Kısır Döngü: Edebiyat Dergileri

BURAK ÇAKIR@tburakcakir

Tanzimat döneminde başlayan gazetecilik faaliyetleri günümüz edebiyatını temellendiren, edebiyat tartışmaları ile sanata yaklaşımımızı ve görüşlerimizi şekillendiren bir dönem olarak karşımıza çıkar. II. Tanzimat’ın akabinde, Servet-i Fünun döneminden hemen önce rastladığımız ve “Ara Nesil” olarak da adlandırılan kuşak ise bugün hâlihazırda süregelen dergicilik kültürümüzün mihenk taşı niteliğindedir. Yaklaşık yirmi yıl kadar varlığını sürdüren bu akımın ardından birçok yeni akım yine dergi ve dergicilik temelleri üzerinde ilerlerken edebi dergilerin bugün tanıdığımız pek çok usta edebiyatçının doğuşuna ve gelişimine ciddi katkılar sağladığını görürüz.

Meseleye tarihi geçmişi ile ele aldığımızda bugün edebiyat dergiciliğimizin konumu, işlevi ve okur kitlesini gözden geçireceğiz ancak tüm bunları yaparken popülist edebiyat dergilerini ve sözde edebiyatçılarını bu başlık altında incelemeyeceğiz. Zira kendileri edebiyatımız için bambaşka bir sorun teşkil ediyorlar.

Tersten başlayarak edebiyat dergilerinin okur kitlelerine, baskı adetlerine, abonelik hususuna değinelim. Bugün ortalama beş yüz ila bin adet arasında basılabilen edebiyat dergilerinin büyük bir çoğunluğu genel dağıtıma çıkacak maddi yeterliliğe sahip değil, dolayısıyla yönelimleri abonelik ve il temsilciği gibi toplu satışlara oluyor. Dağıtıma çıkan dergiler ise çoğunlukla beklediği ilgiyi ve sadakati göremiyor. Çünkü dergileri raftan temin eden okur çoğunlukla denk geldikçe ya da dikkatini çeken bir konu varsa dergiyi temin ediyor. Bu durumda dergiler sadık müşterilerini; yıllık abonelerini aramaya koyuluyor. Ancak yeterli sayıda abone bulmak kolay bir mesele değil, zira okumayı seven bir toplum olduğumuzu söylemek pek mümkün değil. Bunun yanında bir edebiyat dergisinin ortalama bir kitap ile hemen hemen aynı fiyata sahip olması da istenilen satışı sağlayamamalarında etkili diyebiliriz.

Dergiler okunmuyorsa nasıl ayakta kalabiliyor? Öncelikle dergilerin yayın hayatını sürdürmesi için okunmaya ihtiyacı yok, satılması yeterli. Dağıtıma çıkamayan ve abone edinemeyen kimi dergiler yazılarını yayınladıkları yazar ve şairlere ulaşarak almaları gereken azami adeti söylüyor ve olabildiğince çok dergi almalarını “rica” ediyorlar. Bu meşgalelere bulaşmak istemeyen dergiler ise bir dernek/vakıf bünyesi içerisinde veya bulundukları il/ilçe belediyelerinden destek alarak yayın hayatlarını sürdürüyor. Bahsettiğimiz kuruluşlar çoğunlukla siyaset temelli bir dünya görüşüne sahip olmaları sebebiyle dergilerde bu siyasi görüş etrafında şekilleniyor. Nihayetinde çaba sarf etmeden bir okur kitlesine sahip olabiliyorlar, dergi en kötü ihtimalle bekleme salonlarını, il tanıtım günlerinde stantları süslüyor.

Bahsettiğimiz, incelikle hazırlanan bu satış ve ayakta kalma politikalarının altında ne var, edebiyat dergilerinin varlık sebebi nedir biraz da bu konulara değinelim. Özellikle sosyal platformlarda neredeyse her ay yeni çıkan bir edebiyat dergisine rastlıyoruz, bu dergiler genellikle genç yazar ve şairlerin yazılarını paylaşma hevesiyle doğuyor ve birkaç sayı görerek yayın hayatlarını noktalıyor. Bunca dergi varken genç edebiyatçıların yeni dergiler çıkarmasının altında yatan gerçek; var olan dergilerin yeni yazarlara –yalnızca gençleri kast etmiyorum- müsemma göstermemesinden başka bir şey değil. Sıklıkla duyabileceğiniz gibi dergilerde çetecilik oldukça yaygın ve kanıksanmış durumda. Yani bir çetede yer alamıyorsanız kendi çetenizi kurmanız icap ediyor. Kendi çetenizi kuracak gücünüz veyahut çevreniz yoksa ya da mevcut bir çeteye mensup olmak istiyorsanız dergilerin talepleri açık: biat etmeniz. Yani dergi sahiplerinin dünya görüşüne, sanat anlayışına uygun eser üretmeniz. Ürettiğiniz eserin niteliğinin ne olduğu, yayınlanmaya değer olup olmadığı önemli değil, önem arz eden tek husus sadık bir mürit olmanızdan ibaret. İyi bir mürit olursanız, yazarı olduğunuz derginin genel yayın yönetmeninin jürisi olduğu bir edebiyat yarışmasında birinci olabilir, vaat edilen ödülün yabancıya gitmemesi gibi bir kahramanlığı üstlenebilirsiniz.

Dergicilik bahsi içerisinde değerlendirmemiz gereken bir başka problem ise; eleştiri. Çünkü edebiyatımız içerisinde yaşanan sıkıntıların pek çoğunun temelinde gerekli eleştirinin güncel yayınlarda – burada “güncel” kelimesini lafın gelişi itibariyle kullanıyoruz, zira bahsettiğimiz dergilerde güncel, yeni ve yenilikçi bir edebiyatın görüldüğü vaki değildir- yeterince yer bulmamasına borçluyuz.  Dergilerde yer alan eleştirilerinse genel anlamda ikiye ayrıldığını söyleyebiliriz; ilkini eleştiri adı altında ahbabının veya tanınan bir edebiyatçının eserini yere göğe sığdıramama veya daha derli toplu bir ifadeyle “methiyecilik” olarak nitelendirmemiz icap eder. Bir diğer yaklaşım ise yeni yetme yazarlar ve eserleri üzerinden yürütülen, atıl ve yıkıcı eleştirilerdir. Sanat ve tabii edebiyat içerisinde gerekli görüldüğünde yıkıcı eleştirilere yer verilir, verilmelidir ancak bu yıkıcı eleştirinin muhatabı edebiyat tarihimizde daimi surette eski kuşak edebiyatçılar ve sürdürdükleri akımlar üzerine olmuştur. Bundan hareketle mevcut dergi ve eşraflarının yeni kuşak edebiyatçılar üzerine yazdıkları bu yıkıcı eleştiriler yalnızca duydukları endişeye delalettir.

Nihayetinde Türk edebiyatı dergiciliğinin bireysel hırs ve tatmin peşinde koşan, yönettikleri dergilerde kendi adlanırına özel sayılar, dosyalar hazırlatan şahsiyetler etrafında şekillendiği görülüyor. Özgün ve yaratıcı fikirlerin artık edebiyat dergilerinde kendilerine yer bulamadığı, netice itibariyle edebi dergilerin nitelikli edebiyatçı yetiştiremediği gerçeği ile yüz yüzeyiz. Bugün kitapçılarda raf raf dizilmiş edebiyat müsveddelerinin varlığının başlıca sebeplerinden biri de budur. Çünkü süregelen bu çetecilik düzeni içerisinde nitelikli edebiyat üretmek isteyen yazar sanatsal gelişimini artık tek başına sürdürmek zorunda.