Issız Adam Bir Hayal Kahramanıydı

BERKAY BERKMAN@berkmanberkay

Yakın zaman evvel Çağan Irmak’ın yazıp yönettiği ”Issız Adam” filmini yeniden izledim. Sinemacıların adetidir, bir filmi birden çok kez izlemek. Gerek gözden kaçanları görebilmek gerekse bugünün algısıyla farklı bir anlam yakalamak düşüncesidir kişiyi bu eyleme iten. Yönetmen Atakan Şatıroğlu’nun dediği gibi, sinema sanatında esas olan ne yapacağınızdan çok ne yapmayacağınızdır. Aynı tümcenin benzerine Ali Atay’ın bir röportajında da rastgeldim. Limonata filmi üzerine bir röportajdı, sunucunun gençlere nasıl bir tavsiye vermek istersiniz sorusu üzerine, onlara ne yapacaklarını anlatamam ama ne yapmayacaklarını çok iyi anlatabilirim diyordu. Zannediyorum kendisinin yönetmenlik serüveninde ortaya koyduğu doğruların birincil sebeplerindendir bu düşüncesi. Hal böyle iken, bazı filmler üzerinden ne yapacağımızı çözümlerken, bazılarında ise neyi yapmayacağımızın çıkarımına varırız.

Issız Adam bu atmosferin neresinde duruyor?

Modern Türk sinemasında söz konusu aşk ise akla gelen ilk filmlerdendir Issız Adam, bu sebeple incelemeye değerdir.

Karakterlerin tanışma hikayesi, en basit anlamı ile ”bildik hikayedir” aslında. Bir sahafta, tesadüfen karşılaşır adam ve kadın, ardından kadın çıkıp gider, adam ise peşinden koşar, kovalar, çabalar ve kadınla tanışır, buradan da bir ilişki doğar. ”Olağan” görünen bu hadise aslında öyle gerçeküstüdür ki farkına dahi varmayız. Evet, belki gün içerisinde onlarca insanla göz göze geliyor ve zaman zaman kimilerinden etkileniyoruz, lakin hangimizin bir başkasının peşinden koşabilecek kadar vakti vardır bu hengamede doğrusu merak ediyorum. Öyle ya, fatura, kira, trafik, kavga, dövüş, çalışma, çabalama, yetişme, işe gitme, sınavlar, çocukların okul taksidi, alacak, verecek, gelecek kaygısı derken bu etkilenme halleri yarım saniyede bitip gidiyor ve işbu ihtimallerden en az birini kovalamaya koyuluyor gerçek yaşamın karakterleri. Filmin bize sunduğu hikayede ise, İstanbul’un gözde semtlerinden birinde, babasının tarlasını satıp sermayesini ortaya koyduğu ve hiç çalışmadan edindiği bu sermaye ile hobi olarak yemek yapmayı seven, mesleki anlamda yıllarını harcamak şöyle dursun bir mutfakta bulaşık dahi yıkamamış karizmatik erkek karakterimizin bir restaurantı var. İçerisinde onlarca çalışanı ve dışarıda aylakça dolaşabilme lüksü… Keza kadının da çocuk giysileri tasarladığı bir dükkanı var ve her iki karakterin de muazzam kalitede evleri… Bir defa çocuk kostümleri tasarlayan dükkanlar içerisinde aktif olarak işini yapabilen kim varsa bu ülkede battı, o kısmı bir geçelim. Beri yandan restaurant işleten dostlarınıza da şöyle bir bakın lütfen, sabah 7’de işe gidip gecenin 2’sinde çıktıklarını göreceksiniz. Böylesi dertsiz, kedersiz, hiçbir maddi kaygısı olmayan ve günün 4 saati çalışıp 20 saatini dolu dolu yaşayan karakterler ne denli inandırıcıdır bunu bir tartışmak lazım. Dolayısıyla, allayıp pullayıp önümüze sunulan aşk filmlerinin gerçeklikten olabildiğince uzaklaşması her ne kadar salt aşk hissiyatını ön plana çıkarır gibi görünse de, altında yatan anlama biraz olsun dikkat çekmek gerek.

