlara genellikle eleştirmenlerce ya da bu konuda kalem oynatabildiğini iddia edenlerce hor bakılır, ya da bu yargıyı biraz daha hafifletirsek dudak bükülür; ama yine de bu çokbilmişlerce hem kabul görmüş hem de bu tarzda yazılmış çok iyi romanlar sıralayabilirim.

Jose Saramago’nun “Körlük” romanı bunlardan biridir örneğin.

Aslına bakarsanız, “Kimse bu konuda Saramago kadar ileri gitmez” desem de bu sanımda kusur etmiş sayılmam, zira tüm romanlarında anlatıcının yanında araya giren Saramago’nun gür ve öfkeli sesini bariz bir biçimde duyabilirsiniz.

Yine de tuhaftır belki başka bir yazarda iğreti gibi duran bu ses, Saramago’nun romanında eksik olan taşın tam da gediğine oturması gibidir.

Saramago, birçok eserinde Tanrı’ya savaş açmış gibidir, öfkesi o kadar büyüktür ki, neredeyse tüm kötülüklerin kaynağı Tanrı’nın ta kendisidir.

Belki de çağının özellikle tanrıya kılıç çekmiş tek romancısıdır.

Körlük, kısaca bahsedersek konusunu yaşadığımız dünyada aniden hortlayan bir körlük salgınıyla ilgili. Nedeni belli olmayan, aslında belki de tam da belli olan bir salgın.

Konusu bilimkurgu, zombiler, yürüyen ölüler gibi oldukça fantastik bir filmin teması gibi dursa da (ki bu kadar gerçekçi bir roman çok az bulunur) Saramago’nun kaleminden bir kule romana dönüşür.

Ayrıca Saramago, bilindik yazım kurallarını (noktalama işaretlerini, paragrafları vs.) fazla ciddiye almayan tavrı (kusur çevirideyse başka tabii, sanmıyorum, Aykut Derman’ın çevirisinden okudum) açısından gönlümde özel bir yeri olan yazardır.

“Körlük” demişken burada William Golding’in “Sineklerin Tanrısı” romanından bahsetmeden geçemeyeceğim.

En modern insan bile, koşullar değiştiğinde-zorlaştığında birer canavara dönüştüğü gerçeğini, belki de Golding’le (Berna Moran’ın çevirisinden okudum) aynı kulenin ya da benzer kulenin duvarını daha da yükseğe çıkararak gösterdi bize Saramago. Zaten varlığını hep bir şekilde sürdürmeyi başarabilen bencillik, hırs, şiddet ve benzeri ilkel dürtüler neredeyse her dönem işlenmiştir edebiyat türlerinde. Yine de bu iki roman arasında yakın bir bağ olduğunu hissetmiyor değilim çoğu defa. Saramago’nun Körlük’ü Goldigin’in Sineklerin Tanrısı’ndan etkilenerek ya da esinlenerek yazıldığını iddia edemem. Ama itiraf etmeliyim ki öyle bile olsa, Saramago bunu çok daha ileriye taşımıştır.

Sonuçta biri gölgede kalan bir yamaç değil de, birbirlerine selam duran iki dağ gibi durduklarını söylersem, sanırım daha yerinde bir tespit olurdu.

Körlüğü uzun zaman önce okumuştum, Goldinğ’in romanını ise çok daha önce. Bu iki romanı bu gün elime alıp okumuş olsaydım belki de çok daha elle tutulur özellikler sıralardım, ama kesinlikle daha farklı şeyler değil. Zaman bir romana yakından değil de uzağından, tıpkı bir resme uygun mesafeden bakıldığında o resmin daha doğru anlaşıldığı gibi, bu romanında içinin aslında çok daha fazlasının ancak uzak bir zaman sonrasında bakıldığında görülebileceğini öğretti bana. Zira şimdi biliyorum ki romanın çoğu detayını unutmuş olsam da aslında işime yararlı kısmı üstünde hep kafa yormuşumdur bunca zamandır.

“Saramago’nun romancılığı mı, yoksa düşünür yanı mı daha üste?” diye bir soru sorarsanız; evet, Saramago kesinlikle bir romancı, ama akranları arasında romancı düşünür sıfatını hak edebilecek birisi varsa, o da hiç kuşkunuz olmasın Saramago’nun ta kendisidir.

Körlük romanı insanlığı kaotik bir dünyanın içine doğru sürükler. Bunun için elbette yeterli nedenler vardır. Koşullar zorlaştıkça insanlığından çıkan insanların anlatıldığı bir dünya. Ama yine de umut vardır; en azından Saramago Goldiğin’in yapmadığı bir şeyi yapıyor, bize kurtuluş yolumuzu da gösteriyor: En büyük kusurumuz bencilliğimizdir.