Roman, Javier Marias ve Roza Hakmen Üstüne Birkaç Söz

Sedat Sezgin

Roman türünün bitmiş olduğunu iddia edenler olsa da (bunlar içinde Philip Roth gibi Portnoy’un Feryadı’nın yazarı da var, ki birçok değerli romanlar yazan birisidir) dünyada hâlâ en fazla satan kitapların başında roman olması ayrı bir konudur muhakkak. Elbette ki popüler romanlar dışındakiler, yani edebi açıdan değeri yüksek olan romanları da kast etsem sadece, sayıları yine de yeterli gelecektir. İşin aslı romanın sonunu getirenler romanı belki de daha çok sinemayla yarıştırarak (Philip Roth böyle bir yarışa soktu mu onları sahiden, bilmiyorum?) bu yargıya vardılar. Ya da teknolojinin el kadar yer kaplayan (tablet bilgisayarlar gibi vs.) ve nerdeyse sonsuz uğraş ve oyalanma olanağı sunan (videolar gibi vs.) aygıtlarının çekim gücüne mi kapıldılar acaba, elbette ki bu da mümkün, bilemiyorum.

Bu arada yukarıda da değindiğim gibi şiir, öykü ya da daha çok yazılı başka bir edebi türün durumu romandan daha iyi değil, en azından okunurluk ya da satış rakamlarına bakılırsa istatistikler (bunun için şöyle bir internette gezinmek yeterli olacaktır),  bunu gösteriyor.

Nasıl ki her yeni müzik türü bir şekilde klasik müziğe saygı mahiyetinde bile olsa selam duruyorsa ve azıcık da olsa bunun gibi örneklerden yola çıkarak roman ve sinemanın durumunu gözden geçiren değerlendirmeler yapılabiliniyorsa da durum bundan biraz karmaşık olabilir. Yine de kabul etmek zorundayım ki dikkatlice bakıldığında tüm sanat türlerini bir şekilde aynı büyük resmin içinde olduğunu görürüz ya da görebiliriz.

Aslında romanla sinemanın yarışından ziyade, sinemanın romana selam durduğu bir gerçek, ama roman saygı duyulacak eski bir kule gibi yerinde durmuyor ve sinemanın mercekleri bizi daha eksiksiz göstermiyor. Sonuçta bir filmde bir adamın zihnini anlatan çok güçlü kareler olmasına rağmen, aynı kareyi romandaki gibi bana sayfalarca anlatmıyor. En azından bir sinema izleyicisi ve bir roman okuru olarak ben böyle görüyorum. Elbette ki iyi kurgulanmış bir film kötü yazılmış bir romandan daha ilerde olabilir, bunun bahsi bile olamaz, ben bundan bahsetmiyorum zaten. Biraz daha açmam gerekirse Proust’un sözcüklerine yetişebilen bir sinema dili oluştu mu günümüzde, sanmıyorum.

Javier Marias’ı tamamen tesadüfen keşfettim. Türkiye’de biri bir kitabı eline alıp üstüne birkaç söz söyleme ihtiyacı duymuşsa muhtemelen ondan övgüyle bahsedecektir, çok azı bunun dışındadır. Çoğu kitaplardan övgüyle bahsedildiğinden (itiraf ediyorum ben de bunlar arasındayım), bu övgüye kanıp o kitaba koşanlardan değilim. Ama saygı duyduğum birkaç yazarçizerin yanında birkaç arkadaş ve çevirmenin olduğunu söylemeliyim. Bu çevirmenlerden biri de Roza Hakmen. Daha çok kırtasiye işleri gören bir kitapçıda, gözüme ilişti Roza Hakmen yazısı, hem de ‘YARINKİ YÜZÜN’ gibi fazlasıyla fantastik duran bir adın altında. Ben daha ucuza kaçıp Marias’ın ‘Karasevdalılar’ kitabıyla başladım. Roza Hakmen bu yazarın kitaplarını çevirmeye değer bulmuşsa belki de tamamen batıl bir inancın etkisiyle başka kitapları da fena sayılmaz diye düşündüm, ne de olsa adı yavan sığ Türk dizilerini çağrıştıran bir kitaba talip olmuştum. Sonrasında başka romanlarını da okudum, çevrilmiş biyografik yazılarını da, kısacası onun kaleminden çıkmış ne bulmuşsam.

Javier Marias mirasını Proust’tan alan, ama ustasının o ağır akan dilini biraz daha hızlandırarak okuruna edebi anlamda enfes lezzetler sunan biri. Aşk, evlilik, aldatma, tutku vs. Marias’ı okuyanlar bilir, günümüzde de romanın hâlâ insan ve insan ilişkilerini en iyi anlatan tür olduğunun kanıtı gibi.

Sözü fazla gevelemeye gerek yok, Javier Marias’ın romanlarının her biri incelenmeyi ve üstünde çokça düşünmeyi hak ediyor. Ama ben bu yazıda onları işleyerek anlatacak değilim, bu yazı yeteri kadar uzadı çünkü, belki başka bir defa.