Çünkü bu dikkat eksiğinin neticesinde, genç yaşlı fark etmeksizin izleyicinin büyük kısmında oluşan duygu, gerçekte böyle aşkların varolduğu ve aslen bu yaşamı yakalamak gerektiğidir. Yani satın aldığınız bir sinema bileti değildir, artık o bir yapay mutluluktur. Eğitim seviyesi yüksek toplumlarda bu mutluluklar film süresi boyunca devam edip, salondan çıkıldığı esnada yaşamın gerçeğine dönmek üzere tasarlanmış iken, bizde maalesef ömür boyu o filmdeki mutluluğu aramak arzusu ile tezahür ediyor. Buna mukabil, amaç; mutluluğun kaynağını kişilerden alıp tablolara veriyor. Kişiler, filmlerde gördükleri tabloları gerçek yaşamlarında uygulamak istiyorlar, o sebeple o sahnelerdeki koltuk takımları satın alınıyor, (Koltuk takımı demiş iken Fight Club’a selam olsun!) o sahnelerdeki adam ve kadınların fiziki güzelliği aranıyor, o sahnelerdeki şehvet yaşanmaya çalışılıyor, o sahnelerdeki pahalı saatler, dükkanlar, mağazalar, etraf, çevre derken bir de bakmışsınız insanlar tam manasıyla oradaki hayatı yaşamaya çalışıyorlar. Dolayısıyla, daha ilk adımda sağlam bir duvara tosluyorlar. O anı yaşamak değil, o kareyi çevreye gösterip ben bu kareyi yaşadım demek, her türlü duygunun önüne geçiyor. Film içerisinde, karakterlerin birlikte oldukları ilk gecenin sabahında adam kadını öpüyor, kadın soruyor ”Ağzım kokuyor mu?” , adam yanıtlıyor ”Çilek gibi”. İnanın bana yer yüzünde hiçbir insanın ağzı uyandığında çilek kokmayacak velev ki koktu ömür boyu dişleri çürümeyen bir ademoğlu bu yeryüzünde mevcut değil. Üstelik ilginçliği sağlamak adına, adamımız cinsel fantezilere sahip. Fantezilerini yaşayabilme arzusu sevdasının da önüne geçiyor ve nihayetinde karakterlerimiz ayrılıp kendi hayatlarına gidiyorlar. Her ilişkinin mutlu sonla bitmemesi anlamını taşıyan finali dolayısıyla tebrik etmek gerekse de yaşamın kendi dinamiği içerisinde bu karakterler muhtemelen aynı yaşamlarını sürdüremiyor olurlardı oysa aradan geçen onca zamana rağmen sanki kişilerin hayatları bir dondurucuya koyulmuş yahut bir fanus içerisinde saklanmışçasına ayrılıktan sonra dahi aynı yaşamlarını güzelce sürdürüyorlar. Adam hala zengin, kadın hala güzel… Üstelik, cinsel fantezilere açlığından dolayı aldatma ikilemine düşen erkeğin gerçek aşkını yitirdiğini söyleyen film, bu fantezileri öylesine kapalı kapılar ardında işliyor, göstermekten öylesine çekiniyor ki, özendirici olmanın ötesine geçilemiyor. Mesajımız mutluluğu bulduğun kişiyi aldatmamalısın ise, bu sahneleri bize tüm gerçekliğiyle gösterin ki o duygudan uzaklaşıp onun kötü yanlarını görelim. Bu noktada aklıma ”Sen Aydınlatırsın Geceyi” filmi geliyor. (Belki de Ali Atay’dan mütevellit bir serbest çağrışımdır) Eğer bir filmin içerisinde aşk olacaksa, işte böyle olmalı dedirtiyor seyreyleyene. Filmde, adam eşine Shakespeare’nin bir sonesini okur, o esnada kadının midesi bulanır ve kusar. İşte budur gerçek olanı. Çünkü birkaç sahne evvelinde adam yersiz bir kıskançlıktan ötürü bu kadını tekme tokat dövmüştür…

Ezcümle, bize mutlu bir dünya pazarlama işini bu denli başarıyla yürüten tv dizileri var iken, sinema perdesinde artık yüzümüze çarpacak tokatlar bekliyoruz.

DİPNOT: Kimse ”İncir Reçeli”nin kahramanlarına kondomun bulunduğunu çıtlatmadı mı?