Etgar Keret ve Onun Kurduğu Farklı Düzenek

58

Ferhat Özkan

Türk okuru, Etgar Keret’i Nimrod Çıldırışları’yla tanısa da, İsrailli yazarı Türkiye’de popüler yapan kitap Filistinli Samir El-Yusuf ile birlikte çıkan Gazze Blues adlı kitaptı. Bir anda patlayan Etgar Keret fanatizminin, sadece edebi kaygılarla değil siyasi duruşla da beslendiğini söylemek, işte bu nedenle biraz gereksiz olacaktır. Geçtiğimiz yıl, Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü’nün Siren Yayınları tarafından yayımlanmasından kısa bir süre sonra ise Etgar Keret adı, artık sadece “özel ilgililer” veya “bizzat içeriğini üretenler” tarafından okunan edebiyat dergilerinde değil, gazetelerde de çıkmaya başladı. Fakat, Türkçede sadece üç öykü kitabı yayımlanan yabancı bir yazarın bunca ilgi görmesi, sadece o malum politik duruşla açıklanabilir miydi? Eğer açıklanamıyorsa Etgar Keret, rafta yan yana durduğu öykü kitaplarının yapamadığı neyi yapmıştı?

Bu soruya cevap vermek için, bir süre için Etgar Keret’i bir kenara bırakıp, Türk edebiyatı içinde öykünün duruşuna şöyle bir göz atabiliriz. Bu konuda başvuracağımız en güvenilir kaynaklardan biri olan Semih Gümüş, öykünün Türk edebiyatında ayrı bir yeri olduğunu birçok kere belirtir ve yazın geleneğimizin bu açıdan dünya üzerinde ayrıcalıklı bir konuma sahip olduğunu söyler: “Öykünün dilencileri olarak çıkıp ötekileri dolaşalım: yakın çevremizde öykünün bizimkinden daha çok sevilip sayıldığı, bunun doğrudan yayımlanan dergilere ve kitaplara yansıdığı, karşılıklarını okurun ilgisinde ve tartışmalarda bulduğu bir başka ülke edebiyatı var mı? Çok uzaklarda, Birleşik Amerika ile Latin Amerika’da var elbette, bizdeki gibi, her yerden öykücülerin çıktığı edebiyatlarda.”*

Sözü söyleyen, öykü eleştirisinde güvenilir bir kaynak olduğuna göre, söylenenlerin doğruluğunu bunu tartışmak –en azından şu aşamada- yersiz olacaktır. Fakat, yine aynı bağlamda sorulacak bazı sorular olduğu da kesin. Her ne kadar farklı denemeler görülse de, Türk öyküsünün, baskın olarak “iyi huylu” olduğunu ve popülerliğe yatkın bir hayal gücünden yoksun olduğunu söylemek, Etgar Keret’ten bahsederken de işe yarayacak, kullanışlı bir bilgi olacaktır. İşte tam da burada sözü Hikmet Temel Akarsu’ya bırakmak gerekir:  “Bugün Türk öyküsü kanonik özelliklerinin içine hapsolmuş adeta dış dünyada dönen kötülüklere kendini kapatmıştır. Demonik olanı hayatından çıkarmıştır. Bugün Türk öyküsünde bilim-kurgu, cyberpunk, fantastik, korku, epik,  tarihi, gothic, yeraltı, dekadan, kara öykü türünde ürün verilmemektedir. Edebiyat hep iyi kalplilerin işi, “bir sosyal sorumluluk projesi” olarak görülmektedir. O yüzden öykümüz bir parça çocuk edebiyatının nikbinliğini taşımaktadır.”*

Çağdaş Türk öykücülüğünün zenginliği, farklılığı ve değeri asla inkâr edilemez. Ne var ki, -böylesi bir hadsizlikten çekinerek dahi olsa- Türk öykücülüğünün hâlen “Uyandı/Rüyalarından sıyrıldı/Sabah güneşi odayı doldurmuştu/Neler olduğunu anlamaya çalışıyordu” veya bunlara yakın girişlerle başlamaktan bıkmayan, tümüyle gerçekliğe bağımlı, güdük bir hayal gücüyle sınırlı tutumundan, sıkıcı iyimserliğinden bahsetmek ve Etgar Keret’i farklılaştıran ögeleri açıklamaya da buradan başlamak gerekir belki de.

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, “hafif” bir kitaptır. Öyküler, tek oturuşta okunacak kısalıktadır. Cümleler basittir, dil gündeliktir. Rahat okunur. Tüm bunlar, hayal gücünü daha belirgin kılar. Çünkü Etgar Keret öyküleri, hayal gücü üzerinde yükselir. Diğer yandan, bu öykülere kendine has kıvamını kazandıran, onların bir şekilde “insana dokunmaları”dır.

