Latin Amerika Edebiyatı’nın Genç İsmi Mairal’ın Başarılı Romanı: Kayıp Parça

42

Cihat Baker

Günümüz Latin Amerika edebiyatının genç yaşına rağmen isminden en fazla söz ettiren yazarlarından birisi Pedro Mairal. 1970, Arjantin doğumlu yazar önümüzdeki yıllarda isminden tüm dünyada çokça söz ettirecek gibi. Eserlerini İspanyolca yazıyor olsa da yalın dili ve usta anlatımı ile dünyada birçok kişinin dikkatini çekmeyi başarmış. Kayıp Parça isimli kısa romanı, Türkçeye çevrilen ilk kitabı.

Dünya edebiyatında sanat tarihi’nden hareket eden, daha doğrusu, anlattığı hikâyede sanat tarihine, sanat eleştirmenlerine birçok göndermede bulunan eserler hiç de azımsanacak gibi değildir. Chuck Palahniuk’un Günce isimli romanı bunlardan birisidir. Her an bir başyapıt yaratabilecek yetenekte bir ressamın hayatı üzerinden Palahniuk, plastik sanatlar üzerine birçok şey söylemişti. Oulipo’nun efsane ismi Georges Perec de Harikalar Odası isimli minik dev eseriyle sanat tarihindeki koleksiyon odası olgusundan hareketle yeni oyunlar oynamıştı. Mairal da Kayıp Parça isimli romanıyla hem sanat tarihine, hem de sanat eleştirmenlerine selam vererek etkileyici bir romana imza atıyor.

Sanat tarihinin “büyük” tablosuna ait bir roman Kayıp Parça. Aslında çok ünlü olmayan, uluslararası sanat dünyasında fazla tanınmayan bir ressamdır Arjantinli Juan Salvatierra. Küçük bir çocukken geçirdiği ağır kaza sonunda konuşma yetisini kaybeden Salvatierra, gerçek anlamda “sessiz” bir hayat sürmüştür. Aynı tarihlerde köye yerleşen anarşist bir Alman ressam sayesinde resim teknikleri öğrenir. Salvatierra kendini ifade etme biçimi olarak resim yapmayı seçtiğinden o kadar hızlı bir ilerleme kaydeder ki, ustası resmi ve tüm malzemelerini ona bırakıp gider. Salvatierra da hocasının bıraktığı tuval bezini kesmeden ilk eserini yapmaya yirmi yaşında başlar. Bundan sonra da tuval bezlerini kesmeden boyamaya devam edecektir. Nihayetinde altmış yıl boyunca yaptığı resimler, onun tek ve en büyük başyapıtı olacaktır. Ressam öldükten sonra, yapımı onlarca yıl süren, boyutları bir ucundan diğerine birkaç kilometreyi bulan bu tablonun kaderi oğulları Miguel ve Luis’nin elindedir. Miguel bu “büyük” eserin bir müzeye naklini sağlamaya çalışırken tablo ile birlikte özellikle babasına dair birçok şeyi yeniden keşfeder. Kilometrelerce uzunluktaki tabloya Salvatierra, birbirlerinden bağımsız olmayan süreklilik içinde resimler çizmiştir. Her tuval rulosunun sadece belli bir noktasına tarih atan ressam, hatalı çizimlerini silmediği gibi, kimi zaman aynı şeyi daha iyisini vücuda getirene kadar defalarca çizmiştir. Yaşadığı, öğrendiği, gördüğü, şahit olduğu her şeyi, kısacası tüm hayatını resme dökmüştür aslında. Köyün kaderini belirleyen nehir gibi, onun tablosu da kilometrelerce uzunlukta bir nehir gibidir ve ülkesinin savaşları, doğası, aile yaşamları, çocukları, yolculukları, her şey bu rulolar içinde resmedilmiş şekilde bir uçtan diğerine uzanmaktadır.

