Benim Adım Ada Öyküsünde Toplumsal Duruş

Hatice Eğilmez Kaya

Her insan bir adadır ve ne kadar da keşfe muhtaçtır. Ada bir parça yalnızlık demek… Bir parça başına buyrukluk…  Bir parça kendine yeterlik…

Ada özlem de demektir. Her ada bir zamanlar parçası olduğu ana karayı özlemez mi?

Derler ki insanlar isimleriyle müsemmadır. Güncel deyişle insanlar adlarıyla uyum gösterirler. Bu yüzden çocuklarımızın isimlerini seçerken dikkatli davranmaya çalışırız.  Peki yazarlar! Onlar da kurguladıkları karakter veya kişilere isim verirken aynı titizliği -belki de çok daha fazlasını- gösterirler.

Ezgi Paçacı’nın Benim Adım Ada öyküsündeki Ada, ismiyle müsemma bir kız.

Güzel, alımlı, dikkat çekici ve aynı zamanda özgürlüğüne düşkün bir genç kızdır Ada. Eserin başlarında sanal dünyanın yalancı atmosferinde nefes alırken zamanla yaşadıkları onu bambaşka iklimlere taşır.

Çağımızda bütün teknolojik imkânlar bizleri daha kişisel olmaya itmekte. Toplumsal duyarlılıklarımız git gide azalmakta. Ada, Güneydoğu’da bir sınır köyüne öğretmen olarak atandığında onun dünyası sanal âlemdeki popülerliği üzerine kurulmuştu. Oysa dünyanın bir değil, bin bir yüzü vardı, üstelik bu yüzlerin her biri güzel değildi.

Atandığı köyde gördüğü her şey Ada’nın hayata ve insana bakış açısını değiştirir. Bir gece gökyüzünde parlayıp sönen ve ansızın yeryüzüne süzülen bir nesne gördüğünde bu nesneyi kayan bir yıldız zanneder, oysa gördüğü manzarayı atılan roketler oluşturmuştur. Genç öğretmenin tanık olduğu, ona dehşet verici gelen olay, hayatında oldukça önemli izler bırakır.

Yoksulluk ve savaşın halsiz düşürdüğü hayatlar büyük şehrin gösterişli atmosferinde büyüyen bu deli dolu genç kızın bazı hakikatleri görmesini sağlar. Ben olmaktan geçebilmek, biz olabilmenin erdemine ulaşabilmek bizlerin kişisel gelişimimizde, olgun birey olabilmemizde oldukça önemli bir güçtür.

Bireysellik galiba 21. Yüzyıl’ın salgın hastalığı. Çoğumuz kendimize mahsus birer fildişi kulede yaşamayı, birtakım gerçeklere gözümüzü kapamayı, sırtımızı dönmeyi tercih ediyoruz. Etrafımızdaki ağlayışlar ve çığlıklar bizim kalın duvarlarımızı geçip benliğimize etki edemiyor ne yazık ki… Bana dokunmayan yılan bin yaşasın demekten vazgeçmemiz gerekir oysa. Benim Adım Ada, okuruna işte bu oldukça önemli ikazı tekrarlıyor sık sık.

Ülkemizde bugün akan kanların, genç yaşta toprağa giren insanların varlığı hala sürüyorsa bunda her birimizin “bana ne” diyen tavrı en önemli rolü oynuyor.

Benim Adım Ada’yı okurken Çalıkuşu romanını anımsamamak elde değil. Feride ve Ada farklı çağlarda yaşasalar da aşk acısıyla kendilerini Anadolu’ya atmış iki genç kız. Kişisellikten toplumsallığa adım atarlarken her ikisi de aşk çilesinin kabında yanıyorlar. Yalnızca bir farkla, artık aşklar da tıpkı hava gibi, su gibi, toprak gibi tarafımızdan kirletilmiş durumda.

