Öteki Osmanlı’nın İzinde

278

Hatice Eğilmez Kaya

Öteki sözcüğü, uzaklığı ne de güzel ifade eder. Fakat aynı zamanda ne kadar da yakındır ötekiler birbirlerine. Sağ gözle sol gözü düşünün, sağ elle sol eli, sağ ayakla sol ayağı, bir derenin iki yakasını, ince bir kumaşın iki yüzünü, bir dalda duran iki kirazı… Ya da eylülün son günüyle ekimin ilk gününü…

Erdal Noyan, araştırmacı titizliğiyle yazdığı Osmanlı’nın renklerine dair bir kitaba durup dururken Öteki Osmanlı adını vermemiş olmalı.

Şöyle diyor aslında yazar okuruna: Bilinen Osmanlı da bizim bilinmeyen de… Sevilen Osmanlı da bizim sevilmeyen de… Övülen Osmanlı da bizim, yerlere vurulan da… Kıtalar boyunca yayılan, okyanuslara açılan Osmanlı da bizim, Hasta Adam diye horlanan da… Böylesi büyük bir devleti reddetmekle de bir yere varamayız, o eski günlere dönmeyi hayal ederek de…

Öteki Osmanlı’nın önsözünde koca devletin zayıflamasıyla ve gücünü yavaş yavaş yitirmesiyle başlayan tartışmalara, Osmanlı’yı anlamaya yönelik başarılı başarısız, önyargılı tarafsız her türlü görüşün özetine yer verilmiş. Erdal Noyan  pek de kısa sayılmayacak özetin yanı sıra kendi görüşlerini de beyan etmiş. Osmanlı Hakkında başlıklı önsözü okuyanlar bu rengârenk devletin ne olup ne olmadığına dair ipuçları elde edeceklerdir.

Eserde Osmanlı Devleti’ne genel bir bakış mevcut. Ertuğrul Gazi ile söze başlayan Erdal Noyan, Âli Paşa Vasiyetnamesi ile eserini sona erdirmiş.

Ertuğrul Gazi’nin yönetiminde Anadolu’ya, o zamanın deyişi ile Rumeli’ne adım atan Oğuzların Kayı boyu ne kadar umut doluysa Âli Paşa’nın Vasiyetnamesi o kadar hüzün içerir. Birinde yeni başlamanın heyecanı, diğerinde yolun sonunun görülmesinin endişesi gözlenir. Eser sona erdiğinde iki uç duygu arasında gidip gelmemek mümkün olmayacaktır sanırım. Tıpkı kâinatın kendisi gibi… Kâinat da neşe ile hüzün arasında hep kararsız değil midir?

Öteki Osmanlı küçük bir beylikten cihanşümul bir devlete dönüşen Osmanlı Devleti’nin -ki o haklı olarak her zaman bir çınara benzetilmiştir- ilk yıllarını, Osman Bey zamanını destansı bir üslupla ele alır.

Ertuğrul Gazi’nin delifişek oğlu, etraftakilerin şaşkın bakışları arasında oturaklı bir beye dönüşürken öte yandan da oldukça sağlıklı bir tohumu kökleşmesi için Söğüt’ün bereketli topraklarına teslim etmektedir. Bundan sonra ihtiyacı olan tek şey zaman ve kendi mefkûresini tamamlayacak oğullar ve kızlardır…

Erdal Noyan eserinde Ahilik teşkilatına oldukça geniş bir yer ayırmış. Teşkilatın Ahi Evran’dan gelen, iltifata son derece layık görüşlerini, tarihini, önemli şahsiyetlerini detaylı olarak anlatmış. Eserdeki bütün diğer yazılar gibi kaynaklara dayanan, faydalandığı kaynakları da aynı anda anan yazar, Ahilik konusunda bilinmesi gereken her ayrıntıya değiniyor. Gerçekten de Ahilik dünya var olduğu müddetçe bilinmesi ve örnek alınması gereken bir yapıya sahip değil midir? Ve Osmanlı’nın en güzel, en parlak, en cazibeli renkleri arasında mutlaka sayılması gerekmez mi?