Oğlu Miguel, tablo üzerinde çalışırken 1961’de yapılan büyük bir rulonun eksik olduğunu fark eder. Önce hafızasını zorlar ve çocukken yapılış aşamasına şâhit olduğu parçayı bulmak için bu eski Arjantin kasabasının sâkinlerinin söyledikleri üzerinden iz sürer. Miguel kolaylıkla anlamıştır ki, tablo adeta babasının otobiyografisi, bütün hayatını içeren bir otoportre gibidir. Dolayısıyla, 1961 yılında yaptığı büyük rulo, yani “kayıp parça” babasının ve dolayısıyla kendi hayatının önemli bir eksiğini giderecek; belki de büyük bir sırrını ortaya çıkaracaktır. Miguel ve Luis, büyük mücadele sonrası kayıp parçayı bulduklarında tablonun kaderi değişeceği gibi, kendileri de asıl kayıp parçanın aslında tablodan çok daha önemli olduğunu göreceklerdir. Babası gerçekten büyük bir sırrı saklamıştır onlardan ve Miguel’in kayıp parçayı ararken karşısına çıkan asıl gerçek, basit bir tablo değil aslında babasıyla ne kadar da uzak bir ilişkisi olduğudur.

Pedro Mairal, aslında romanın başından itibaren baba-oğul arasındaki uzaklığı fazlasıyla hissettiriyor. Zira Miguel’in babasından hep Salvatierra diye söz etmesi, ikilinin ilişkisindeki mesafeyi gözler önüne seriyor. Mairal’ın anlatıcısı Miguel aracılığıyla kurduğu tablo üzerine kimi cümleler, değme sanat eleştirmenlerine taş çıkaracak cinsten plastik sanatlar birikimi sergiliyor aslında. “Kendisini her zaman diğer kuyunun kurbağası olarak hissetmişti: figürcülerin arasında figür karşıtı, Buenos Aireslilerin arasında taşralı, kuramcıların arasında icracı. Üstelik o dönem enstalasyon (yerleştirme) ve happening (doğaçlama) zamanlarıydı; bunlar Salvatierra’ya uzak estetik anlayışlardı,” sözleri, yazarın resimleri veya resim üzerinden babasını anlattığı dile bir örnek olarak gösterilebilir. Ayrıca, çok kolay klişe haline dönebilecek bir oğlun babasını tanıma hikâyesi, çok az tesadüf edilecek bir şekilde polisiye kurguya ve temposuna sahip. Miguel’in 1961 rulosunu bulmak için hafızasını zorlaması, hatırladığı ve yaşadığı bile şüpheli ihtiyarları bulma çabası, bulduktan sonra giriştiği iz sürme değme detektife taş çıkaracak nitelikte. Polisiye romanlara yakın kurgusu haricinde Mairal’ın başarısı sürekli bir sürprizle okurun merakını diri tutmasında yatıyor. Babasının hikâyesini anlattığı okura -ee deme fırsatı tanımadan seri maceralar yaşatıyor. Büyük tablonun bulunduğu depoyu satın almak isteyen zengin tüccarın mücadelesi, büyük tabloyu yurtdışına göndermek için girişilen kısmen yasadışı mücadele, aranılan kayıp parçanın daha sonra her anlamda en kıymetli parça halini alması, hiç ummadıkları bir anda karşılarına çıkan adamın tablodaki varlığı, kahramanın yeni yeni ortaya çıkardığı aile sırları… sözünü ettiğimiz akıcı temponun itici güçleri oluyor. Mairal’ın yalın ve büyük oyunlar peşinde koşmayan dili de elbette bunu sağlayan unsurlardan (burada çevirinin de hakkını teslim etmek gerekiyor, çünkü Türkçesini okuduğumuz romanın başarılı çevirisi yazarın yapmak istediklerini en başından sonuna eksiksiz anlamamıza yardımcı oluyor). Genç yazar Pedro Mairal, Kayıp Parça’da etkileyici hikâyesi ve kurgusuyla kusursuz bir romana imza atıyor.

Kayıp Parça, Pedro Mairal, Çev.: Süleyman Doğru, Sel Yayıncılık, İstanbul 2012