Bir toplum için öğretmenler hayati önem taşır. Öğretmenini anne babasıyla eş değer gören bir geleneğin çocuklarıyız hepimiz. Anadolu’nun hangi yöresine giderseniz bu böyledir. Günümüzden neredeyse yüzyıl önce kurgulanmış bir romandır Çalıkuşu fakat dikkat ediniz Anadolu’da her şey yerli yerinde… Fakirlik, cahillik ve sen ben kavgası…

Bir kadın ya da genç kız için güzellik müthiş bir şans, aynı zamanda da sınavdır. Ada güzelliğinin farkındaydı ve güzelliğinin nimetlerinden faydalanmak arzusundaydı. Ta ki yanlış birini sevip ondan hayatının dersini alana dek…

Genç kızlar Benim Adım Ada’yı okuduklarında ikili ilişkilerinde daha dikkatli olmayı öğrenebilecekler mi acaba?

Ezgi Paçacı, tecavüz problemi üzerine kafa yormamızı da istemiş.  Biz Doğu halkları namus ve erdem denince en çok kadın erkek ilişkilerini anımsarız. Üstelik bu meselede her yükü kadının omzuna yükleriz. Tecavüze uğrayan kimselerin masumiyetine bile inanmakta güçlük çekmemiz bundandır. Ada’nın yaşadıkları tam olarak ortak toplumsal hatamızın bir yansımasından ibaret. Öykünün ana olayı şanssız genç kızın başına gelen kötülüğü ispat etme çabasından gücünü almaktadır.

Adalet sistemimiz dahi “acaba” ile yaklaşır Ada’nın başına gelen türden olaylarda. Genç kız ya da kadın ne yaptı ki, nasıl bir harekette bulundu ki başına bu hal geldi? Sorusunu sorarak yola çıkıyoruz ne yazık ki çoğumuz. Erkeğin haklı olması ihtimali kafamızda hep daha güçlü kalıyor. Ancak birileri yanlış gidişata bir dur demeli…

Mağdur; günlerce, aylarca hatta yıllarca başına geleni kendinden bile saklama gereği hisseder önce. Sonra kafasında yavaş yavaş kabul ediş ve karşı tarafın cezalandırılması isteği oluşur. Utanma, çekinme, başkalarının ne düşünecekleri sorusu… Tüm bunlar geri kalmış ve geleneksel olduğunu zanneden toplumlarda üç aşağı beş yukarı yaşanır. Benim Adım Ada öyküsünde de takvim aynı işliyor.

İnsan nesli yapısı itibariyle bencilliğe en yatkın mahlûk olmalı. Bizler bencilliğimizi ancak kendimizi başkalarının yerine koyarak, ego / nefs kabuğumuzdan sıyrılarak yenebiliriz. Yenmek zorunda mıyız? Elbette yenmek zorundayız. Toplumsal barışın dahi temelinde kendimizle yaptığımız mücadeleyi kazanabilmemiz yatmaktadır.

“Bana benzemeyeni, benden olmayanı reddederim,” zihniyeti ilkel bir zihniyettir. Benim Adım Ada okura gelecek zamanlara ait bir öneride de bulunuyor. İleri demokrasi, ancak kendi haklarımızı savunduğumuz kadar başkalarının haklarını da savunduğumuzda kurulabilecektir.

Tarih ne yazık ki mürekkeple değil, kan ve gözyaşı ile yazıldı şimdiye dek. Ülkelerin sınırları çizilirken milyonlarca insan öldürüldü. Silahlar bizim kadar suçlu değiller savaşlarda. Artık toplu öldürme konusunda çok çok iyiyiz.

Emperyalizm ve kapitalizm kol kola, diz dize at koşturuyor dünyada özellikle de bizim coğrafyamızda. Oysa barış ne güzel, ne tatlı, ne şirin bir çocuktur ki onu kinimiz değil, sevgimiz büyütecek.

Benim Adım Ada’yı okurken Güneydoğu ve Doğu’da kanayan yaramız canımızı acıtacaktır en çok.

Sevgi, dostluk ve huzur temennileri ile okumalıyız biz de Benim Adım Ada’yı…

benimadimada

Benim Adım Ada, Ezgi Paçacı, Aramis Yayınları, İstanbul 2015, 80 s.