Öteki Osmanlı’da yazar, Osmanlı tarihinin en büyük hezimeti kabul edilebilecek Ankara Savaşı’nı ve şüphesiz ki en büyük başarısı olan İstanbul’un Fethi’ni art arda anlatıyor. Bu ani geçiş dikkatli okurlar için oldukça manidar.

Bir savaş ki Osmanlı’nın nefesini kesmişti, bir fetih ki dünya tarihinde bir devri kapatıp diğerini açmıştı. Her iki olay da aynı devletin farklı birer yüzüydü. Biri ağlarken diğeri gülüyordu. Erdal Noyan, Ankara Savaşı’nı anımsatırken ve anlatırken devletin sabrını, çağlar öncesinden müjdelenmiş fetih sahnelerini aktarırken devletin hoşgörüsünü yansıtmış en çok. Osmanlı’yı uzun süre ayakta tutan da devletten millete, milletten devlete müthiş bir devri daimle sirayet eden sabrı ve hoşgörüsü olmuştur. Hasta adam denildiği yıllarda bile asker millet savaşmaktan, çok güçlü bir devlet geleneği olan yönetim kadrosu ise iç ve dış düşmanlarına karşı direnmekten manevi değerleri sayesinde geri durmamıştır.

Yazar, Osmanlı’nın bilimsel yönünü tarife niyetlendiğinde Ali Kuşçu’yu anlatmaya karar vermiş olmalı. Eserde Ali Kuşçu’dan “önemli üç devletin liderlerinden de ilgi gören bir kişidir” diye söz edilir. Peki, kimdir bu liderler? Biri Timurlu Devleti Hükümdarı Uluğ Beğ, diğeri Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan, öteki Osmanlı Devleti Hükümdarı Fatih Sultan Mehmet.

Yazar, Ali Kuşçu’nun Semerkant’ta doğmuş, Tebriz’de yaşamış olmasına rağmen İstanbullu oluşunu hatırlatır. İstanbul daha ilk hükümdarında genç devlete sadece yönetim anlamında başkentlik yapmamıştır. Daima ve hâlâ kültür başkentimizdir o. Sanatçılar, bilim adamları, düşünürler İstanbul’u mesken tutmuşlardır hep. Elbette onlara bilimsel ve sanatsal çalışmalarında ilham kaynaklığı yapmıştır bu albenili ve kadim şehir. Öteki Osmanlı’da da Ali Kuşçu’nun hikâyesinde önemli bir yer tutmayı başarması onun karşı konulması güç çekiciğindendir.

Bir devleti ayakta tutan en önemli güç şüphesiz maneviyattır. Bu nedenle Öteki Osmanlı’da Gül Babalar unutulmamış. Ortak noktaları gül olan bu evliyalar, devletin birçok yerinde muhtelif zamanlarda yaşamışlar ve halkın hafızasında samimi imanları, tertemiz gönülleri, aydınlık çehreleriyle iz bırakmışlardır. Onlardan geriye kalan genizlerde hoş bir hatırlayış bırakan gül kokusu da olmuştur. Onlardaki gül kokusu dünyanın gelip geçiciliğinden tutun, insan gönlünün paha biçilmez kıymetine kadar birçok güzellik terennüm etmiştir çağlar boyunca. Yazar, Ankara, İstanbul, İzmir, Bursa, Erzurum, Güllüce, Isparta, İskilip, Kayseri, Kilis, Merzifon, Muğla, Babaeski, Edirne gibi birçok şehirde aynı güzel kokuyu bırakan Gül Babalar’ın hepsini tek tek tanıtıyor. Öteki Osmanlı’nın ilgili sayfalarında da satır aralarına sinen bir kokudur onların kokusu.

Gül Babalar koskoca bir devletin önemli kanaat liderlerindendir. Yazara bunun için ayrıca teşekkür etmek gerekir.