Kitabın ilk öyküsü “Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü”nde, otobüs şoförünün Tanrı olmak istemesi dışında -o da belki- gerçekdışı bir öge yoktur. Şoförünün geç kalana asla kapı açmaması ve Eddie’nin geç kalma alışkanlığı gibi birbirine zıt iki durum üzerinde yükselen hikâye, insanın yeryüzünde kendisine biçtiği durumla ilgili derinlikli ve yumuşak bir sunmasının yanı sıra, daha sonrasında okuyacağımız hikâyeler hakkında da ipucu verir.

“Rahim” öyküsü, Etgar Keret’in raflarda yan yana durduğu türdeşlerinden ayrılma noktasını açıklamaya çalışırken bahsi edilmesi gereken bir öyküdür. “On beşinci yaş günümde anneme kanser teşhisi kondu, doktorlar rahminin alınması gerektiğini söylediler.” diye başlayan öykü, birkaç cümle sonra “harikulade bir rahim”in müzede sergilenmesiyle devam eder. Müzede sergilenen bir rahim… Sadece bu “buluş” bile, Etgar Keret öykülerinin ne türden bir hammaddeden üretildiğini anlatmaya yeter nitelikte gibi durur.

Bir keskin nişancı ile “hastalık derecesinde iyi yüreklilik”e yakalanmış bir adamın öyküsü olan “İyi Niyet”, Hikmet Temel Akarsu’nun “sosyal sorumluluk projesi” diyerek ne denli kof bir erdem fetişizmine yakalandığını uzun uzun açıkladığı Türk edebiyatına alışık okuyucular için farklı bir öyküdür kuşkusuz. “İyi Niyet”, edebiyatı erdeme kurban eden bir edebi gelenek hakkında söylenecekler için de iyi bir tesadüf gibi görülebilir.

Fakat, Etgar Keret öykülerinin hayal gücü bakımından farklılığını anlatmaya çalışırken en çok yararlanabileceğimiz öykülerden birisi, “Borular”dır. Kahramanımız algı bozukluğu teşhisi konulmuş bir çocuktur. Burada, Poe’nun öykülerinde sürekli karşımıza çıkan algı sorunlarından mustarip kahramanları veya her ne kadar konumuz şiir olmasa da şiir için beyin kimyasının bozukluğunu gerekli gören Ahmet Güntan’ı hatırlayabiliriz. Her durumda, Keret öykülerinin prototopi olarak alabileceğimiz bu öykü, türdeşlerinden şu gerçekle ayrılır: Sıradan algılayışın ötesi.

Borunun bir ucundan yuvarlanan misketin diğer uçtan çıkmadığını görmesi, elbette ki bu çocuğu şaşırtmayacaktır. Yine aynı çocuk, bunun üzerine bu borunun içinde başka şeyleri değil, ilk önce kendisini kaybettirecek bir sistem kuracaktır. Simgesel bir okumayla, yaratım süreci veya yaratımın ne türden bir beceri ile ilişkili olduğuna dair izler de bulunabilir burada. Çünkü bu sistemi bulan, çocuğun deyişiyle “teknik üniversite mezunu mühendis” değildir. Boruları, okurların içinde kaybolduğu öyküler olarak düşünürsek bu mühendis, “edebi teknik ve tarihle donatılmış kişi”dir. Mühendis, teknikten ve bilgiden yoksun olduğu için, güçsüzdür de: “Borunun bitmiş hâlini gördüğümde bir keresinde bize, sopaya gerek duyan ilk insanın kabilenin en güçlü ya da zeki insanı olmadığını söyleyen sosyoloji öğretmenimi hatırladım.”

Güçsüz, algı bozukluğu olan kahramanımızın borunun diğer tarafından çıktığı yer ise “dünyada gerçekten mutlu olamayanların yeri”dir. Herkesin buraya gelmek için kendine göre seçtiği bir yol vardır. Fakat her biri “orijinal” yollardır. Tekdüzelikle ulaşılacak bir yer değildir Cennet. Şöyle de denebilir: İyilik vaizi, mayhoş, hayal gücü yoksunu öykülerden sıkılanlar için mutlu olunabilecek yer, kısa bir süre için Etgar Keret öyküleridir. Tıpkı çocuğun borularla kurduğu sistemle cennete ulaşmasına benzer bir şekilde; okuyucu da, Etgar Keret’in öyküleriyle kurduğu o düzeneği kullanarak, kısa bir süre için okumaktan ve hayal kurmaktan daha bir keyif aldığı “iyi bir yer”e gidecektir.

* Semih Gümüş, “Öykünün Zamanları”, Radikal Gazetesi, 16/07/2010.

* Hikmet Temel Akarsu, Türk Öyküsünün Kanonik Öyküsü, Varlık, Kasım 2008, s., 64.

tanri-olmak-isteyen-otobus-soforu

Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü, Etgar Keret, Siren Yayınları, İstanbul 2010, 147 s.