Osmanlı Edebiyatı, 13. Yüzyıl’dan itibaren asırlarca, aydın zümreye hitap eden Divan Edebiyatı ve halkın üretip sahiplendiği Halk Edebiyatı olmak üzere iki ayrı nehir halinde ilerlemiştir. Erdal Noyan bu iki farklı zümreye ait iki farklı sahadan edipleri eserine konuk etmiş. Bunlar Divan Edebiyatı’ndan Ahmedi, Şeyhi ve Necati; Halk Edebiyatı’ndan ise Karacaoğlan, Köroğlu ve Dadaloğlu’dur. Eseri okuyup bitirdiğinizde adı geçen şairlere dair birçok bilgi zihninizde kalacaktır kuşkusuz. Onların -elbette diğer Osmanlı ediplerinin de- divan, eser ve cönklerini de okumanızı tavsiye ederiz.  Zira Osmanlı kültürü en çok edebiyat eserlerine yansımıştır.

Dadaloğlu ve Köroğlu ile ilgili olarak ayrı birkaç kelam etmek gerekir. Çünkü iki şair de koçaklamaları ile -ne yazık ki- çürümeye yüz tutmuş bir düzene karşı çıkmışlardır. Onların karşı çıkışları adaletsizliğin varlığından haberdar eder bizleri. Oysa adalet mülkün temeli değil midir?

Eserin sonlarına doğru tükenişin ayak sesleridir zaten şairlerin isyanı. Yazar çok ince bir dokundurmayla acı sonun yaklaştığını haber verir okuruna.

Yeniçeriler… Önceleri Osmanlı’nın sağ koluyken daha sonraları birçok padişahın halline sebep olmuşlar, devletin yükselişinde de tükenişinde de önemli rol oynamışlardır. Yeniçeriler deyince hangimizin kulaklarında mehter marşları ve isyan naraları çınlamaz ki? Erdal Noyan eserin bütününde olduğu üzere bu konuda da gayet bilimsel, sağduyulu ve tarafsız bir tutum sergilemiş. Okur, ondan yeniçerilerin tüm yönlerini güvenilir kaynaklar aracılığı ile öğreniyor.

“Sivastapol önünde yatan gemiler / Atar da nizam topunu yer gök iniler / Yardımcıdır bize kırklar yediler / Aman da padişahım izin ver bize / İzin de vermez isen dök bizi denize” diyen yeniçerileri Erdal Noyan’dan da mutlaka dinlemelisiniz.

Âli Paşa Vasiyetnamesi Öteki Osmanlı’nın son yazısı. Can çekişen Osmanlı’ya bir reçete sunan vasiyetname, aynı zamanda son dönem Osmanlı tefekkür hayatını ve yaşanan siyasi polemikleri özetler niteliktedir. Osmanlıcılık, Batıcılık, İslâmcılık ve son şans olarak Türkçülük Osmanlı aydınlarının ölmemek üzerine geliştirdikleri fikir akımlarıdır. Fakat galiba onların tartışmaları ölümü öteleyeceğine hızlandırmıştır.

Erdal Noyan eserine son noktayı koyarken hâlâ ümit sahibi olan Âli Paşa’nın çaresizliğini, işittiği zıt görüşler arasındaki gidip gelen aklını çok güzel yansıtmış. Osmanlı’nın öteki yüzleri içindeki en hazin olanlarından biri Âli Paşa’nın çehresi olmalı. Okur elimizdeki eserde onun portresine bakıyormuş hissine kapılacaktır.

Osmanlı Devleti’ni tanımak istiyorum, diyen herkese bir başucu kitabı olarak tavsiye edebiliriz Öteki Osmanlı’yı…

Geçmişinden ders alan aklı erenler olmamız temennisi ile…

otekiosmanli

Öteki Osmalı, Erdal Noyan, Roza Yayınevi, İstanbul 2015, 144 s.